Giriş
Türk milletinin son başbuğu, Halaskârgazisi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün yaşamı, askeri zaferler ve toplumsal devrimlerle dolu olduğu kadar, çeşitli sağlık sorunlarıyla da şekillenmiştir. Bir liderin sağlık durumu, aldığı kararları ve tarihin akışını doğrudan etkileyebilecek önemde bir faktördür.
1. Doğum Tarihi Meselesi
Atatürk'ün kesin doğum tarihi, üzerinde uzun yıllar tartışılan ve hâlâ tam olarak aydınlatılamamış bir konudur. Osmanlı döneminde tutulan nüfus kayıtlarında yalnızca yıl belirtilir, gün ve ay yazılmazdı. Bu durum, Atatürk'ün doğum tarihinin belirlenmesinde önemli bir engel oluşturmuştur.
Annesi Zübeyde Hanım, oğlunu "Erbain soğukları" devam ederken dünyaya getirdiğini belirtmiştir. Erbain, Miladi takvime göre 23 Aralık ile 30 Ocak arasındaki döneme denk gelmektedir. Bu bilgiye dayanarak bazı araştırmacılar doğum tarihini 23 Aralık 1880, bazıları ise Rumi takvim hesabıyla 7 Ocak 1881 olarak kabul etmişlerdir.
Atatürk'ün yakın arkadaşı Salih Bozok, onun bütün çocukluk arkadaşlarından biraz daha yaşlı olduğunu ve doğum tarihinin 1880'den daha önce olabileceğini ifade etmiştir. Ali Fuat Cebesoy da Atatürk'ün doğum tarihini kesin olarak bilmediğini belirtmiştir.
Atatürk'ün kendisi, annesinden duyduğuna göre bir bahar ayında doğduğunu düşünüyordu. 1932 yılında Birinci Tarih Kongresi sırasında bir öğretmen doğum tarihini sorduğunda, Atatürk şu anlamlı cevabı vermiştir: "Siz onu bırakınız. Ben Anadolu'ya ne zaman çıktım? Onu bana söyleyiniz." Öğretmenlerin "19 Mayıs 1919" demesi üzerine "Evet, işte kutlayacağınız gün o gündür" diyerek, kişisel doğum gününden çok ulusal kurtuluşun başlangıç tarihine vurgu yapmıştır.
Selanik'te Osmanlı İdaresine ait nüfus kayıtları, yangınlar ve işgaller sırasında tamamen yok olduğundan, bu konuda dayanak olacak resmi bir belge tespit edilememiştir.
2. Çocukluk Dönemi ve İlk Sağlık Sorunları
Sakin Bir Bebek, Çalışkan Bir Çocuk
Küçük Mustafa, kundakta iken son derece sakin, az ağlayan bir bebek olarak tanımlanmıştır. Oyun çağına geldiğinde, mahalle çocukları sokakta oynarken o evlerinin alt katında oturup dersine çalışmayı tercih ederdi. Bu erken dönemden itibaren belirginleşen disiplinli yapısı, ileriki yıllarda askeri ve siyasi başarılarının temelini oluşturacaktı.
Kuşpalazı Tehlikesi
Dönemin en tehlikeli çocukluk hastalıklarından biri olan kuşpalazı (difteri), Atatürk'ün ailesini derinden etkilemiştir. İki erkek kardeşi Ahmet ve Ömer bu hastalıktan hayatını kaybetmiştir. Mustafa Kemal'in aynı hastalıktan kurtulması, babası Ali Rıza Efendi'yi son derece sevindirmiştir. Bu deneyim, babanın oğlunun sağlığı konusunda aşırı korumacı bir tutum geliştirmesine yol açmıştır; en ufak bir rahatsızlık belirtisinde hemen doktorlara koşardı.
Sünnet
Mustafa Kemal'in sünneti, babasının vefatından sonra dayısı Hüseyin Ağa'nın kâhyalık yaptığı çiftlikte gerçekleştirilmiştir. Sünnet günü on altı fakir çocuk da birlikte sünnet edilmiş, düğünde Karagöz ve Hacivat oynatılmıştır. Sünnet sırasında "Ah babacığım" diye bağırması, annesini derinden üzmüştür.
3. Aile Sağlık Geçmişi
Babası Ali Rıza Efendi'nin Sağlık Durumu
Ali Rıza Efendi, 1839 yılında Selanik'te doğmuştur. Uzun süre Gümrük Memurluğu yapmış, daha sonra memuriyeti bırakarak kereste ve tuz ticaretine atılmıştır. Ancak işlerinin kötü gitmesi onu derinden etkilemiş, tekrar memuriyete dönme çabaları başarısız kalmıştır. Bu dönemde kendini içkiye vermiştir.
Ali Rıza Efendi'nin sağlığı giderek bozulmaya başlamıştır. Vücudunda artan kırıklık ve yorgunluk, hazımsızlık şikayetleri belirmiştir. Haftalarca iş yerine gidemez olmuş, bütün işleri yazıcısı yürütmüştür. Hastalığının etkisiyle yavaş yavaş eriyen Ali Rıza Efendi'yi sancılar tutmuş, hekimlerin verdiği ilaçlar fayda etmemiştir. Son aylarda eve düzenli olarak uğrayan hekim Jak Paşa, Zübeyde Hanım'a durumun ciddiyetini kapalı sözlerle anlatmıştır.
Ali Rıza Efendi, bağırsak veremi teşhisiyle üç yıl süren bir hastalık döneminin ardından 28 Kasım 1893 tarihinde vefat etmiştir. Mustafa Kemal o sırada henüz 12 yaşındaydı. Atatürk, babasını az hatırladığını söylemekle birlikte, onun zekâ ve azim sahibi, modern düşünceli bir kimse olduğunu her zaman takdirle anmıştır.
Ali Rıza Efendi'nin vatansever kişiliği de kayda değerdir. Evkaf katipliğinde bulunduğu sırada, 1876'da Selanik'te teşekkül eden Selanik Askeri Mülkiye Taburu'nda birinci mülazım olarak gönüllü askerlik yapmış, vatan müdafaası için İstanbul'a gitmiştir.
Annesi Zübeyde Hanım'ın Sağlık Durumu
Zübeyde Hanım, 1857 yılında doğmuş, çocukluğu ve ilk gençlik yılları Langaza'da geçmiştir. Ailesi, Anadolu'dan Rumeli'ye göç etmiş Yörüklerden olup "Varyemezoğulları" olarak tanınmaktaydı. Ali Rıza Efendi ile evlendiğinde henüz 14 yaşındaydı.
Erken Dönem Sağlık Sorunları
Zübeyde Hanım'ın gençliğinde ayağına bir iğne batmış, çıkarılamamış ve büyük acılar vermiştir. İğnenin kendiliğinden çıkması ailede sevinç yaratmıştır. Evlenmeden önce yüzünde sivilceler bulunmaktaydı; hatta Ali Rıza Efendi bu durumdan şikayetçi olmuş, ancak iyileşmesiyle Zübeyde Hanım'ın güzelliği ortaya çıkmıştır.
Oğlunun Mücadelesi Sırasında Yaşadığı Sağlık Sorunları
Zübeyde Hanım, oğlunu derinden seven, savaşlar sırasında gözüne uyku girmeyen, her an kötü haber alma endişesiyle yüreği yanan bir anneydi. Atatürk Anadolu'ya geçtikten sonra bu endişe büsbütün artmıştır.
Bir keresinde Atatürk, yaverini tek başına İstanbul'a göndermişti. Daha önce yaveriyle birlikte annesini ziyaret eden Atatürk'ü bu kez göremeyince, Zübeyde Hanım oğlunun idam edildiği sonucuna vararak düşüp bayılmıştır. Bu olayın ardından sağ omuzuna kısmi felç gelmiş ve uzun süre tedavi görmüştür.
28 Haziran 1921 tarihinde askeri Doktor Salih Bey, Atatürk'e yazdığı mektupta annesinin gözlerinde görme sinirine bağlı görme yetersizliği ve katarakt tespit ettiğini bildirmiştir.
Millî Mücadele Yıllarında Sağlık Durumu
Halide Edip Adıvar, Millî Mücadele yıllarında gördüğü Zübeyde Hanım'ı şöyle tasvir etmiştir:
"İhtiyar hanımın yüzü, ince, hareketli vücudu, atılgan ifadesiyle Mustafa Kemal Paşa'nın aynıydı. Yetmiş yaşında olmakla birlikte, süt gibi beyaz ve pembe renkli cildinde bir tek buruşuk yoktu. Çok çabuk öfkelenir olmasına karşın, koyu mavi gözlerinde ve ağzında bir şefkat duyulurdu... Bir yer yatağında yatıyordu. Anlaşılan hastalığı çok önemli ve yaşaması bir mucizeydi."
Atatürk, annesine derin bir sevgi ve saygıyla bağlıydı. Çankaya'da birlikte oldukları zamanlarda, şartlar ne olursa olsun, her sabah annesinin elini öpmeden görevine başlamazdı. Yakın çevresinin ifadesiyle, o büyük adam annesinin yanında "küçülür, Mustafa hatta Mustafa'cık olurdu."
Son Günleri ve Vefatı
Zübeyde Hanım'ın zaten bozuk olan sağlığı Ankara'da iyice kötüleşmiştir. Dr. Ömer Vasfi Bey'in tedavileri fayda etmemiştir. Ankara'nın sert iklimi kendisine iyi gelmiyordu.
Bir gece yarısı, artık dayanamayan Zübeyde Hanım, doktorları ve oğlunu dinlemeyerek "Ölürsem İzmir'de öleyim" diyerek ısrar etmiştir. Son arzusunu yerine getirmek isteyen Atatürk, annesini özel bir trenle İzmir'e göndermiştir. Salih Bozok'a verdiği talimat oldukça duygusaldır: "Şayet anneme yolda emr-i Hak vaki olursa, Ankara'ya yakın iseniz buraya getirirsiniz; İzmir'e yakın iseniz orada benim her zaman kendisini ziyaret edebileceğim bir yere defnedersiniz."
Zübeyde Hanım, İzmir Karşıyaka'da Uşşakizadelerin köşkünde, müstakbel gelini Latife Hanım'ın dikkatli bakımına rağmen, İzmir'e gelişinden yaklaşık bir ay sonra 14 Ocak 1923 Pazar günü kalp yetmezliğinden vefat etmiştir.
Atatürk, annesinin ölüm haberini Batı Anadolu'da inceleme seyahatindeyken trende öğrenmiştir. Telgraf daha verilmeden "Annemin öldüğünü biliyorum" demiş ve bir rüya gördüğünü anlatmıştır: "Yeşil kırlarda annemle dolaşıyordum. Birden bir sel çıktı, annemi alıp götürdü." Gözlerinden yaşlar akarken "Millet sağ olsun!" demiştir.
İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica'ya Atatürk, annesi için "En büyük arkadaşımdı. Onu kaybedince her şeyimi kaybettim" demiştir.
Kardeşlerinin Sağlık Durumu
Atatürk'ün kardeşlerinin çoğunluğu erken yaşlarda hayatını kaybetmiştir. Bu durum, o dönemde Osmanlı toplumunda çocuk ölüm oranlarının ne denli yüksek olduğunun trajik bir göstergesidir.
| Kardeş | Doğum | Ölüm | Ölüm Nedeni |
|---|---|---|---|
| Fatma | 1871 | 1875 | Verem |
| Ahmet | 1874 | 1883 | Kuşpalazı (Difteri) |
| Ömer | 1875 | 1883 | Kuşpalazı (Difteri) |
| Naciye | 1889 | 1901 | Bilinmiyor, muhtemelen verem |
| Makbule | 1885 | 1956 | Kanser |
Naciye'nin Kaybı
Ailenin "bülbül" dediği Naciye, Atatürk'ün en çok sevdiği kardeşiydi. Kırk günlükken bakıcıları Rabia Hanım tarafından yere düşürülmüş ve ayağı kırılmıştır. Dönemin imkânlarıyla tedavi edilmiştir.
1901 yılında vefat eden Naciye'nin kaybı Atatürk'ü derinden sarsmıştır. Ertesi gün mezarı başına giden Atatürk, saatlerce orada oturmuş, kardeşinin sevdiği bir türküyü mırıldanmış ve gözyaşlarını tutamamıştır.
