Edebiyat
Yayınlanma Tarihi: 06 Eylül 2026

Çocuk

Caner Tos 15 Okunma
Paylaş:

Bir giriş yazmayacaktım normalde ama bu seferki yazı farklı olacak. Bu yazı bir çocuğun, benim çok yakından tanıdığım ama hâlâ kendisini keşfetmekte olduğum çocuğun, hayat hikâyesini aktaracak. Bunları romanlaştırma derdim vardı, erteledim ama özetleyerek paylaşayım dedim. Belki siz de bu çocuğu çok iyi tanıyorsunuzdur. Okurken her kelimede anlam aramanızı, bu gerçek hikâyenin benim elimden geçerek ne aktarmaya çalıştığını anlamaya çalışmanızı rica ediyorum. Evet, lafı uzatmadan çocuktan bahsedelim.

BÖLÜM I: İNAT, MUTLULUK VE HÜZÜN

İnsanların coşkulu olduğu, güzel bir günde ilk defa gözlerini açtığında çoktan başlamıştı her şeyle inatlaşmaya. Çevresindeki insanlarla inatlaştı, nesnelerle inatlaştı, kendiyle inatlaştı... Bu yeni pörtlemiş, tombul mu tombul miniğin inadı herkese sevimli geliyordu. Küçüğün inadı neye yarar, yaptıklarını büyüdüğünde yapsa ancak o zaman bu çocuğun inadındaki ciddiyetini anlarlardı herhalde. Daha yeni başlayan bir mücadelenin ilk izlenimleri geleceğine ışık tutuyordu. Bu minik, büyüyüp adam olduğunda aynı inatla hayata meydan okuyacaktı. Öyle bir adam olacaktı ki kendi bedeninde tek bir çizik yokken gölgesinin sırtında kesikler, göğsünde derin yaralar, bacaklarında kızgın demir izleri... mücadele ile dolu dolu bir hayatı işaret ediyordu.

Uzunca bir zaman geçti, şimdi bakılınca aslında kısa. Gece yarısı uykusundan uyandı. Kendi yatağı yoktu, uyuduğu kanepeden kalktı. Diğer kanepede annesi, hâlâ uyuyordu. O zaman mutfaktan gelen sesler... Salonun kapısının eşiğine geldi, mutfağa bakarken turuncu ışık gözüne vuruyordu. Babası, bir tencereden bir tabağa kaşığı çalıyordu. Uzunca baktı çocuk, gürültüden mi yorgunluktan mı bilinmez ama bir süre baktı. Sonra döndü, kanepeden kafa üstü yuvarlanmasın diye konmuş yastığa özellikle bastı. Sabah tepe taklak bir şekilde gözünü bu yastıkta açacağını bilerek kanepeye uzandı ve uykusuna döndü.

Ev sallanıyor; bir bağırış, bir kavga, korku... Rüya mı gerçek mi? Hayır, hayır. İkisi birden. Gerçek, bir kabusa dönüp ona işlemişti ama o gördüklerine anlam veremiyordu. Anlam veremediği için önemsemedi, o hâlâ aynı mutlu çocuktu. Mutlu çocuk diyorsak aldanmayın, bu çocuk çok çabuk üzülürdü. Hele bir ağlaması var öyle içten öyle hüzünlü ki en duygusuz insanın gözünden yaş gelir.

O gün geldi, anlam veremediği olayların neticesi: ayrılık. Çocuğun tek düşündüğü “O da gelecek mi.” ama nereden bilsin çocuk. O gelemez çünkü artık bu çatı kavgaya, gürültüye, dayanmaz. Çocuk bu olaylara rağmen annesinin kanatları altında, hiçbir şey hissetmedi. İlk başlarda çok özledi ama sonra bu özlem yerini kırgınlığa bıraktı, sonrasında kendini bir şey hissetmiyorken buldu. Şimdilerde bunlara rağmen her bir baba ve bir çocuğu mutlu ve neşeli görse içinde bir eksik varmış gibi bakar. Bazen kendini bir baba olarak hayal eder, “Acaba nasıl baba olurum?” diye kendine sorar. Eminim, çok güzel bir baba olur ama her şeyin sırası vardır.

BÖLÜM II: KISKANÇLIK

Uzaklarda bir köyde buldu çocuk kendini, annesi de yanında. Bir tanıdığın evi. Çocuk anladı misafirler ama hangi türden bir misafir. Çocuk burada ilk defa yeni bir muamele ile karşılaşacak: kıskançlık.

