Sosyalizm en temel haliyle nedir?
Üretim araçlarının özel mülkiyetine dayalı ekonomik düzenin yerine, üretimin ve yaratılan zenginliğin toplum yararına örgütlenmesini savunan bir düşünce geleneğidir. Sınıfsal eşitsizliklerin azaltılmasını, gelir ve servet dağılımında daha fazla adalet sağlanmasını hedefler. Kapitalizmin yarattığı ekonomik eşitsizliklere, emeğin sömürülmesine ve zenginliğin dar bir kesimin elinde yoğunlaşmasına karşı çıkar.
Türkiye'de sosyalist düşüncenin kökleri Osmanlı dönemindeki sosyalist hareketlere kadar uzanır. 1910'da Osmanlı Sosyalist Fırkası'nın kurulması, bu düşüncenin örgütlü siyaset alanındaki önemli adımlarından biriydi. 1920'de Mustafa Suphi ve arkadaşlarının öncülüğünde kurulan Türkiye Komünist Partisi ise Türkiye sosyalist hareketinin tarihindeki önemli dönüm noktalarından biri oldu. Ancak sosyalizmin Türkiye siyasetinde kitlesel ve görünür bir güç haline gelmesi özellikle 1960'lı yıllarda mümkün oldu.
1961 Anayasası'nın sağladığı görece özgürlük ortamı, sendikal hareketlerin güçlenmesi ve yeni siyasal örgütlenmeler, sosyalist düşüncenin geniş bir toplumsal alana yayılmasının önünü açtı. 1965 seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi'nin Meclis'e girmesiyle sosyalizm, Türkiye siyasetinde yalnızca sokakta veya aydın çevrelerinde değil, parlamentoda da temsil edilmeye başladı. Fakat 1960'ların ve 1970'lerin sosyalizmi ile bugün gençler arasında yükselen sol ekonomik talepleri aynı biçimde değerlendirmek mümkün değil.
O dönemin sosyalist hareketlerinin önemli bir bölümü, yalnızca ekonomik reformlar değil, toplumun ve devletin bütünüyle dönüşmesini hedefleyen kapsamlı ideolojik programlara sahipti. Kapitalist sistemin yerine farklı bir ekonomik ve siyasal düzen kurulması tartışılıyordu. Devrim fikri, hareketin önemli bir bölümünde geleceğe dönük temel bir hedef olarak görülüyordu.
Küresel siyasette yeni bir sağ dalga güç kazanıyor. Avrupa'dan Amerika Birleşik Devletleri'ne kadar birçok ülkede sağ popülizm yükseliyor; göç, güvenlik, milliyetçilik ve kültürel çatışmalar siyasetin merkezine taşınıyor. Ekonomik sorunlar ise çoğu zaman bu kültürel ve güvenlik eksenli tartışmaların gölgesinde kalıyor. Fakat bütün bu dönüşümün altında başka bir şey daha yaşanıyor: Genç kuşakların ekonomik geleceğe yönelik güveni zayıflıyor.
Üniversite diploması artık otomatik olarak ekonomik güvence anlamına gelmiyor. Tam zamanlı çalışmak, rahat bir hayat kurmayı garanti etmiyor. Ev sahibi olmak birçok genç için uzak bir hedef haline geliyor. Kiralar yükseliyor, eğitim ve sağlık gibi temel ihtiyaçların maliyeti artıyor, ücretler ise birçok ülkede bu artışlara aynı hızda yetişemiyor. Böylece kapitalizm gençler için soyut bir ekonomik sistem olmaktan çıkıyor. Kapitalizm artık; kira, maaş, öğrenci borcu, ev sahibi olamamak, geleceğini planlayamamak demek.
Yeni sağın yükselişine paralel olarak, genç kuşakların önemli bir bölümünde servet eşitsizliğine, büyük şirketlerin gücüne ve ekonomik sistemin adaletsizliğine yönelik öfke de büyüyor. Dünyanın en zengin insanlarının servetleri astronomik seviyelere ulaşırken milyonlarca insanın temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanması, özellikle genç kuşaklarda ciddi bir adaletsizlik duygusu yaratıyor. Elon Musk, Jeff Bezos ve benzeri milyarderler bu öfkenin sembollerine dönüşüyor.
Buradaki mesele yalnızca “Bir insan neden bu kadar zengin?” sorusu değil. Asıl soru şu: Bir toplumda milyonlarca insan barınma, sağlık, eğitim ve gıda gibi temel ihtiyaçlara erişmekte zorlanırken, neden ekonomik sistemin yarattığı zenginliğin bu kadar büyük bir bölümü çok küçük bir grubun elinde toplanıyor? İşte Z kuşağının sosyalizme yönelik ilgisini anlamak için asıl olarak bu soruya bakmak gerekiyor.