Atatürk, Naciye hakkında şunları söylemiştir: "Kardeşlerimin arasında en çok sevdiğim Naciye idi. Çocuk yaşının üstünde hisli, duygulu ve öğrenmeye meraklıydı. Ben Harbiye'ye giderken kitaplarımı istemişti. Annemden onu okutmasını istemiştim. Ne ablam Fatma'yı ne ağabeylerim Ahmet ve Ömer'i hatırlamıyorum. Son ikisi aynı yıl, 1883'te, ben iki yaşındayken ölmüşler. Naciye, annem gibi sarışın, mavi gözlü, duru beyaz tenliydi. Tipik bir Yörük kızıydı."
Atatürk'ün "Makbule"si Makbule Atadan
Hayatta kalan tek kardeşi Makbule Hanım, çevresinde "Büyük Hanım" olarak anılmaktaydı. 1885 doğumlu Makbule Atadan, ağabeyinin ölümünden sonra da yaşamını sürdürmüş ve 18 Ocak 1956 tarihinde Ankara'da kanser hastalığından vefat etmiştir.
Değerlendirme
Atatürk'ün aile sağlık geçmişi incelendiğinde, dönemin zorlu sağlık koşullarının izleri açıkça görülmektedir. Kuşpalazı, verem gibi bulaşıcı hastalıklar ailenin birçok ferdini erken yaşta kaybetmesine neden olmuştur. Babasının bağırsak vereminden, annesinin kalp yetmezliğinden, kardeşi Makbule'nin ise kanserden vefat etmesi, ailedeki hastalık çeşitliliğini göstermektedir.
Bu aile sağlık öyküsü, Atatürk'ün kendi sağlığına bakışını ve hastalıklarla mücadelesini anlamak açısından önemli bir arka plan sunmaktadır.
4. Sağlıkla İlgili Kişisel Özellikler
Bir bireyin sağlık durumunu anlamak için yalnızca hastalık öyküsüne bakmak yeterli değildir. Kişilik özellikleri, yaşam alışkanlıkları ve gündelik davranış kalıpları da sağlığı doğrudan etkileyen faktörler arasındadır. Bu bölümde Atatürk'ün sağlığını şekillendiren kişisel özellikleri incelenmektedir.
Yalnızlığı
Atatürk, çocukluğundan itibaren yalnızlığa eğilimli bir kişilik yapısına sahipti. 1926 yılında verdiği bir mülakatta bu durumu şöyle ifade etmiştir:
"Çocukluğumdan beri bir tabiatım vardır. Oturduğum evde ne ana ne kız kardeş ne de ahbap ile bulunmaktan hoşlanmazdım. Ben yalnız ve müstakil bulunmayı çocukluktan çıktığım zamandan itibaren daima tercih etmiş ve sürekli olarak öyle yaşamışımdır."
Bu yalnızlık tercihi, aile içi dinamiklerle de ilişkiliydi. Atatürk, aile büyüklerinin kendisine yön verme çabalarına karşı bir direnç geliştirmişti:
"Aile arasında yaşayanlar pekâlâ bilirler ki sağdan soldan pek saf ve samimi ihtarlardan masun bulunmazlar. Bu vaziyet karşısında iki tarik hareketten birini intihap etmek zaruridir. Ya itaat yahut bütün bu ihtar ve nasihatleri hiçe saymak. Bence ikisi de doğru değildir."
Atatürk, sofrada veya toplantılarda sürekli onaylanan bir lider olmaktan bıkmıştı. Söylediklerine karşı çıkılmasını, alternatif görüşlerin sunulmasını isterdi. Bu durum onu derin bir yalnızlık hissine sürüklerdi.
Evliliğinin sona ermesi, çocuksuz olması ve "komşusuz" yaşaması bu yalnızlığı pekiştiren faktörlerdi. Kendini çaresiz hissettiği anlarda köşkten kaçar, Söğütözü'ndeki köy evine, Marmara Köşkü'ne sığınır veya Sarıyer'deki balıkçı kahvelerinde sıradan insanlarla sohbet ederdi.
1926 yıllarında Atatürk Orman Çiftliği civarında at gezintisi yaparken bir köylü kulübesinin önünde durmuş ve içini çekerek "Benim de bir kulübem olsa, bazı geceler buraya gelsem, dinlensem" demişti. Köylünün "Aman Paşam, size saraylar bile az gelir" cevabına karşılık "Buradaki güzellik, buradaki huzur başka hiçbir yerde bulunmaz" diyerek, iki gün içinde kendisine bir kulübe yaptırmıştır. Birçok geceyi bu kulübede yalnız başına geçirmiş; lambayı kendisi yakmış, ocağı kendisi tutuşturmuş, kahvesini kendisi pişirmiştir.
Bir keresinde yakın arkadaşına şöyle dert yanmıştı:
"Sen bağımsızlığın ne olduğunu bilir misin? Ben bilirim bağımsızlığın kıymetini, çünkü ben bağımsızlıktan yoksunum. Tabii hareket ve bedensel yaşamın bağımsızlığını kastediyorum, kuşkusuz. Düşünme ve duymanın değil. Nefes alsam, etrafımda kesinlikle o nefesimi duyan sivil, asker birileri vardır."
Bir gün Tokatlıyan'da etrafında kimsenin olmadığını fark edince derin bir nefes almış ve tramvaya binip Fatih'e kadar gitmeye karar vermişti. Ancak birkaç dakika içinde koruma ekibi onu bulmuş ve bu kısa "bağımsızlık" Şişhane'de son bulmuştu.
Bir gece Dolmabahçe Sarayı'nda yalnız kalmış, kendisine bakan görevli de uyumuştu. Yanındaki doktora içini çekerek şöyle demişti: "Kemal Bey, bak ben ne kadar bedbahtım. Beni odama götürecek bir adamım bile yok." Bu sözler, kudret ve kuvvetiyle bir milleti kurtaran liderin içindeki derin yalnızlığın en çarpıcı ifadesiydi.
Sıkılganlığı ve Beden Mahremiyeti
Atatürk, son derece sıkılgan ve utangaç bir yapıya sahipti. Özel hekimi bu durumu şöyle ifade etmiştir: "Tarihteki dâhileri tetkik edecek olursak hepsinin sıkılgan ve uykusuz olduğunu görürüz."
Beden mahremiyeti konusundaki hassasiyeti dikkat çekici boyutlardaydı. Meclis'ten özel bir ihtiyaç nedeniyle ayrılması gerektiğinde bile, yakınlarından birine "Galiba sen bana bir şey söyleyecektin" gibi bir bahane bulur, birlikte salondan çıkar, ardından "Sen biraz bekle" diyerek el yıkamaya giderdi.
Onu tedavi eden hekimlerden biri bu hassasiyeti şöyle aktarmıştır:
"Atatürk'ün başkalarında rastlanılmayan hususiyetlerinden birisi fevkalade hicap duygusudur. Birçoklarında yadırganacak bu his Ata'da güç inanılacak kadar kuvvetli idi. Ben bu hissini bildiğimden, konsültasyon mecburiyeti olduğu zaman dahi meslektaşlarımı ikaz eder, işimizi mümkün olduğu kadar çabuk bitirmemizi rica ederdim. Karın boşluğunu muayene ederken yüzümüze bakmamak için gözlerini kapatır veya başını yan tarafa çevirirdi."
Bir defasında özel hekimi, muayenede yardımcı olmaları için asistanlarını getirmek istemiş, Atatürk buna ses çıkarmamış, ancak sonra arkadaşlarına "Sadece bunun için ise bu çocuklara ne ihtiyaç var? Sizler benim eski dostlarımsınız, sizlerin yanında daha rahat ederim" demişti.
Son hastalığında karın ponksiyonu yapılırken, "Bu ameliye sırasında benden gayri kimsenin yanına yaklaşmasını istemediğini anlattı ve mecalsiz eliyle yatak çarşafını örtmeye çalıştı" şeklinde aktarılmıştır.
Onu tedavi eden Fransız hekim Prof. Dr. Fiessinger, ülkesine döndükten sonra şunları söylemiştir: "Savaş sahnelerinin bu yenilmez ilâhı, bir hekimin önünde mahcup bir çocuk gibi idi. Beden mahremiyetine bu kadar itina eden hastayı az gördüm."
Temizliği ve Giyimi
Atatürk'ün fevkalade temiz, endamlı ve çok güzel bir erkek olduğu herkesin ortak kanaatiydi. Temizlik ve iyi giyinme merakı çocukluğundan beri vardı.
Bazı sıcak günlerde günde iki üç kez yıkandığı olurdu. Savaş meydanlarında bile temizlik alışkanlığından vazgeçmemişti. Derne'de, bir vahadan çamur gibi toplayıp güneşten uçmasın diye başlarının altında sakladıkları içme suyu ile, susuz kalmak tehlikesini göze alarak her sabah yüzünü yıkamıştı. İngiliz bombardımanının aralıksız sürdüğü Anafartalar'daki küçücük kulübesine bile bir banyo koydurtmuştu.
Bir yakını şöyle aktarmıştır: "Savaş meydanında top ateşleri altında bile, dinlenmek için çadıra çekildiği zaman dahi soyunup dökünmeden yatmazdı ve yıkanıp, giyinip kuşanmadan çadırdan çıkmazdı. Muharebelerin en kızgın günlerinde bile tıraşlı, itinalı giyinmiş bir centilmen idi."
Ankara'ya geldiğinde, istasyon binasına taşındığının ertesi günü emir çavuşuna "Çocuk, banyo işini ne yapacağız, bir çare bul" demişti. O dönemde Ankara'da banyo tertibatına yetecek malzeme bulmak imkânsızdı. Alman bir mühendisin fikriyle, Atatürk'ün çizdiği krokiye uygun olarak Demiryolları ustalarının yardımıyla, adi bir ocağın üzerine konan teneke bir küvetten ibaret bir banyo yapılmıştı.
Son hastalığında karın ponksiyonu yapıldıktan sonra doktorlara "Banyoya girebilir miyim?" diye sormuş, onay alınca öyle sevinmiş ve canlanmıştı ki, doktorlar hastalığından şüphe etmişlerdi.
Annesi Zübeyde Hanım, oğlunun çocukluk hayatını anlatırken "Mustafa'mı küçücük çocukken bile gayet temiz giyinirdi" demişti. Atatürk de bu anıları doğrulayarak şunları söylemişti:
"Hatırlarım, hakikaten çocukluğumda iyi giyinmeyi çok severdim. Şemsi Efendi Mektebi'ne giderken bana giydirdikleri şalvar üzerine sardıkları kuşak beni çok sinirlendirirdi. Bilemezsiniz, ne zaman ki Askeri Rüştiye Mektebi'ne girip de mektebin resmi üniformasını giydim, işte o zaman adeta benliğime hâkim olmuşum gibi bana bir his, kendime bir kuvvet geldi."
Sabah yataktan kalktıktan sonra kahvesini ve sigarasını içer, ardından tıraş olurdu. Berber özenle tıraş ettikten sonra masaj yaptırır, banyosunu alır, giyinir ve çalışma odasına geçerdi. Bazı geceler baloya gitmesi gerektiğinde akşamları da ikinci kez tıraş olurdu.
Cumhurbaşkanı olduktan sonra askeri üniformasını bir daha giymemiştir. Bunu merak eden birine "Biz o elbiseyi artık çıkardık, artık giymiyoruz" demiş, ancak o gün öğleden sonra özel olarak mareşal üniformasını giyerek o kişiyi kütüphaneye çağırmış ve asker selamı vererek "Emirlerinizi yerine getirdim, memnun oldunuz mu?" diye sormuştu.
Cumhuriyet'in Onuncu Yıl Bayramı'nda mareşal üniforması giymesi rica edildiğinde "Ne münasebet, ben tekaüt olmuş bir askerim, üniforma nasıl giyebilirim" cevabını vermişti. O gün siyah pelerini, zarif frakı ve silindir şapkasıyla görünmüş, göğsünde yalnızca yeşil kırmızı kurdeleli altın İstiklal Madalyası bulunmaktaydı.
"Giyimine dikkat etmeyen insanın ne kendisine ne de topluma saygısı yoktur" diyen Atatürk, ölümüne kadar temizliğinden, titizliğinden ve şıklığından hiçbir şey kaybetmemiştir.