Kendilerini misafir eden karı-koca torunlarını bizim çocuk ile yarıştırmaya giriştiler. Çocuk ne yapsa kıyaslanır, hak görülmez. Bu yarış tek taraflıydı, torun da farkında değildi neye zorlandığından. Bizim çocuk ilkokula gider gitmez ne de güzel yazmayı öğrenmişti. Tak! Kapı kapandı, kilitlendi. Dede ve torun içeride. Dede gün boyu zorla yazdırıyor ki torunu da o kadar güzel yazsın. Bizim çocuk ödev defterine öğretmenden “pekiyi” damgaları alırdı, torunun defterinde damga yoktu. Çat kapı okula varılır, “Bizim çocukta neden yok?” diye lafı edilir. Koca koca insanlar kıskanıyorlardı çocuğu.

Bu torunu odaya kapatan adam ne der, ağzından ne eksik etmezdi bilir misiniz? Bizimkini kastederek “Bu çocuk” derdi, “babasından ayrı, babasız büyüyor. Bu çocuk okumaz, serseri olur.” diye devam ederdi. Tahmin edersiniz ki bizim çocuk okudu, şahane bir öğrenci değildi, tabii herkes gibi kusurluydu ama okudu, torun ise okumadı. Bu yarış tek bir torunla biter mi sandınız diğerleri de dahil oldular yarışa ama ne kadar çırpınsalar bile fayda etmedi. Anne-çocuk köyden ayrılmalarına rağmen yıllarca devam etti, aldığım duyuma göre devam da ediyor. Diğer torunun babası bizim çocuğun annesini iyi hâl kötü hâl sormaya, bayramda seyranda aramaya tenezzül etmez. Aradığında ise niyetini öyle belli eder, öyle belli eder. Aradıysa ya çocuğun boyunu, yüzünü ya hangi sınavda kaçıncı olduğunu, nereyi kazandığını sorarlar. “Merak ettik.”, “Büyümüştür şimdi.”, “Zeki çocuktu iyi bir şeyler yapmıştır değil mi?” gibi muhteşem kılıfları da vardı.

Sadece çocukla yetinmediler anneyi de kıskandılar. Annesi çocuğu için her türlü fedakârlığa razıydı. Annesine “Seni kimse işe almaz, çalıştırmaz.” dediler. Fabrikaya girdi, usta başı oldu; konveksiyona girdi, emeği sömürüldü... Sorumlu olduğu bir tek çocuk yoktu, üniversiteyi bitirmiş hayata tutunmaya çalışan diğer çocuğunu da elindeki imkânlarla destekliyordu. Bu böyle giderken anne kazandı ve kazandığıyla çocuğu ile gezdi. Diğer kadınlar bu güçlü kadını çekemiyor, hasetleniyordu. Köyün bir adım dışına dahi çıksa “Bizden iyi geziyor.”, pazardan çuval alıp giyse “Bizden iyi giyiyor.” şeklinde çeneleri durmazdı. Öyle ki bu annenin içinin güzelliği dışarı da aynı şekilde yayılmıştı. Gerçekten çuval giyse üstünde şık bir elbiseye, takunya giyse güzel boyalı bir ayakkabıya dönüşürdü.

Diğer kadınlar hasetlenmelerinin yanında aynı zamanda bu annenin sahip olduklarından korkardı. Anne özgürdü, emekçiydi, kendi emeği ile kazanırdı. Bu kocakarılar ise bunlardan korkardı; onlara özgür olmak sanki bir zehir gibi gelirdi, çalışmak ise kadına -yani kendilerine- hak gördükleri şey değildi. Onlar kendi alışmışlıklarını bir balyoz gibi yıkan bu anneyi kabullenemiyorlardı. Bir süre sonra annesi düzenli bir iş tuttu, artık bir nevi eğitimciydi. Yeni bir ev, çocuğun kendi odası, kendisine ait bir yatak. Bu insanlarla daha az muhatap olma imkânı doğsa da bir türlü kurtulamadılar.

BÖLÜM III: ÖFKE VE KİN

Bir yavru köpek çıkageldi, bu yavru köpek ona geldi diyebiliriz. Aynen çocuğa benziyordu. Onun gibi inatçıydı, mutluydu ama çok çabuk üzülürdü, küserdi ama hemen barışırdı. Bu canı sahiplenmemek elde değil, ev sahibi nine oğlu ile bizim çocuğa tembih etti ki bahçede bir kulübe yapsınlar. Kulübe yapıldı, bizim çocuk her gün bu yavru ile oynuyor. Günler birbiri ardına geçti derken yavru köpek kayboldu. Çocuk yıkıldı. Kötü kötü düşündü ağladı, iyi iyi düşündü güldü.