Burada 1970'lerin sosyalizmini bugünün gençlerine doğrudan taşımaktan söz etmiyoruz. Bugünün gençleri için sosyalizm çoğu zaman uzun teorik tartışmalardan veya onlarca yıl sonrasına yönelik devrim planlarından önce, günlük hayatın ekonomik sorunlarına verilen somut cevaplarla anlam kazanıyor. Bu nedenle z kuşağı sosyalizminin talepleri daha doğrudan:
“Kiralar çok yüksek.” O halde barınma hakkını güvence altına al.
“Gıda çok pahalı.” O halde temel gıda ürünlerine erişimi kolaylaştır.
“Üniversite okumak borçlanmayı gerektiriyor.” O halde eğitimi kamusal bir hak olarak güçlendir.
“Çalışıyorum ama yine de geçinemiyorum.” O halde ücretleri yükselt ve emeğin milli gelirden aldığı payı artır.
“Bir ev almak neredeyse imkânsız.” O halde konutu yalnızca yatırım aracı olmaktan çıkar.
Buradaki temel fark şu: 20.yüzyıl sosyalizmi daha çok “üretim araçlarının mülkiyeti kimde olacak?” sorusuna odaklanırken, 21. yüzyılın genç solunda giderek daha fazla “İnsan nasıl yaşayacak?” sorusu öne çıkıyor. Bu nedenle Z kuşağı sosyalizmini yalnızca klasik sosyalizmin yeni bir versiyonu olarak değil, ekonomik güvencesizlik karşısında şekillenen yeni bir siyasal talep biçimi olarak okumak gerekiyor.
Bu kuşak her zaman kapitalizmin tamamen ortadan kaldırılmasını istemeyebilir. Ancak kapitalizmin sınırlandırılmasını, sağlık hizmetlerinin piyasaya terk edilmemesini, eğitimin herkes için erişilebilir olmasını, barınmanın bir insan hakkı olarak görülmesini, çalışanların daha yüksek ücret almasını istiyor. Ve bütün bunların finansmanında en yüksek gelir ve servet gruplarının daha fazla sorumluluk üstlenmesini talep ediyor.
Bu durum, ekonomik elitler açısından da giderek daha ciddi bir siyasi tartışma yaratıyor. Dünyanın farklı ülkelerinde servet vergileri, milyarderlerin vergilendirilmesi, şirketlerin daha fazla vergi ödemesi ve servet eşitsizliğinin azaltılması gibi başlıkların yeniden gündeme gelmesi tesadüf değil.
Zenginlerin bir bölümünün dahi daha yüksek vergileri savunmaya başlaması yalnızca bir “vicdan” meselesi olarak okunamaz. Bunun arkasında ekonomik eşitsizliğin artık yalnızca akademik bir tartışma olmaktan çıkıp ciddi bir siyasi meseleye dönüşmesi de var. Genç kuşakların sorusu giderek daha basit hale geliyor: “Bu kadar zenginlik varsa, neden bizim hayatımız hâlâ bu kadar zor?”
Bu küresel öfkenin Türkiye'ye yansımaması ise mümkün değil. Türkiye'deki gençler dünyanın geri kalanından kopuk yaşamıyor. Sosyal medya sayesinde Avrupa'daki ve Amerika'daki yaşıtlarıyla aynı ekonomik ve kültürel tartışmaları takip ediyorlar. Üstelik Türkiye'deki ekonomik kriz, bu kuşağın yaşadığı sorunları daha da ağırlaştırıyor.Yüksek enflasyon, barınma maliyetleri, düşük ücretler, işsizlik ve gençlerin gelecek kaygısı; ekonomik sistemi günlük hayatın merkezine yerleştiriyor.
“Beka”, “güvenlik” veya kültürel çatışmalar üzerinden kurulan siyasal söylemler, ekonomik sorunların üzerini eskisi kadar kolay örtemiyor. Karnı doymayan, kira ödeyemeyen ve geleceğini göremeyen bir gence yalnızca ideolojik sloganlarla gelecek vaat etmek giderek zorlaşıyor.
Z kuşağının sosyalizmi belki de tam burada başlıyor: “Bir gün devrim olacak” demekten önce, “Bugün nasıl yaşayacağız?” diye soruyor. Ve bu soru, önümüzdeki yıllarda siyasetin en önemli sorularından biri haline gelebilir. Çünkü gençlerin istediği şey yalnızca daha fazla para değil. Daha güvenli bir hayat. Daha ulaşılabilir bir ev. Daha iyi bir iş. Daha adil bir vergi sistemi. Daha güçlü kamusal hizmetler. Doğdukları gün sahip oldukları ekonomik koşulların, hayatlarının geri kalanını belirlemediği bir toplum.
Asıl soru artık sosyalizmin geri dönüp dönmeyeceği değil. Yeni kuşakların, kendilerine sunulan ekonomik düzeni ne kadar daha kabul edeceğidir.
Yeni sağın geleneksel güvenlik ve beka söylemleri artık karın doyurmuyor. Yönetenler ve zenginler masadaki pastayı acilen bölüşmezlerse, yakında o masada yenecek olan şey doğrudan zenginlerin kendisi olacak.