Sporculuğu
Atatürk sporu sever, sık sık hafif jimnastik egzersizleri yapardı. Asıl "kuvvet ve zekâ oyunu" olarak tanımladığı güreşi çok severdi. Meclis Reisi olduğu dönemde Ankara'da Bent Deresi kenarındaki meydanda yapılan pehlivan güreşlerine gelerek halkın arasında oturur, güreşleri izlerdi.
Arkadaşlarıyla, özellikle Nuri Conker'le güreşmeyi âdet edinmişti. Asıl heyecan ve zevk duyduğu şey ise nöbet bekleyen erleri salona çağırarak onlara güreş yaptırmasıydı. Muhafız Alayı'na alınacak askerlerin iyi güreşçi olmasını ister, erlerin güreşlerinde en küçük teknik hataları bile bulup düzeltirdi.
Bir güreş müsabakasında gömlekleri parçalanan neferlere Atatürk kendi gömleklerini vermek istemiş, ancak hiçbiri kabul etmemişti. "Köylerimize, çocuklarımıza ve evlerimize bundan daha büyük ne götürebiliriz" demişlerdi. Bu olayı arkadaşlarına anlatan Atatürk, gözleri yaşararak şöyle demişti: "Dünyada sevgisi benim için yegâne cömert olan şey Mehmed'in, Türk köylüsünün asaletinden gelen şeylerdir. Onun sevgisine inanmış ve kanmış olanlar insanların en bahtiyarlarıdır."
İstanbul Florya'da bulunduğu zamanlarda her gün denize girer, kürek çeker, halkla içli dışlı olurdu. Florya plajında denizde mayo ile çekilmiş fotoğraflarını gazetelerde yayınlatarak halkı denizden yararlanmaya çağıran ilk kişi Atatürk olmuştur.
Atıcılıkta da ustaydı. Subaylığının ilk yıllarında tabanca ve tüfekle atış yaparak nişancılığını geliştirmişti. Çok iyi nişancıydı; çifte ile havadaki kuşu vurabilirdi. Emir Gölü'nde 400 metreden karabatağa ateş etmiş ve vurmuştu.
At binmeyi seven Atatürk, fırsat buldukça at gezintileri yapar, at ve kürek yarışlarını izlemekten hoşlanırdı. 6 Eylül 1936'da Moda koyunda yapılan yelken ve kürek yarışlarını Türkiye'yi ziyaret eden İngiltere Kralı VIII. Edward ile birlikte izlemişti.
Avrupa usulü gayet iyi dans eden Atatürk, kurallara bağlanmaz, zarif figürler yaratırdı. Çok güzel vals yapar, zeybek oyununu milli bir dans haline getirmek isterdi. "Bu oyun milletimizin erkek oyunu, kahraman oyunudur, bilmek lazım" derdi.
Son zeybek oyununu 2 Şubat 1938 akşamı Bursa'da oynamıştır. Orkestranın Sarı Zeybek'i çalmasını istemiş, dizlerini vura vura, sanki ölüme meydan okurcasına oynamıştı. Oyun bittiğinde "Zeybekte insanın yorgunluğunu dindiren bir kudret var" demişti. Oysa o sırada ölümcül hastalığı çoktan başlamıştı.
Bilardo da çok iyi oynar, özellikle yakın arkadaşlarıyla bilardo oynamaktan zevk alırdı.
Uykusu
Atatürk uykuyu sevmezdi; uyanık geçirdiği zamanlar, uykuda geçirdiğinden çok fazlaydı. Geceleri gündüze çeviren bir insandı. Nöbet defterleri incelendiğinde ne belirli bir yatma ne de belirli bir uyanma saati olmadığı görülmektedir. Uykunun dostu değil, adeta düşmanıydı. Çoğu zaman sabahın güneşini görmeden yatağına girmez ve uyuyamazdı. Bir proje üzerinde çalıştığı dönemlerde iki gün veya daha uzun süreler uykusuz kalabilirdi.
Muharebe sahalarında, özellikle bir muharebenin devamı sırasında geceleri kesinlikle uyumazdı. Nispeten sakin geçen siper muharebeleri esnasında bile tetikte yatmak kaydıyla seyyar karyolasına uzanır; bir piyade atışı, patlayan bir mermi veya atılan el bombası onu derhal uyandırırdı.
Kafkas cephesinde Buğlan Gedik muharebelerine yetişmek azmiyle otuz altı saat hayvandan inmeden zorlu yürüyüş yapmış ve ayağının tozuyla kritik bir duruma girmiş olan muharebe cephesinin komutasını devralmıştı. Yaveri, Silvan'dan hareketle bu çetin muharebe faaliyetinin Atatürk'ü üç gün üç gece uyutmadığını aktarmıştır:
"Bir aralık dört beş saatlik bir gecenin sükûnetle geçebileceğini takdir etmişti. Bu kısa zamanda uyumasını rica etmiştim. Vaziyeti takip edebileceğimden emin olarak yere serilen kalınca bir köylü keçesi üzerine uyumak için uzandı. Ben kendisinin yanı başında telefonlu çadırda harekâtı takip ediyordum. Üç saat sürmeyen istirahati sırasında bu keçe üzerinden her biri ayrı ayrı mana ve önemde olan sekiz emir verdi. Binaenaleyh yine uyumamıştı."
Sivas Kongresi sırasında herkes elinden gelen görevi yaparken, en çok çalışan Mustafa Kemal'di; geceleri yalnızca iki buçuk saat uyuyordu.
Yunan kuvvetleri Ankara'ya yaklaştığında Meclis'in havası son derece gergindi. Mustafa Kemal soğukkanlı olmakla birlikte geceleri uyumuyordu. Ziraat Mektebi'ndeki harita başından ayrılmıyor, sabahleyin evine gittiğinde yalnızca yıkanıyor, sonra hemen Meclis'e dönüyordu.
Sakarya Savaşı'nda kaburga kemikleri kırık halde, bir koltuğa çakılmış olarak, fiziksel dayanıklılığı ve irade gücü sayesinde hiç uyumadan, ağrılar içinde yirmi iki gün yirmi iki gece süren savaşı yönetmiştir. 1927 yılında okuduğu Büyük Nutuk'u hazırlarken de dosyalar içinde aylarca sabahladığı olmuştur.
Atatürk gündüzden çok geceleri yaşıyordu. Misafir kabul etmediği gecelerde bile uyumaz, zengin kütüphanesine çekilerek okuyarak sabahlardı. Bu nedenle ona "Türk vatanının gece bekçisi" denmiştir.
Eline aldığı kitabı bitirmeden bırakmayan Atatürk, bir keresinde iki gün iki gece hiç durmadan okumuştu. Genel Sekreteri ziyaretine gittiğinde onu beyaz keten gecelik entarisiyle, geniş koltuğunda bağdaş kurmuş, dinlenirken bulmuştu:
"Elime bir tarih kitabı geçti. Bilmem ne zamandan beri okuyorum" demiş, "Yorulmadınız mı Paşam?" sorusuna "Hayır, yalnız gözlerim yaşarıyor. Fakat onun da çaresini buldum. Birkaç metre tülbent aldırdım, parça parça kestirdim, ara sıra bunlarla gözlerimi kuruluyorum" cevabını vermişti.
Sofradakiler dağıldıktan sonra yatması için yalvaranlara, uykuda geçirdiği zamana acındığını söylerdi:
"Hayat pek kısa, çocukluk ve mektep hayatın bir kısmını alıp götürüyor. Geriye kalanı da uyku yarıya indiriyor. Uykusuzluğu giderecek ve vücuda gerekli dinlenme gıdası verecek komprimeler icat olsa ne iyi olurdu. Fakat bir gün bu da olacaktır."
Sofrasında uykuya yenilmek üzere olanların gözlerinden bunu anlayan Atatürk, ellerine tuzlu leblebi veya fıstık vererek uykularını dağıtmaya çalışır, uyumak isteyenleri yüzlerini yıkamaya yönlendirirdi. Maiyetinde çalışanlar, acil ve önemli gördükleri işleri arz etmek için hiç tereddüt etmeden kendisini uyandırma yetkisine sahipti.
Bir gece "Geceleri rahat uyuyamıyorum" diyen Atatürk'e bir general "Siz uyumayın, biz rahatça uyuyalım, bu reva mı efendim?" deyince, Atatürk "Ben uyumayayım, zararı yok; millet rahat etsin" cevabını vermişti.
Atatürk'ün hayatında sabahlara kadar uykusuz geçen her gecenin, memleket ve millet menfaatine hazırlanan projelere gebe olduğu görülmektedir.
6. Evliliği ve Aile Hayatı
6.1. Evliliğe Bakışı
Atatürk'ün evlilik konusundaki tutumu, hayatının farklı dönemlerinde farklı şekillerde ortaya çıkmıştır. Selanik'e gizlice geldiği günlerde annesi onu evlendirmek istediğinde şu cevabı vermişti:
"Anneciğim, ben vatanımla evliyim. Başka bir izdivaç yapmaya şu anda niyetim yok."
Annesi ısrar ettiğinde ise:
"Anne! Bugün bu mümkün değil. Evlenemem, daha mühim memleket işlerinin peşindeyim. Vatan varken insan kendini düşünmez! Bırak şimdi şu evlenme meselesini."
Harp yıllarında karısını ve ailesini özleyen arkadaşlarına kızar, "Bugün harptesin. Cephede düşüneceğin tek şey düşmanı defetmektir. Karı ve çocuklarının ateş hattında işi yok" diye nasihat ederdi.
Atatürk'ün bekârlığı tercih ve teşvik ettiği doğru değildir. Yalnız Milli Mücadele yıllarında arkadaşlarının bekâr olmasını istemiş, "Milli Mücadele arkadaşlarım evlenmemelidir" demişti. O döneme bakıldığında Anadolu'ya geçip fedakarlığı göze alanların çoğunlukla bekârlardan olduğu görülür.
1914'te bir arkadaşına yazdığı tebrik mektubunda "Hayat kısadır. Bunu kutlamak ve taçlandırmak için insanların umumiyetle makul gördükleri vasıta evliliktir" demişti.
Savaşların sona erip yeni Türkiye'nin yaratılacağı günlerde Mustafa Kemal Paşa'nın evliliği düşündüğü anlaşılmaktadır. 1923 yılında bunu şöyle dile getirmişti:
"Ben sadece evlenmek için evlenmek istemiyorum. Vatanımızda yeni bir aile hayatı yaratmak için önce kendim örnek olmalıyım. Kadın böyle umacı gibi kalır mı?"
6.2. Latife Hanım'la Evliliği
Atatürk'ün yaşamına bakıldığında kadınlarla ilişkilerinin yoğun olduğu fark edilir. Özel hayatındaki kadınların bazı ortak özellikleri dikkat çekmektedir: aktif, hareketli, cesaretli, okumuş, kültürlü, entelektüel, kalabalık içinde konuşmasını bilen, fikrini söylemekten çekinmeyen, kişilik sahibi, bakımlı, zarif, zevkli kadınlardı. Atatürk, hayatına giren kadınlarda hep yeni Türk toplumunda kadının hangi niteliklere sahip olması gerektiğini aramış ve bunu tasarlamıştır.
İzmir'in kurtuluşundan sonra Mustafa Kemal, Göztepe'deki Uşşakizade Köşkü'nde misafir edildi. Köşkün sahibi Muammer Bey'in kızı Latife Hanım, aydın bir genç kadındı. Davranışları, bilgisi, görgüsü ve tutumu Mustafa Kemal'in hoşuna gitti. Bu meziyetleriyle Latife Hanım, Mustafa Kemal'in kafasındaki ideal Türk kadını tipine uyuyordu.
İzmir yangını bütün şiddetiyle sürerken Atatürk köşkün penceresinden yangını seyrederek Latife Hanım'a sormuştu:
"Bu yangın yerinde size ait emlak var mıdır?"
Latife Hanım'ın cevabı çarpıcıydı:
"Emlakımızın mühim bir kısmı yanan sahadadır Paşam. Fakat ne beis var? İsterse hepsi yansın, yeter ki siz sağ olun. Bu mesut günleri gören insanlar için malın ne kıymeti olur. Memleket kurtuldu ya! İleride onları yeniden ve daha mükemmel surette yaptırırız."
Bu cevap Atatürk'ün çok hoşuna gitti, gözleri nemlenerek "Evet, yansın ve yıkılsın, hepsinin telafisi mümkündür!" dedi.