Sonra öğrendi ki üst komşuları kulübeye girmiş, köpeği poşete koymuş, sonra onu uzağa bir yere bırakmış. Neymiş efendim Kuran kursuna gelen kadınlara havlayıp korkutuyormuş, kadınlar şikayetçiymiş. Çocuk kendinde ilk defa sirayet eden “öfke”yi dışa vuruyordu. Yavru köpeğe yaptıkları gibi o insan müsvettelerinin evlerine girip onları poşete koyup kaybolacakları uzaklara bırakmak istiyordu. Bir çocuk için bu çaresiz bir istençten başka bir şey değildi. Bu his gün geçtikçe yerini çaresizliğe bıraktı ama artık çocuk bünyesine yeni hisler edinmişti.

Bu olayların üzerinden çok geçmeden evlerine bir misafir geldi. Çocuk kin ve nankörlüğe de ilk defa bu misafirde şahit olacaktı. Bu gayet tanıdık misafire kapı açtılar açmasına ama bu yalnız bir misafir değil, yalnızlığına acınan bir yakına açılan kapıydı. Ev artık onun da evi, ev işleri artık onun da işi idi. Lakin çocuğun annesi bu misafire hiçbir iş bırakmamakta, yüklememekte kararlıydı. Birçok işi kendi görmeye devam ediyor, ev onun emeği ile geçiniyordu. Fakat misafir içten içe çocuktan hoşlanmıyordu. Sanırsam çocuğun mutluluğu olmaması gereken bir şeymiş gibi bu şahsı rahatsız ediyordu. Çocuk her ifadesinde içi ısıtan bir gülümseme ile karşılık veriyordu. Bazen ağlarken bile yüzünde aynı gülümsemeyi görmek mümkündü.

Bir gün kendi evinde, kendi odasında arkadaşıyla oyun oynayan çocuk bu misafirin başını şişirmiş. İkazını çocuk bir gülümseme ile karşılayınca da bu gülümseme sanki bir meydan okumaymış gibi anlamış. Öyle olacak ki bu gülümsemeyi yıllar geçse bile çocuk büyüyüp delikanlı bir adam olsa bile bir mühim mesele hâlinde saklıyacaktı. Bu misafir artık rahat olmadığını söyleyip gittikten sonra çocukla yetinmeyip annesine de iftiralarda kusur etmeyecekti. Bir gülümseme onun nezdinde meydan okumaysa kim bilir kardeşçe bir şaka onda ne tesir bırakmıştır.

BÖLÜM IV: BİLİNÇ

Yıllar geçti, bizim çocuk büyüdü. Akranlarından daha olgun, büyüklerinden daha aklı ermiş olmuştu. Sanarsınız çocuk görünümlü kocaman adam.

Hayatının ilk kırılma noktası bir öğretmen oldu, tarih öğretmeni. Bu öğretmen sadece eğitim vermiyor, çocukların ruhlarına bir benlik yerleştiriyordu. Adeta bir rehber, bir akıl hocası gibi. Öğretmen, her bir öğrencisinde gelecek için bir ışık görüyordu. Öğretmeninin her coşkulu nutku diğer öğrencilerden ziyade bizim çocukta uyandırılmayı bekleyen bir bilinç canlandırıyordu. Kimilerinin romantize ettikleri ve yalan bir bağlılıkla kendilerinden eksik etmedikleri ama ilk fırsatta bir köşeye atacaklarını, çocuk aklına uydurdu ve gönülden bir bağlılıkla ant içti ki artık kendinde gerçekten yer eden bu fikir hayatının ayrılmaz bir parçası olarak kalacak ve onun için mücadele edecek.

Öğretmenin onda iz bırakan fikirlerini o da dostlarına aktardı. Dostları ile beraber çizdikleri yolda yürüdüler. Yaşlarından büyük işlerin altına girdiler, tahmin edemeyeceğiniz kadar ilerlediler, bazen yaşça büyüklere söz geçirir oldular. Sonu istedikleri gibi olmasa bile, yolları ayrılsa bile mücadeleyi bırakmadılar, dostluklarını yitirmediler.

Kendisi için iki seçenek vardı: var olmak ve yok olmak. Kafasının içinde bir savaş döndü, bu verdiği savaşta yalnızdı. Kafasının içinde kendi ile tek başına kaldı. Bu savaş onu hiç olmadığı kadar okumaya verdi, kendini kapadı. Bu zor dönemden var olarak, muzaffer bir şekilde çıktı. Bu dönemden ne kadar zor çıktığını bir kendisi bilebilir, biz onu anlayamayız.