Başta İsmet Paşa olmak üzere arkadaşları, Mustafa Kemal'in Latife Hanım'la evlenmesini istiyorlardı. Evlenirse eskisi gibi her akşam içmeyecek ve daha muntazam bir yaşam geçirerek sağlığını koruyacağını düşünüyorlardı.
Atatürk, 29 Ocak 1923 Pazartesi günü Latife Hanım'la İzmir'de evlendi. Türkiye'de evlenecek kadınla erkeğin aynı masada karşılıklı oturdukları ilk nikah töreni buydu.
İzmir'in köklü ve varlıklı ailelerinden Uşşakizade Muammer Bey'in kızı olan Latife Hanım, 1898'de İzmir'de doğmuştu. İzmir Kız Lisesi'ni bitirdikten sonra ailesiyle birlikte Avrupa'ya gitmiş, Paris ve Londra'da öğrenim görmüştü. Nazlı büyütülmüş, kültürlü, zeki, atak, güzel bir genç kadındı. Hep Gazi'nin yanında bulunarak Türk kadınının eşinin yanında her zaman yardımcı olması imajını yerleştirmeye çalışıyordu.
6.3. Evliliğin Sona Ermesi
Atatürk'ün evliliği iki buçuk yıl sürdü ve 5 Ağustos 1925 günü sona erdi. Genel Sekreter Hasan Rıza Soyak bu boşanma hakkında şunları söylemiştir:
"Herkesi çok üzen bu hazin olayda tek başına müessir olmuş belli başlı bir sebep aramamalıdır. Benim pek yakından görüşlerime göre ayrılma hadisesi, iki tarafın yaşama itiyatları ve müşterek hayat hakkındaki telakkileri arasında mevcut esaslı farkların tabii bir neticesinden ibarettir. Atatürk, beraber yaşadıkları müddetçe eşine her zaman muhabbet ve hürmet göstermiştir. Kendisini hiçbir suretle rencide etmemek için büyük gayretler sarf ettiği muhakkaktır. Fakat bilindiği gibi O, şahsi hayatında ne durumda ve nasıl olursa olsun kayıt altına girecek bir adam değildi. Yaratılışı buna mani idi, bu itibarla evlendikten sonra da alıştığı tarzda yaşamaya devam etmişti. Latife Hanım ise çoğu zaman eşinin fevkaladeliğini unutuyor, O'na karşı herhangi bir koca muamelesi yapmaya, hareketlerine biraz da yersiz ve yakışıksız şekillerde müdahale etmeye yelteniyordu. Atatürk'ün bu hallerden pek mustarip olduğu görülüyordu."
Yaşlı ve tecrübeli bir aile dostu, Latife Hanım'a şikayetlerini dinledikten sonra kısa ama anlamlı bir cevap vermişti: "Kızım! Sen bir kocayla değil, bir kaplanla evlendin. Kaplana gem vurulmaz."
Rauf Orbay ise evliliği değerlendirirken şunları söylemiştir:
"Gazi bir rahatsızlık geçirmişti. Kalbinden rahatsızdı. Latife Hanımefendi öyle şefkatli ve bilgili bir alaka göstermişti ki hayran kalmıştık. Malumatlı, asil, mükemmel bir Türk kızıydı. Mustafa Kemal'i bizim gibi sevenler, bu izdivacın bu büyük insanın hayatını daha mazbut ve huzurlu bir devreye sokacağı kanaati ile ümitli ve mesut idik. Fakat Gazi'yi böyle mazbut bir aile hayatı dışında görmek isteyenler de vardı... Gazi bir aile hayatı hasreti içinde idi ve mükemmel bir aile reisi olarak mesut ve bahtiyar olabilirdi."
Ali Fuat Cebesoy, evliliğin kısa sürmesini şahsi anlaşmazlıklardan çok çevreye bağlamış, Latife Hanım'ın çok genç olması ve Atatürk'ü çok sevmesinden doğan kıskançlıkların görünürdeki etkilerin başında geldiğini belirtmiştir:
"Atatürk'ün Sofrası 'Devlet Akademisi' idi. Latife Hanım bu hakikati geç kavradı. Fakat müşfik, bilgili, faziletli bir eş olmanın bütün tecellilerini de başarı ile verdi. Gazi'nin geçirdiği ciddi kalp spazmında İstanbul'dan derhal Neşet Ömer ve Akil Muhtar gibi tıp üstadları getirildiler. Kesin istirahat tavsiye edildiğinde Latife Hanım kocasına öylesine itinalı, dikkatli, bilgili alaka gösterdi ki iki hekim benim yanımda Gazi'yi tebrik ettiler."
Ayrıldıktan sonra Latife Hanım, Atatürk'ün hatırasına saygılı kaldı. Hatıraları için çok cazip teklifleri reddetti. Ayrılmadan önce Atatürk kendisine "Latif, bana asker sözü ver. Müşterek hayatımıza dair hiçbir gazeteci ile konuşmayacaksın" demişti. Latife Hanım bu sözünü tuttu, hiçbir Türk veya yabancı gazeteciyle bu konuda konuşmadı. Yurt dışına bile "Fatma Sadık" adıyla çıktı.
Evlenme tekliflerini "Atatürk'ün karısı olmak şerefini kazandıktan sonra buna imkan var mı?" diyerek reddetti. 12 Temmuz 1975'te İstanbul'da vefat etti.
Atatürk, daha sonraki yıllarda evliliğini şöyle değerlendirmiştir:
"Eşini mutlu edebilecek herkes evlenmelidir. Çoluk çocuk sahibi olmalıdır. Bana bakmayınız. Bu meselede örnek İsmet Paşa'dır. Benim hayatım başka türlü düzenlenmiştir. Buna rağmen tecrübesini yaptım, başaracağım bir iş değilmiş."
İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica'ya da şöyle demişti:
"Biliyor musunuz? Ben evliydim. Belki evlilik bana göre değildi ama her halükarda, eğer erkeğin ulaşmak istediği bir amacı ve politikada bir yeri varsa, kocasının yanındaki yerinin nezaketini anlayabilecek yetenekte bir kadın bulmak zor. Benim hanım bunu anlamıyordu. Bu nedenle ayrılmak zorunda kaldık."
Atatürk, Latife Hanım'dan ayrıldıktan sonra bir daha evlenmeyi hiç düşünmedi. Bu evlilikten çocukları olmadı.
7. Genel Sağlığı ve Hekimlerle İlişkisi
7.1. Fiziksel Dayanıklılığı
Atatürk, sağlam, sıhhatli, sıkı ve güçlü adaleli bir insandı. Yorgunluğa ve uykusuzluğa tahammülü şaşılacak kadar dayanıklı ve kuvvetliydi.
En önemli özelliklerinden biri, vücutça ve kafaca yorulmaksızın, dikkati hiç gevşemeksizin çalışma yeteneğiydi. Ertesi gün manevrada birlikte çalışacağı arkadaşlarıyla gece yarısına kadar gazinoda kaldıktan sonra, yüzünü yıkayıp tıraş olduktan sonra herkesten erken kıtalarının başına giderdi. Yurt içi seyahatlerinde maddi zorluklara herkesten fazla dayanırdı. Bir delikanlı kadar çevik, hızlı ve atikti.
Kışın köşkün sıcak salonunun pencerelerini ve kapılarını açtırır, herkes nezle olacağından endişe ederken o geniş nefeslerle soğuk havayı ciğerlerine çeker, bulursa elini yüzünü karda yıkardı.
15-20 Ekim 1927 günlerinde Ankara'da toplanan Cumhuriyet Halk Partisi'nin İkinci Büyük Kongresi'nde, 315 milletvekili ve Türkiye'nin her yerinden gelen 200 parti üyesine, 6 gün boyunca her gün 6-9 saat hitap ederek toplam 36 saat 31 dakika süren Büyük Nutuk'unu okudu. İngiliz Büyükelçisi Sir George Clerk, Londra'ya gönderdiği yazıda "Gazi'nin bu denli fiziki bir çabaya katlanması onun sağlığının iyi olduğunu gösterir" demişti.
Amerikan Büyükelçisi Charles H. Sherrill de Atatürk'le pek çok defa görüştüğünü ve bu görüşmelerin hiçbirinin iki saatten az sürmediğini belirterek, karşısındaki büyük insanın fevkalade kuvvetli, sağlıklı ve huzur içinde olduğunu söylemiştir.
7.2. Sağlığına Karşı Tutumu
Sağlığına bakmamasının nedeni, ulus için az zamanda çok büyük işler yapma çabasıydı. Milletin saadet ve selametini kendi sıhhatinden üstün tutmuştu.
Atatürk evhamlı bir adam değildi. Doktor muayenesini sevmez, doktor tavsiyesini pek dinlemezdi. İlaçlarla da arası hoş değildi. Rahatsızlıkları kısa ve geçiciydi. Bir akşam pek istediği bir toplantıya gelemeyecek kadar ateşli olduğu halde geç vakit gelmiş, "İki aspirin aldım, sıcak bir banyo yaptım, ateşi yendim" demişti.
Yakın çalışma arkadaşlarından biri "Atatürk, sıhhat mefhumu ile katiyen alakadar olmadığı gibi, en basit bir insan kadar olsun kendi sıhhatine ve vücudu ile ilgili meselelere aldırış etmezdi" demiştir. Istıraplarını ve şikayetlerini yakınlarına ve doktorlara kesinlikle söylemezdi. Yakınları böyle bir endişe belirttiklerinde canı sıkılır, bazen de kızardı.
Kendi sıhhatine düşkün olmayan Atatürk, arkadaşlarının sağlığı üzerine titrerdi. Özellikle Maarif Vekili Mustafa Necati'nin ölümünden sonra yanındakilerin sıhhatine karşı fevkalade bir titizlik göstermeye başlamıştı.
Bir akşam yakın arkadaşlarından birinin apandisit şüphesiyle hastaneye kaldırıldığını duyunca hemen hastaneye gitmiş, ameliyat masasının başında beklemiş, apandisit olmadığı anlaşılınca rahatlamıştı. Bir başka gün Meclis Başkanı'nın boynunda bir ur çıktığını görünce hemen ameliyat edilmesini emretmişti. Yakınları "Halbuki biraz da kendi sıhhatine ehemmiyet verse ne olurdu?" diye sorardı.
7.3. Özel Hekimi Dr. Neşet Ömer İrdelp
Dr. Neşet Ömer İrdelp, Cumhuriyet'in ilanından beri Atatürk'ün özel hekimiydi. Atatürk, hekimlerle teması pek sevmediği halde Dr. Neşet Ömer Bey'i severdi. Onun aleyhinde söz söylendiğinde "Ne karışıyorsunuz? Adam hoşuma gidiyor" derdi.
Dr. Neşet Ömer Bey'in Ankara'da ev sahibi olmasına yardım etmiş veya evi tamamen kendisi yaptırmıştı.
Bir akşam hediyeler dağıtırken Dr. Neşet Ömer Bey'e "Doktor! Sana kürk hediye etmeye karar verdim" demişti. Kürk getirilip prova edildiğinde Atatürk'ün kürkü doktora çok uzun gelmiş, etekleri yerlerde sürünüyordu. Ancak doktor hiç aldırmadan "Aman Paşam, tam bana göre, üzerime biçilmiş gibi efendim, çok teşekkür ederim" deyince Atatürk kahkahalarla gülmüştü.
Bir gün Dolmabahçe'de Atatürk, Dr. Neşet Ömer İrdelp'e "Doktor, son zamanlarda bana birkaç defadır ateş geliyor, eskiden böyle bir şey olmazdı. Sebebi nedir?" diye sordu. Dr. Neşet Ömer Bey bunu fırsat bilerek "Efendim bu bir ihtardır!" diye kısa bir cevap verdi. Atatürk maksadı derhal anladı: "Ya! O halde biraz teenni ile hareket etmek lazımdır" dedi.
O akşam sofrada garson kadehleri doldurmaya başladığında Atatürk "Bana koyma! Hocanın ifadesine göre bana ihtar vakti olmuş. Bir müddet alkolü keselim" dedi. Ancak aradan bir süre geçtikten sonra dayanamayarak "Doktor! Hayli senedir içtiğimiz alkolü böyle bir anda bırakıvermek de bilmem doğru mudur? Bunu yavaş yavaş bırakmak zannederim daha iyi olacak" dedi ve Bismarck'ın doktorlarına "Ben doktorumu terk ederim de şampanyamı terk etmem" dediği hikayeyi anlattı.
Kısa boylu, şişman ve sevimli bir insan olan Dr. Neşet Ömer İrdelp, talebelerini ve sevdiklerini koruyan, yüksek kalpli bir insandı. Hayatında kimseye karşı kin tuttuğu görülmemişti. Ancak Atatürk'ün kendi sağlığına dikkat etmemesi gibi, o da kendi sağlığına dikkat etmez, kayıtsız davranırdı. İfrat derecesinde kullandığı sigarayı kalp rahatsızlığından sonra bırakmış, uzun süredir şeker hastası olmasına rağmen hastalığını saklamış, diyet kurallarına pek uymazdı.
8. Diş Sağlığı
Atatürk, savaş yıllarında cepheden cepheye koşmaktan bir diş hekiminin koltuğuna oturmak imkanını bulamamıştı. Trablus'ta bulunduğu sıralarda dişlerinden rahatsızdı. Kendisini tedavi eden hekim "Mustafa Kemal'in o sıralarda dişlerinden rahatsız olması aramızdaki münasebeti takviye etti, böylece Yüzbaşı Mustafa Kemal Bey'le ahbap olduk" demiştir.
Notlarında 15 Mart 1922 günü Akşehir'de İsmet Paşa'nın karargâhına gittiğini ve bir dişinin ağrıdığını ve çektirdiğini belirtmiştir. Cumhuriyet'in açıklandığı gün bütün dişleri abseli ve ağrılıydı.
1933 yılında Onuncu Yıl Nutku'nu hazırlarken yanındaki bir arkadaşına şöyle demişti:
"Biliyor musun? Tarihi hadiselerin cereyanı sırasında bazen fizyolojik arızalar mühim rol oynarlar. Tabiat ya mani olur, yahut da yardım eder. On yıl önce, bugünlerde Cumhuriyet'in ilanı konusunda partide ve mecliste tartışmalar cereyan ederken beni de davet ettiler. O heyecanlı oturumlarda söz söylemek benim aradığım işti, fakat uzun söz söyleyemedim. Cumhurbaşkanı seçildiğim vakit söylediğim nutuk da en kısa beyanlarımdan birisidir. Çünkü dişlerimi yeni çektirmiştim. Yeni yapılan dişlerin tecrübe devresinde idim. Söz söylemeye başladığım vakit ıslık gibi bir ses çıkıyor veyahut da ağzımdan düşüyordu. Bu sırada yapılacak başka hiçbir şey yoktu. Bu tabii hadise, siyasi hayatımın en mühim safhasına böylece bir mani teşkil etti. Kim bilir, uzun söylemediğim belki de isabetli olmuştur."
Yakınlarının sağlığı ve hastalıklarıyla ilgilendiği gibi onların diş sağlığıyla da ilgilenirdi. Dil bilgini Ahmet Cevat Emre dişlerini ihmal ederdi. Bir akşam Atatürk ona "Dişçi Sami'ye söyledim, senin dişlerini yapacak, yarın gider görürsün" dedi. Ahmet Cevat Emre kendi imkanlarıyla yaptırmak istediğini söyleyince Atatürk "Hayır, Sami yapacak, hem de tıpkı benim dişlerim gibi olacak" demişti.
Seyahatlerinden birinde büyük bir halk kalabalığı arasında bir çocukluk arkadaşını tanımış, yanına davet edip halini hatırını sormuş; onun dişlerinin döküldüğünü görünce takma diş koydurtmak üzere onu kendi diş hekimine göndermişti.
Genel vücut temizliği gibi ağız bakımına da çok dikkat eder ve diş fırçası bulundururdu.
Atatürk'ün diş hekimi, Osmanlı Sarayı'nın da diş hekimi olan Sami Günzberg'di. İstanbul'da bulunduğu zamanlarda Beyoğlu'ndaki muayenehanesine giderdi. Zaman zaman diş hekimi saraya da gelir, burada bir diş koltuğu bulundurulurdu.
1935 yılı yazında ağrıyan bir diş için diş hekimi Ziya Cemal Büyükaksoy Dolmabahçe Sarayı'na çağrıldı. Alt çeneye oturtulan ağrıcı bir protez, kanin dişlerine tutturulmuş ve dişlerden biri çürümüş, iltihap ve ağrı yapmaktaydı. Atatürk ne yapılması gerektiğini sorduğunda hekim susup boynunu büktü. Atatürk durumu anladı: "Çek öyle ise, beni bir an evvel şu ıstıraptan kurtar" dedi.
Atatürk'ün son hastalığında 11 Ağustos 1938'de diş hekimi Sami Günzberg ziyaretine gelmiş, diş etlerindeki iltihabi uzantılardan şikayetini dile getirince bunları makasla kesmeyi teklif etmişti. Üst dudağın freninin sağ tarafındaki kabartıyı kestikten sonra 20 dakika süren bir kanama oldu. Kanama güçlükle durdurulabildi. Atatürk en tehlikeli zamanlarda bile çevresini teskin ederdi; bu durumda da korkmuş ve telaşa kapılan diş hekimini teselli etti.
Atatürk'ün üst çene alçı modeli günümüzde Anıtkabir'de sergilenmektedir. Yapılan incelemelerde üst çenede bazı dişlerin protez yapımından kısa süre önce çekildiğini düşündüren izler tespit edilmiştir.
9. Zehirlenme Vakaları
9.1. Karbonmonoksit Zehirlenmesi
Atatürk, Ankara'da tren istasyonundaki "Direksiyon" denilen binada kalıyordu. Aydınlatma için kullanılan mumlar bitmiş ve Ankara'da mum bulunamamıştı. Emir eri Ali Çavuş, tenekelerin dibinde kalan gazları son damlasına kadar süzerek küçük bir gaz lambasını yarım yamalak doldurmuş ve Atatürk'ün yatağının başucundaki komodinin üzerine bırakmıştı.
Ertesi sabah Ali Çavuş, elinde kahve olduğu halde kapının önüne geldiğinde Atatürk'ün henüz kalkmadığını fark etti. Dakikalar geçtiği halde cevap alamayınca kapıyı omuzlayarak içeri girdi. Odanın içi simsiyah bir dumanla kaplıydı. Paşa'nın yanına koşup heyecan içinde onu sarstı. Zorlukla gözlerini açan Atatürk büyük bir mahmurlukla "Çocuk, neden beni erken uyandırdın?" diye çıkıştı.
Ali Çavuş, komodinin üzerindeki aynayı alıp üzerini örten kalın is tabakasını sildikten sonra Atatürk'e uzattı. Atatürk, yüzünün simsiyah olduğunu görünce "Çocuk, ben zehirlenmişim anlaşılan..." dedi. Lambadaki gazın bitip fitilinin yanmasıyla odanın yağlı bir is karasıyla dolduğu ve karbonmonoksit gazı çıktığı anlaşıldı.
Dr. Adnan Adıvar ve Dr. Refik Saydam çağrıldı. Atatürk, bu hekimlerin müdahale ve tedavileriyle çok geçmeden iyileşti; fakat belki de saatlerce soluduğu is yüzünden günlerce öksürdü.
9.2. Kahve Olayı
1922 yılında Eskişehir bölgesinde bir alayı teftiş ederken Atatürk'e kahve ikram edildi. Kahveden bir yudum içer içmez derhal yüzünü ekşitip tükürmeye başladı. "Beni zehirleyecek misiniz?" diye bağırdı, sonra yanındakilere "Bakın şu kahveye..." dedi.
Korumalar hemen mutfağa koşarak aşçıbaşıyı bağlamışlardı. Olay incelendiğinde aşçıbaşının telaş içinde kahveyi hazırlarken toz şeker yerine yanlışlıkla tuzu kahveye koyduğu anlaşıldı. Bunu öğrenen Atatürk, özellikle korumalarının mutfakta aşçıbaşıyı kıskıvrak bağlamalarına çok güldü.
9.3. Bamya Konservesi
Bir kış günü Ertuğrul yatıyla Yalova'ya giderken Atatürk'e yediği bamya dokundu. Hizmetinde bulunanlardan birinin anlattığına göre:
"Yat dalgaların etkisiyle beşik gibi sallanıyordu. Sofraya alüminyum yemekler sıralanmıştı. Bir kayık tabakta da yeni açılmış bir bamya konservesi vardı. Atatürk daha çok bamya konservesine ilgi gösterdi, hemen hemen başka şey yemedi. Fakat teknenin sallantısından mı, yoksa daha önce yediği bir yiyecekten mi, midesini bozduğundan mı pek anlayamadım. Yemekten kalkar kalkmaz lavaboya koşup kusmaya başladı. 'Beni zehirlediniz' diye bağırmaya başladı. Hepimiz telaşlandık ve korktuk. Nane, limon kaynatıp içirdikten sonra Atatürk'ün midesi düzeldi."
10. Geçirdiği Travmalar ve Tıbbi Müdahaleler
Atatürk'ün yaşamı boyunca çeşitli kazalar ve yaralanmalar geçirdiği, bunların bir kısmının askeri operasyonlar sırasında, bir kısmının ise günlük yaşamda meydana geldiği bilinmektedir.
10.1. Çocukluk Döneminde Kapı Devrilmesi
Mustafa Kemal henüz kundakta bir bebekken, babası sık sık ormana kereste kesmeye gittiğinden eve gelmediği günler olurdu. Zübeyde Hanım, halayıkları ile kalmasına rağmen bu büyük evde çok korkarmış. Bir gece eve hırsızlar girmiş, büyükannenin odasındaki para dolu çekmeceyi almışlardı. Büyükannenin feryadı üzerine Zübeyde Hanım kapının arkasına dayanmış, ancak hırsızlar kapıyı omuzlayınca koca kapı içeride kundakta bulunan Mustafa Kemal'in üzerine yıkılmıştı. Kapının altında kalan bebek mucize kabilinden kurtulmuştu.
10.2. İlkokul Döneminde Kulak Travması
İlkokul çağına geldiğinde Mustafa Kemal mahalle mektebine verilmişti. İlk günden hoca kulağını iyice çekince kulağını kanatmış ve bir daha okula gitmemişti. Bu olay, modern eğitim veren Şemsi Efendi Mektebi'ne yönelmesinde etkili olmuştu.
10.3. Trablusgarp'ta At Tepmesi
İtalyanların saldırısı üzerine Trablusgarp'ı savunmak için gazeteci "Mustafa Şerif" takma adıyla oraya koşan Mustafa Kemal, Mısır'dan Bingazi'ye giderken at tepmesinden yaralanmış ve tedavi için İskenderiye'ye dönmek zorunda kalmıştı.
15 Kasım 1911 tarihinde arkadaşına yazdığı mektupta şöyle demekteydi: "Ben seyahatin bir noktasında hayvandan vurularak tedavi için İskenderiye'ye geldim. İyileşmek üzereyim, validemi hastalığımdan haberdar etme."
10.4. Göz Yaralanmaları
Birinci Dünya Savaşı sırasında Suriye'de kum fırtınasına yakalanmış, kum tanecikleri gözlerine girmiş ve görme problemi yaşamıştı. Annesi İstanbul'da "Mustafam kör olmuş" diye günlerce ağlamıştı. Ancak daha sonra oğlunu görünce görme bozukluğu olmadığını, ama çok zayıflamış olduğunu görmüştü.
İkinci göz yaralanması, Derne'de 16/17 Ocak 1912 tarihinde komutasındaki yerli kuvvetlerin İtalyanlara karşı baskın tarzındaki taarruzu sırasında olmuştu. Yoğun toz bulutu içinde kalmış ve bir kireç parçası gözüne girmiş, görme problemi yaratmıştı. 18 Ocak 1912'de Hilaliahmer (Kızılay) Hastanesine yatmış, bir ay kadar tedavi görmüştü. Tamamen iyileşmeden hastaneden çıkmış, 4 Mart 1912'de yapılan genel savaşın çok zor şartlarında gözündeki rahatsızlık tekrarlamış, 15 gün yataktan kalkamamıştı.
Doktorlar onu yurda göndermek istemişlerse de Mustafa Kemal bunu kabul etmemişti. Derne Kuvvetleri Komutanı sıfatıyla 22 Mayıs 1912'de arkadaşına yazdığı mektupta durumunu şöyle anlatmıştı:
"Sol gözüm kanlandı ve görmez oldu. Istırabın derecesi vazife yapmama mani oldu. Hilaliahmer Hastanesi'ne yattım. Bir ay tedaviden sonra tam olarak göremediğim halde hastaneden çıktım... Doktorlar Mısır'a gitmemi tavsiye ettiler. Ben razı olamadım. Nihayet bugüne kadar görme derecesinde bir fark görülemeyerek o derecenin yerleştiğine hükmedilmiştir."