BÖLÜM V: AŞK

Çocuğun içini bir histir kapladı, içi kıpır kıpır oluyordu. Daha önce yine aynı hissi deneyimlemişti. O ne olduğunu bilmiyordu ama diğer insanlar bu hisse “aşk” diyorlardı. İnsanlara kanıp nasıl da yanlış anlamıştı. Uzun bir süre bu içindeki hissi tam olarak o türden bir his sanacak her baş gösterdiğinde en sonunda canı yanacaktı. Gerçekten “aşk” ne demektir, bunu öğrenince o ana kadar hiç âşık olmadığını çok geç anlayacaktı. O uzun bir süre hoşlantıyı “aşk” sandı. İlk aşk sandığı, aklı ile anlamlandıramadığı bir histi. İkincisi, ilk başta güzel görünen ergence bir hataydı. Üçüncüsü ise kendisine ihanetle sonuçlanan bir hastalık. Sonlanmalarını kendi istemedi ama her biri sonlandı.

Anlamak için kafasını kaldırdı, etrafına baktı. Gördükleri kendisini şaşırttı. Kimse bu muazzam his nedir bilmiyordu, bu muazzam hisse sahip de olamıyordu. Bu muazzam hissi bilen ve sahip olan bir şekilde vardır. Onlara sormalı, onlardan öğrenmeli ama ne olursa olsun bu hissi keşfetmeli.

Ne oldu? Yeni bir gün, diğerleri gibi değil. Bir şeyler değişik, bir şeyler eksik. Kulaklarında yer yer çınlama, kafasının içinde ne dediği anlaşılmaz sesler. Zaten demiştik ya bu çocuk sanki bir adam diye ama bir değişiklik oldu. Artık ışıldayan gözleri ile alabildiğine gülümseyen, gününde kahkaha eksik olmayan, ağladığında insanın içini burkan çocuk; bir günde büyüdü, artık ortalıkta yoktu. Gülmek bu yeni insan için nadiren vakıa bulan bir nimet, ağlamak ise en çok ihtiyaç duyduğu erişilemeyen ilaç olmuştu. Bizim bakış açımızdan sanki çocuk yok olmuştu, bu yeni insan tanınamaz hâldeydi ama aslında çocuk bu adamın içinde öyle gizlenmişti ki kendi bile çok sonradan farkına varacaktı. Karşılaştığı bir ihanet bu canı baştan yaratmıştı.

BÖLÜM VI: UYANIŞ VE MERHAMET

Adam bir rutin ve zorunluluk kazanmış yürüyüşünü yapıyordu. Her zaman geçtiği sokağa girdiğinde bu sefer çöp konteynerinin etrafında küçük silüetler göz ucuyla dikkatini çekti. Baktığında gördüğü biri kız biri erkek iki küçük çocuktu Erkek yaşça daha büyük, kızı düşmesin diye destekliyor. Kız bir eliyle düşmemek için tutunuyor, diğer eliyle çöp yığınının üstünü yokluyordu. Adam yavaşça yürürken bir yandan izliyor derken kızın çöpü yoklayan elinde bir poşet yükseldi. Poşetin içinde açma veya poğaçaya benzer bir gıda var. İki çocuk buldukları sanki bir hazineymiş gibi seviniyorlardı. Adamımız tam konteynerin hizasından geçerken çocuk ile göz göze geldi. O gülümseme, o parlayan ışıl ışıl gözler, toprak olsa üzerinde çiçekler bitecek surat... Çok tanıdık geliyordu, içinde yitirdiği bir gülümsemeye benziyordu.

Adamımız olduğu yerde sarsıldı, başı dönmeye başladı. Şahit olduğu bu olay onun gibi hassas biri için kaldırabileceği türden değildi. Sonradan daha kötü bir durum aklına geldikçe yıkıldı. Bu çocuklara yardım edebilirdi, onlara en azından bir günlüğüne yardım eli uzatabilirdi. Bunun için onu suçlamayın. O an acı bir şok içinde bilinçsiz bir şekle girmiş, eve kadar o şekilde yürümüştü.

Adamımız uzun süre ağlayamamanın acısını çıkarırcasına günlerce her gece yalnız başına ağladı, haftalarca uykusuz kaldı. Sadece iki çocuğun acı durumu ve umutları, o durumda iken her şeye rağmen yaşadıkları sevinç adamın aklından çıkmıyordu. Uykusuz geçen haftaların sonunda ilk kez tam bir uyku çektiğinde ertesi gün yenilenmiş bir şekilde uyandı. Aklında ise şu düşünce: “KESİNLİKLE BİR ŞEY YAPMALI.”

Fikirleri Büyütün

Bu Yazıyı Paylaşın

Bu çalışmanın daha geniş kitlelere ulaşması ve yeni tartışmalara kapı aralaması için çevrenizle paylaşabilirsiniz.

WhatsApp
Durum veya Sohbet
X (Twitter)
Gönderi Olarak Paylaş
X Doğrudan Mesaj
DM ile İlet
Ca
Yazar Hakkında

Caner Tos

Okuyucu Yorumları (0)

Bu makaleye yorum yapabilmek için üye olmanız gerekmektedir.

Bu makaleye henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!

Bağlantı panoya kopyalandı!