Viyana'da zamanın tanınmış göz hekimi tarafından muayene edilmiş ve bir müdahale geçirmişti. Trablusgarp'ta savaş sırasında geçirdiği göz hastalığı, iyi bir tedavi görmesine rağmen gözünde hafif bir şaşılık bırakmıştı.
10.5. Kolundan Yaralanma
Trablusgarp savaşları sırasında kolundan da yaralanmıştı. Kendisi şöyle anlatmıştı: "100 kişi kadar mücahit ve muhafız efradı ile düşmanın taburuna taarruz ettim. 500 metreye kadar yaklaştım. İstihkâmlar üzerimize ateş açtı. Sağ kolumdan kurşunla yaralandım. Çok kan kaybediyorsam da askerin kuvvei maneviyesini bozmamak için hatt-ı harpten çekilmeyeceğim."
10.6. Çanakkale Savaşları'nda Şarapnel Yaralanması
10 Ağustos 1915'te Conkbayırı'nda muharebe meydanında cereyan eden durumu gözlerken bir şarapnel parçası göğsünün sağ tarafına çarpmıştı. Cebinde bulunan saat parçalanmış, ancak şarapnel vücuduna nüfuz etmemişti. Yalnız derince bir kan lekesi bırakmıştı.
Atatürk elini birden göğsüne götürmüş, etrafındakiler çok telaşlanmışlardı. O ise soğukkanlılığını ve metanetini korumuş, parmağını ağzına götürerek ve kaşlarını yukarı kaldırarak sakin ve hareketsiz olmaları için işaret yapmıştı.
Göğsündeki cebinde parçalanan saat, annesinin yâdigârı olan bir tarafı siyah menevişli demir saatti. Okulunu bitirdiği gün annesinin armağan ettiği bu saati yıllardır göğüs cebinden eksik etmemişti.
Daha sonra 5. Ordu Kumandanı Mareşal Liman von Sanders'in karargâhında şöyle demişti: "Bu esnada benim göğsüme bir mermi parçası isabet etti. Saatim kırıldı. Bu saat benim canımı kurtardı. Müsaade ederseniz bugünkü muvaffakiyetin neticesi olarak bu saati size takdim edeyim." Liman von Sanders Paşa heyecanlanmış, gözleri bulanmış ve karşılığında kendi altın saatini Mustafa Kemal'e hediye etmişti.
10.7. Yüzde Apse
İkinci İnönü Savaşı'ndan sonra 1921 Nisan'ında Mustafa Kemal'in sol yanağında çıkan büyük bir çıban oldukça ıstırap vermişti. Çankaya'da doktorlar tarafından cerahat drene edilmişti. Canı yandığı halde hiç sesini çıkarmamış, her zamanki sakinliğini ve soğukkanlılığını korumuştu.
10.8. Kaburga Kırığı
12 Ağustos 1921'de Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, cephe durumunu yakından görmek amacıyla Ankara'dan Polatlı'ya hareket etmişti. Polatlı güneyindeki Karadağ'a çıkıp arazi ve mevzi durumunu inceledikten sonra geri dönmek üzere atına bindiği sırada, atın ürkmesi nedeniyle düşmüş, yerin düz olmasına rağmen ufacık bir taş kaburga kemiklerine rastlamış ve kırmıştı.
O sırada yanında bulunan Garp Cephesi Kurmay Başkanı kazayı şöyle anlatmıştır:
"Mustafa Kemal çok düşünceli idi. Bir şeye karar vermek durumunda olduğu anlaşılıyordu. Atının üzerinde de tereddütlü idi. Bakışlarıyla ilerdeki engebeli tepeleri tarıyor gibiydi. Galiba müdafaa hattını buraya almayı düşünüyordu. Zaten bu dalgınlıkla atına atlamak üzere iken ayağı üzengiden kaydı ve yüzüstü yere düştü. Hepimiz şaşırmıştık. Atı bile yaptığından utanmış gibi donmuş kalmıştı."
Atatürk baygın yatışı herkesi telaşlandırmıştı. Biraz sonra kendine gelmiş, "Yok, yok, bir şey yok. Telaş etmeyin. İşimize devam edelim" demişti. Ancak rengi sararmıştı ve emir çavuşuna "Çocuk, nefes alamıyorum" demişti.
Çankaya'da yapılan muayenede üç kaburga kemiğinin kırıldığı tespit edilmişti. Hemen güç bir şekilde temin edilen plasterle kırık taraf tespit edilmişti.
Kendisine konuşmadan istirahat etmesi tavsiye edildiğinde Atatürk "Allah Konstantin'e yardım ediyor galiba" diyerek latife yapmış, "Maksat bizim yaşamamız değil, maksat milletin yaşamasıdır" demişti.
Ertesi gün cepheye dönmek istemiş, doktorların ısrarlarına rağmen "Savaş bitince iyileşirim" diyerek 17 Ağustos 1921'de Ankara'dan tekrar cepheye dönmüştü.
Yunan saflarında Türk Başkumandanı'nın bir kaza sonucu öldüğü haberi yayılmıştı. Kemik ağrılarına rağmen savaşı yakından takip etmiş, 22 gün 22 gece süren Sakarya Savaşı'nı mıhlı gibi oturduğu bir koltuktan idare etmişti.
Kendisi daha sonra şöyle demişti: "Bunun böyle olmasını savaş bakımından hayırlı buldum. Çünkü vuruşma sırasında cephenin türlü kesimlerinde öyle ağır ve tehlikeli durumlar olmuştur ki, ben ata veya otomobile binecek güçte olsaydım, duramaz oralara koşardım ve bu beni vuruşmanın genel idaresinden bazı pek önemli anlarda uzaklaştırmış olurdu."
Kaza ile sol kaburga kemiklerini kırdığı zaman "Konstantin, kemiğimin kırıldığı yerde senin de burnunu kıracağım" demiş ve Sakarya Savaşı'nın kazanıldığını gördüğünde "İlk defa ağrılarının geçtiğini" hissettiğini söylemişti.
Son hastalığında alınan röntgenlerinde bu kırık kemiğin kaynak yeri, bakan doktorların dikkatini çekerdi.
10.9. Köpek Isırması
Atatürk köpekleri çok severdi. Sofya Ataşemiliteri iken yavru olarak aldığı seter cinsi köpeği Alp'i hiç yanından ayırmazdı. Daha sonraları puanter cinsi çok sevdiği Foks adlı bir köpeği olmuştu.
Atatürk başka bir köpek daha alınca Foks, yenisini kıskandığı için Atatürk'ün elini ısırmıştı. Elinden kan akmaya başlayınca hemen kanlar oksijenli su ile yıkanmış, tentürdiyot sürülmüş ve eli sarılmıştı. Israrlara rağmen kuduz aşısı yaptırmamış, çünkü köpeğinin hasta olmadığından eminmiş. Kuduz hastanesinin başhekimi köşke gelerek 19 gün kadar kalmış, müşahede sonunda köpeğin kuduz olmadığı anlaşılmıştı.
İkinci bir köpek ısırma olayı da yaşanmıştı. Bir gece Mısır Sefareti'nden çıktığı zaman otomobilde bıraktığı ve çok sevdiği köpeğini kendi oturduğu yerde uyur bulmuş, kalkması için seslenmişti. Kalkmayınca ayaklarıyla dürtünce köpek ani olarak Atatürk'ün ayağının üstünden hafifçe ısırmıştı. Köpek müşahede altına alınmış, müşahede süresini sağ ve salim olarak bitirmişti.
10.10. Diğer Müdahaleler
Dolmabahçe'de bir akşam sağ kulağının memesi altında olan şişliği aldırmak istemiş, Şişli Sıhhat Yurdu'na gidilerek yerel bir operasyon ile şişlik çıkarılmıştı. Bundan sonra sofrasında kimin bir yerinde benzer şişkinlik görürse kendi ameliyatını anlatır, arkadaşının da aynı yola başvurmasını isterdi.
Sırtında bulunan bir ben de aynı yerde alınmıştı.
11. Hastalıkları
11.1. Sıtma Hastalığı
Mustafa Kemal, Manastır Askeri Lisesi'ne devam ederken sıtma hastalığına yakalanmıştı. Oğlunun sıtma olduğu haberini alan annesi telaşlanarak Selanik Askeri Hastanesi Başhekimi'ne gitmişti. Mustafa Kemal Selanik'e geldiğinde ateşler içindeydi. Annesinin hastalığını haber alışına hayret etmiş, "Senin heyecanlanacağını bildiğim için bir şey yazmasınlar diye arkadaşlarıma yalvarmıştım" demişti.
Henüz bir delikanlı olan Mustafa Kemal, geçirdiği sıtma nöbetlerinin tesiriyle bir hayli zayıflamıştı. Evinde kendisine güzel bir yatak hazırlanmış, iki günde bir nöbet gelmekteydi. İki ay evde kalmış, annesi ve kız kardeşi sıhhatine büyük dikkat göstermişlerdi. İki ay sonra iyileşerek tekrar mektebine devam etmeye başlamıştı.
Tersiyana tipi sıtma nöbetleri, savaşlar sırasında hiç yakasını bırakmamıştı. Çanakkale Savaşları'nda sıtması yeniden tekrarlamış, yedi buçuk ay aralıksız katıldığı muharebeler boyunca rahatsızlığının ıstırabını çekmişti.
Samsun'a çıktığında da sıtma geçirmekteydi. 20 Eylül 1919'da Amerikan Heyeti Başkanı General Harbord ile Sivas'ta yaptığı 2,5 saat süren görüşme sırasında yüksek ateşli olduğu kaydedilmiştir. 3 Ağustos 1920'de geldiği Konya'da hastalığı nüksetmiş, ateşi 39 dereceye kadar yükselmişti.
1920 yılında Ankara Cebeci Askeri Hastanesi'nde yapılan muayenesinde kanında sıtma etkeni tespit edilmişti. Daha sonraki muayenelerinde hekimler tarafından tespit edilen hafif dalak büyüklüğü, yakalandığı sıtma hastalığına veya ülkenin her tarafında görev yaptığı için bu görevleri sırasında almış olabileceği enfeksiyonlara bağlanmıştı.
O dönemde sıtma, Türkiye'nin en önemli sağlık problemlerinden biriydi. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra genel nüfusun %50'si sıtmalıydı. Kurtuluş Savaşı'nda ordunun %40'ı sıtmalıydı; düşmanla savaşırken sıtmayla da mücadele edilmekteydi.
11.2. Böbrek Hastalığı
Mustafa Kemal gençliğinde 20 yaşlarında iken idrar yolları enfeksiyonu geçirmişti. Daha sonraları ortaya çıkan böbrek rahatsızlığı pyelonefrit olarak değerlendirilmişti. Bu rahatsızlık sık sık nüksetmiş, zaman zaman idrarında iltihap görülmüştü.
Çanakkale Savaşları sırasında da böbreklerinden rahatsızdı. Evlatlık edindiği Abdürrahim Tuncak şunları söylemiştir: "Çanakkale zaferinden eve döndüğünde çok zayıflamıştı. 1915 yılıydı. Böbreklerinden rahatsızlık geçiriyordu. Birkaç gün yattı, istirahat etti, evden hiç çıkmadı."
Veliaht Vahdettin Efendi'nin maiyetinde Almanya'ya gittikten sonra 4 Ocak 1918'de rahatsız olarak dönmüştü. Arkadaşına yazdığı mektupta "Burada pek aksi olarak rahatsızlıktan baş alamıyorum. Veliaht Hazretleriyle Almanya seyahatine yataktan kalkıp gittim. Yirmi gün seyahat esnasında bir şey yoktu, tam dönüşte trende yeniden hastalandım. Bir aydır yine yataktayım" demişti.
İstanbul'da Pera Palas Oteli'nde istirahat etmiş, dışarı çıkamamıştı. Yapılan konsültasyon sonucunda tedavi için Viyana'ya gitmesi kararlaştırılmıştı.
11.2.1. Karlsbad'da Tedavi
Viyana Cottage Sanatoryumu'nda üç hafta tedavi gördükten sonra banyo tedavisi için Karlsbad'a gönderilmişti. Karlsbad (bugünkü Karlovy Vary), sıcak ve soğuk su kaynakları ile böbrek, karaciğer, sindirim sistemi ve romatizmal hastalıklara iyi gelen küçük bir kaplıca şehriydi.
30 Haziran 1918'den 27 Temmuz 1918'e kadar Karlsbad'da tedavi görmüştü. Uygulanan kür programı şöyleydi:
- Saat 07.00: Kalkış, 2 bardak maden suyu
- Saat 08.30: Kahvaltı
- Saat 10.00-11.00: Banyo
- Saat 11.00-12.00: Pansiyonda masaj
- Saat 12.00-13.00: Öğle yemeği
- Saat 13.00-15.30: Dinlenme
- Saat 15.30: Bir bardak maden suyu
- Saat 16.00-17.00: Küçük yemek
- Saat 20.00: Akşam yemeği
- Saat 22.00: Bir bardak maden suyu ve yatış
Atatürk, Viyana ve Karlsbad'da bulunduğu günlerde memleketin durumunu daha sükunetle düşünmeye, çareler aramaya ve pek çok kitap okumaya fırsat bulmuştu.
Daha sonraları Cottage Sanatoryumu ve Karlsbad'ta gördüğü tedavileri anlatırken şöyle demişti:
"Orada iyi bir tedavi gördüm. Biz sanatoryum dendiği zaman aklımıza çok başka şeyler geldiği için böyle yerlerden korkarız, kaçarız. Orası çok güzel bir yerdi. Hiçbir zaman insana hastane havası vermiyordu. Doktorlar, hastabakıcılar da buna özellikle dikkat ediyorlardı. Sanki eğlenceli bir dinlenme kampına gitmiş gibiydim. Yalnız çok disiplinli bir yerdi. Herkes bu disipline riayet ettiği içindir ki çabucak iyileşiyor, sağlığına kavuşarak evine dönüyordu."
Samsun'a çıktıktan sonra da böbrek sancıları başlamıştı. 25 Mayıs 1919'da Havza'ya gelmiş ve Havza Kaplıcaları'ndan istifade etmişti. 24 Eylül 1924'te tekrar Havza'yı ziyaret ettiğinde şöyle konuşmuştu:
"Eğer Havzalıların o samimi ve metin hüsnü kabulleri olmasa ve eğer Havza'nın nefi ve şifalı kaplıcaları ahvali sıhhiyem üzerine müspet bir tesir bırakmasa idi, emin olunuz ki inkılap için çalışmayacaktım. Bundan dolayı Havza'ya ve Havzalılara çok borçluyum."
Atatürk'ün idrar yollarındaki bu müzmin hastalık tekrarlayınca, 1923 yılında İstanbul'dan genç bir ürolog Ankara'ya istetilmiş ve bir sene kadar tedavisini üstlenmişti. 1928'den itibaren de başka bir ürolog birkaç yıl Atatürk'ün tedavisi ile görevlendirilmiş, kendisine Ankara'da bir daire ayrılmıştı.
1937 yazında Florya'da bulunduğu bir gece idrardan kan gelmiş, yapılan radyografide bir patoloji tespit edilememişti.
11.3. Kalp Hastalığı
11 Kasım 1923'te öğle yemeğinden sonra daha sofradan kalkmadan göğsüne bir ağrı girmişti. O günlerde eşi Latife Hanım da hasta idi ve zatürre geçiriyordu. Onu tedavi eden Dr. Refik Saydam sofradadır. Atatürk'e derhal morfin şırıngası yapmış ve kendisini rahatlatmıştı.
13 Kasım 1923 günü bahçede gezinirken bir kriz daha geçirmişti. Hükümet, İstanbul'dan Dr. Neşet Ömer İrdelp'i çağırtmıştı. Yapılan muayenede bu krizlerin çok çalışmadan ve yorgunluktan ileri gelen "elem-i asabi" olduğu tespit edilmiş, birkaç gün istirahattan sonra hava değişimi için Akdeniz kıyılarında bir yere gitmesi tavsiye edilmişti.
Cumhuriyet rejimi yeni ilan edilmişti. Ortada halli beklenen halifelik meselesi ve daha birçok mesele olduğu için Atatürk'ün hastalığının ilk başlarda duyulması istenmemişti.
Yapılan tavsiyeler arasında tütün ve kahveyi azaltmak vardı. Eşi Latife Hanım, her gün tabakasına on tane sigara koyuyor ve bununla yetinmesini istiyordu. Ancak beş on gün süren bir dinlenme perhizinden sonra tekrar eski yaşayış tarzına dönmüştü.
31 Aralık 1923 akşamı eşiyle birlikte İzmir'e hareket etmiş, 2 Ocak 1924'ten 22 Şubat 1924'e kadar Göztepe'deki köşkte kalmıştı. 2 Şubat 1924'te verilen resmi raporda kalp ve damarlarda bir arıza olmadığı, şikayetlerin çok çalışmadan doğan asabi bir hal olduğu belirtilmişti.
İkinci kalp krizi, çok yoğun ve hummalı bir çalışma içinde Büyük Nutuk'u hazırladığı sıralarda gelmişti. O günlerde bazen 30 saat aralıksız çalışıyordu. 22-23 Mayıs 1927 gecesi yatakta göğsünde ve sol kolunda şiddetli bir ağrı ile beraber büyük bir sıkıntı, ter ve bulantı olmuştu. Üç gün sonra köşkte meşgul iken birdenbire bağırdığı duyulmuş, "Bu ağrıyı buradan çekin" diyordu.
Sağlık Bakanı Dr. Refik Saydam'ın teklifi ile Almanya'dan iki uzman çağrılmıştı: Berlin Tıp Fakültesi Dahiliye Kliniği Direktörü Prof. Dr. Friedrich Kraus ve Münih Tıp Fakültesi Dahiliye Direktörü Prof. Dr. Ernest Von Romberg. Her iki uzman 10.000'er lira istemişlerdi.
Alman profesörler 6 Haziran 1927'de Ankara'ya gelerek Atatürk'ü Çankaya'da muayene etmişlerdi. Hastalığın tütünün suistimalinden husule gelmiş bir anjin olduğunu tespit etmişler, alkol ve tütün tüketiminin asgari dereceye indirilmesini ve kendisini yormamasını ısrarla söylemişlerdi.
Almanya Büyükelçisi'nin Dış İşleri Bakanlığı'na gönderdiği yazıda şu görüşlere yer verilmişti:
"Genel yapı onun çok yönlü aşırılıklarına rağmen fena görünmemekle birlikte, Gazi'nin yapısı genel olarak hâlâ güçsüzdür. Buna karşılık, şüphesiz ki zaman zaman ortaya çıkan Angina pectoris semptomları belirlenmiştir. Bir ameliyat veya kür tedavisi söz konusu değildir. Doktorların tavsiye edebileceği tek şey, krizlerin sıklığı ve şiddetini azaltabilmek için kahveden, sigaradan, aşırılıklardan ve özellikle alkolden uzak durmasıdır. Bugüne kadar çok fazla ölçüde kullanılan bu zevkler terk edilirse, şimdi 47'nci yaşı içinde bulunan Gazi'nin çok uzun yaşayabilmesi mümkündür."
Alman profesörler Ankara'da dört gün kalmışlardı. Ayrılırken Atatürk tavsiye edilen tedbirlere riayet edeceğini vaat etmiş, ancak "sözlerinde ve bakışlarında hafif bir alayın sırıtması hissediliyordu". Birkaç hafta devam eden tavsiyelere uyulmasından sonra tekrar her şey eski haline dönmüştü.
30 Haziran 1927'de milli mücadelenin başından beri ilk defa olarak İstanbul'a hareket etmişti. İstanbul'da kaldığı birkaç ay içinde bütün tavsiyeleri hiçe saymış, eski yaşantısına dönmüştü. Kendisine gönderilen rapor suretine müstehzi bir eda ile gülmüş: "Aman efendim aman... ben o bunakların raporuyla mı hareket edeceğim" demişti.
Son krizden sonra doktorların tavsiyesine aykırı bir hayat sürmesine, sigara ve alkol tüketimine rağmen kalp ve dolaşım sistemi ile ilgili bir sorunu bir daha olmamıştı. Son günlerinde bile bir gün "Beni kalbim kurtarıyor" demişti.
11.4. Solunum Sistemi Hastalıkları
11.4.1. Soğuk Algınlığı ve Gripal Enfeksiyonlar
Atatürk, değişik tarihlerde gripal enfeksiyon ve soğuk algınlığı geçirmişti.
7 Kasım 1916'da Silvan'dan Bitlis'e hareket ettiğinde gece öksürükten uyanmış, sonraki günlerde öksürükten dolayı rahat uyuyamamıştı. Doktor tedavisi altına alınmış, birkaç gün sonra sağlığı tamamen düzelmişti.
27 Temmuz 1918'de Karlsbad'dan hareketle akşam Viyana'ya gelmiş, ertesi sabah kırgınlık ile uyanmış, öksürüğü vardı. İspanyol nezlesine yakalandığı için bir süre Viyana'da kalmaya mecbur olmuştu.
29 Ağustos 1919'da Sivas'a gitmek üzere Erzurum'dan ayrılırken yolda hava birden bozmuş, kuvvetli bir yağmur başlamıştı. Otomobillerin tenteleri yırtık olduğu için herkes ıslanmıştı. Gece bir köyde mola verildiğinde Atatürk'ün ateşi yükselmişti. Dr. Refik Saydam bir iki aspirin vermiş, sıcak çay içirip kalın şeylerle örtmüşlerdi. Ertesi gün geçirdiği rahatsızlığa rağmen herkesten erken kalkmış ve yola koyulmuştu.
11.4.2. Pnömoniler
Atatürk, misafirlerini uğurlarken yaz kış ince kıyafetlerle köşkün önüne çıkardı. Ada'daki Yat Kulübü'nden sabaha karşı serin bir havada motorla Dolmabahçe'ye dönerken, yanındakiler pardösülerini giymiş, yakalarını kaldırmış, şapkalarını sımsıkı tutarlarken, Atatürk'ün ince ipek gömlek ve açık başla rüzgârda oturduğu çok görülmüştü.
1936 yılı Kasım ayında bir akşam misafirlerinden ayrıldıktan sonra köşkün açık avlusunda ve havuz başında hafif bir kıyafetle soğuk bir havada uyuyakalmıştı. Çevresi kendisini yatağına nakletmişti. Ertesi sabahı şiddetli bir titreme, ateş ve sağ tarafında ağrı ile uyanmıştı. Ateşi 39 dereceydi. Akciğerlerinde konjesyon tespit edilmiş, tedavisi tanzim edilmişti. İstirahat etmesi, perhiz yapması ve bilhassa içki almaması tavsiye edilmişti. Bu tavsiyelere uyacağını söylemiş, yalnız "Rakı içmeyeceğim amma, bana rahat bir uyku temin edin, ondan sonrasına karışmayın" demişti.
Doktorlar "İtina edilmezse konjesyonun ilerleyip bir zatürre şeklini alması kuvvetli bir ihtimal dahilindedir" deyince Atatürk "Ya! Öyle ise bu ihtimali üzerimizden atmaya çalışalım" deyip yatağa girmişti.
Tedavi beş gün sürmüş, tedavi sırasında kendisine yapılan tavsiyelere son derece ciddiyet ve itina ile riayet etmişti. Kendisine uyku için her akşam bir tablet Phanodorme önerilmiş, bundan pek memnun kalmıştı. Ertesi gün "Ne güzel ilaçmış! Tam dokuz saat uyudum" diye memnuniyet belirtmişti.
6 Şubat 1938 akşamı Dolmabahçe Sarayı'ndan çıkıp Park Otel'e gelmiş, soğuk ve cereyanlı bir yerde gece geç saatlere kadar kalmış ve kendisini üşütmüştü. Ertesi akşam şiddetli öksürükle beraber zorca nefes almaya ve göğsünde ağrı duymaya başlamıştı. Ateşi de yükselmişti. Denizde şiddetli lodos fırtınası hüküm sürdüğünden doktorun saraya gelmesi mümkün olamamış, başka bir doktor saat 04.00 sularında saraya gitmiş ve zatürre teşhisi koymuştu.
Yüksek ateşi günlerce sürmüş, karaciğer yetmezliği sebebiyle nekahat devresi gecikmiş ve uzamıştı.
11.5. Kulak-Burun-Boğaz Hastalıkları
Atatürk'te uzun yıllardır nükseden dış kulak yolu ekzaması mevcuttu. Zaman zaman hastalığı alevlenmekte, ağrılı dış kulak yolu iltihabı nedeniyle kulak memesinden aşağıya doğru sızan seröz akıntı, çok titiz olan Atatürk'ü ağrı şikayetinden daha fazla rahatsız etmekteydi. İnönü Savaşları ve Sakarya Savaşı sırasında kulak burun boğaz uzmanları kendisini tedavi etmişti.
1926 yılı Haziran ayı başlarında kulaklarından rahatsızlanmış, İstanbul'dan ve Balıkesir'den gelen uzmanlar tedavisini yapmışlardı.
1932 yılında birkaç gündür öksürüyor ve sesi kısılmıştı. Boğazı son derece hassastı. Daha önce bakan doktorlar portkatona sarılmış pamuğu uyuşturucu ilaca batırarak birçok defa boğaza sokup çıkarmak suretiyle yüzeysel anestezi yapmışlardı. Yeni gelen uzman bu işi pülverizasyonla yapmış, iki üç gün tedaviden sonra iyileşmişti.
Bir yıl Cumhuriyet Bayramı öncesinde boğazından rahatsızlanmıştı. Üşütmüş, sesi birden çok kısılmıştı. Merasim açılış günü bu sesle nutku okuyamayacağından endişeliydi. Günde 2-3 defa tedavi yapılmış, 29 Ekim akşamı ziyafet ve baloda bir konuşma problemi yaşanmamıştı. Nutuk okuyacağı 1 Kasım günü boğazı çok iyileşmiş bir duruma gelmişti. Yine de nutuk için toplantı salonuna inmeden önce boğazına bir pülverizasyon daha yapılmış ve nutku sesi kısılmadan okumuştu.
11.6. Diğer Rahatsızlıklar
15 Mayıs 1909'da rahatsızlığı sebebiyle İstanbul'da Gülhane Hastanesi'ne yatmış, üç günlük tedaviyi takiben 18 Mayıs 1909'da taburcu olmuştu.
Diyarbakır'da iki defa rahatsızlanmış, bir defasında çok telaş edilmiş, verilen ihtimam ve iradesinin yüksekliği sayesinde iyileşmiş, hastalığı sırasında ordu işleri ile meşgul olmaktan bir gün geri kalmamıştı.
Bağırsakları yönünden müzmin kabızlığı vardı. İçkinin bağırsaklarını tanzim ettiğini söylerdi. Zaman zaman karnı şişiyordu. Tırnaklarında da bir hastalık mevcuttu.
12. Stratejik Nedenlerle Alınan Sağlık Raporları
Gazi'nin yaşamı incelendiğinde, sağlık raporlarının yalnızca tıbbi gereklilikler nedeniyle değil, zaman zaman stratejik ve politik amaçlarla da alındığı görülmektedir. Bu raporlar, onun kariyerinin kritik dönemeçlerinde önemli işlevler üstlenmiştir. Söz konusu belgeler, dönemin koşulları içinde değerlendirildiğinde, genç bir subayın ve sonrasında bir liderin karşılaştığı zorlukları aşmak için başvurduğu meşru yöntemleri gözler önüne sermektedir.
1906: Selanik'te Gizli Bir Misyon
Mustafa Kemal, Ocak 1905'te Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle Harp Akademisi'nden mezun olduktan kısa süre sonra Şam'daki 5. Ordu emrine atanmıştır. Burada 30. Süvari Alayı'nda stajını tamamlarken, 1905 yılının sonbaharında bazı arkadaşlarıyla birlikte gizlice Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni kurmuştur.
1906 yılının bahar aylarında Mustafa Kemal, son derece riskli bir karar alarak izinsiz şekilde Yafa'dan Mısır ve Yunanistan üzerinden Selanik'e geçmiştir. Amacı, kurduğu cemiyetin bir şubesini doğduğu şehirde açmaktı.
Yorucu ve tehlikeli bir yolculuğun ardından aile evinin kapısını çaldığında yaşananlar, onun ne denli zorlu koşullara katlandığını gözler önüne sermektedir. Kapıyı açanlar, karşılarındaki zayıflamış adamı tanıyamamış; "Mustafa Kemal benim" demesine rağmen ona inanmakta güçlük çekmişlerdir. Annesi Zübeyde Hanım ise oğlunu görmenin sevincini, onun kaçak statüsünde olmasının yarattığı endişeyle karşılamıştır.
Mustafa Kemal, Selanik'te kalış süresini uzatabilmek için çözüm arayışına girmiştir. Cesaretli bir hamleyle askeri üniformasını giyerek ordu kurmaylık dairesine gitmiş ve kendisini Askeri Rüştiye yıllarından tanıyan Kurmay Albay Hasan Bey'i beklemiştir. Durumunu açıkladığında Albay Hasan Bey'den aldığı yanıt sert olmuştur: "Çocuğum, sen her şeyi yıktıktan, altüst ettikten sonra buraya gelmiş bulunuyorsun. Ben şimdi sana ne yapabilirim?"
Genç Mustafa Kemal'in verdiği karşılık ise onun karakterini yansıtmaktadır:
"Ne yapacağınızı ben değil, siz takdir edersiniz. Görüyorsunuz ki ben milletime faydalı olabilecek bir hale gelmiş bulunuyorum. Siz bu fikirde değilseniz ve bu azmimde bana yardım etmezseniz hayatım tehlikeye girer... Beni hiç olmaktan kurtarmak şu dakikada sizin ellerinizdedir."
Albay Hasan Bey, genç subayın kararlılığından etkilenmiş ve ona bir yol göstermiştir: Ordu Müşirliğine hastalığından bahseden bir dilekçe vermesini ve kendisinin de sıhhiye heyetine bu dilekçeyi yönlendireceğini söylemiştir. Ertesi gün Mustafa Kemal, Selanik Askeri Hastanesi'nden dört aylık hava değişimi raporu almayı başarmıştır. Böylece hem yasal bir statü kazanmış hem de cemiyetin Selanik şubesini kurma fırsatı elde etmiştir.
1915: Çanakkale'den Ayrılış
Mustafa Kemal, 8-9 Ağustos 1915'te Anafartalar Grubu Komutanlığı'nı üstlenmiştir. Yaklaşık yedi buçuk ay süren Çanakkale muharebeleri boyunca cephede büyük başarılara imza atarken, bir yandan da sağlık sorunlarıyla mücadele etmiştir. Bu dönemde tümen tabibini yanından ayırmamış, süregelen rahatsızlığının takibini sürdürmüştür.
Aralık 1915'e gelindiğinde Mustafa Kemal'in cepheden ayrılmasına yol açan gelişmeler yaşanmıştır. 5 Aralık 1915'te hava değişimi raporu alan Mustafa Kemal'in yerine Fevzi Paşa (Çakmak) atanmıştır. 10 Aralık'ta ise doktoru Hüseyin Bey ile İstanbul'a hareket etmiştir.
1916 yılının mart ayında Ruşen Eşref'e verdiği mülakatta bu durumu şöyle açıklamıştır: "Ben 27 Teşrinisani'de (10 Aralık) rahatsızlandım. Fevzi Paşa hazretlerini yerime tahvil ettim, İstanbul'a geldim."
Ancak bu ayrılışın arka planında yalnızca sağlık sorunları yoktur. Dönemin tanıklıkları, Mustafa Kemal ile Alman Mareşali Liman von Sanders arasında ciddi görüş ayrılıkları bulunduğunu ortaya koymaktadır. Mustafa Kemal'in düşmanın geri çekileceğini öngörerek önerdiği taarruz planları kabul görmemiştir.
İstanbul'a döndüğünde yakın arkadaşı Salih Bozok'a şunları söylemiştir:
"Ben düşmanın çekileceğini anladığım için bir taarruz yapılmasını teklif etmiştim, fakat benim bu teklifimi kabul etmediler. Bundan dolayı canım sıkıldı, çok da yorgun olduğum için izin alarak İstanbul'a geldim. Eğer ben orada iken düşman şimdiki gibi çekilmiş olsaydı, herhalde daha çok sıkılacaktım. Burada bulunmaklığım benim için bir talih eseridir."
Kış aylarının etkisiyle sağlık durumunun kötüleşmiş olması muhtemeldir. Ancak Mustafa Kemal'in hastalığı bahane ederek cepheden kaçacak bir karaktere sahip olmadığı bilinmektedir. Ayrılışın asıl sebebi, stratejik önerilerinin reddedilmesi ve Alman komutanın tutumudur. Zaten aylarca gece gündüz demeden savaşan ve yıpranan Mustafa Kemal'in istifası, Liman von Sanders tarafından hava değişimi raporuna dönüştürülmüştür.
1920: Millî Mücadele'nin Gereklilikleri
12 Ocak 1920'de İstanbul'da açılan son Osmanlı Mebusan Meclisi için Mustafa Kemal Paşa, Erzurum mebusu olarak seçilmiştir. Ancak başkentin fiilen işgal tehdidi altında bulunması, onun İstanbul'a gitmesini son derece riskli kılmaktaydı. Millî Mücadele'nin lideri olarak Anadolu'dan ayrılması stratejik açıdan sakıncalıydı.
Mustafa Kemal Paşa, İstanbul'a gitmeyişini yasal bir gerekçeye dayandırmak istemiştir. 13 Şubat 1920'de, Erzurum ve Sivas Kongreleri sırasında da yanından ayrılmayan Dr. Binbaşı Refik Bey'den (Saydam) bir sağlık raporu almıştır. Raporda "böbrek iltihabı ve akciğerde su birikimi" teşhisleri konulmuş, hastanın seyahat etmesinin uygun olmadığı belirtilmiştir.
Raporun metni şu şekildedir:
"Erzurum mebusu Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'nin düçar oldukları böbrek iltihabı ve akciğerde su birikimi dolayısıyla, şu anda tarafımdan tedavi edilmekte olduğunu ve mevcut sağlık durumunun seyahate elverişli bulunmadığını gösteren işbu rapor verilmiştir."
Bu rapor sayesinde Mustafa Kemal Paşa, Meclis'e katılmama kararını resmi bir belgeye dayandırmış ve Anadolu'daki mücadelesini sürdürmeye devam etmiştir.
13. Atatürk'ün Sağlığında Son Dönem: Hastalığın İlk Belirtileri ve Teşhisin Seyri
Cumhuriyet'in ilk on yılı geride kalırken, Atatürk'ün çevresi onun yorgunluğunu artık saklayamadığını sezmeye başlamıştı. Yakın dostlarından biri, "Onuncu Yıl kutlamalarında ilk bitkinliğini fark etmiştim" diyerek o günleri hatırlatır. Bu gözlem, ileride ağır seyredecek bir hastalığın ilk işaretiydi.
1935 yılının sonlarına doğru sofrada yapılan keyifli bir akşam yemeği, beklenmedik bir tıbbi muayeneye dönüştü. Atatürk, yanında bulunan hekimine aniden "Gel bakalım doktor, beni bir muayene et" dedi. Dolaylı ışık altında, hekim kalbi dinledi, sırtı yokladı, fakat ciddi bir şey bulamadı. "Efendimiz, tamamen sıhhattesiniz" deyince, Atatürk gülümseyerek "O hâlde rakı içebilirim" diye karşılık verdi. Doktor da nazikçe, "Birkaç kadehten zarar gelmez" dedi. Bu sahne, Atatürk'ün doktor tavsiyelerine genellikle bu türden nükteli bir dirençle yaklaştığının sembolik bir örneğiydi.
Zaman geçtikçe yorgunluğu artıyor, yüzü solgunlaşıyor, elleri balmumu rengine bürünüyordu. Yakınları, "Yüzü sararıp solar, artık neşesizliğini gizleyemez olmuştu" diye anlatır. Yine de görevine ve çevresine karşı soğukkanlılığını korumakta ısrarcıydı. Danışmanlarından biri onun sinirliliğini fark etmiş, sonraki yıllarda bu dönemi "Hastalığı ağırlaşınca sinir sükûneti zayıflamıştı" sözleriyle özetlemiştir.
"Karınca Meselesi": Kaşıntıların Peşinde
1937 yılı Atatürk'ün bedensel rahatsızlıklarının belirginleştiği yıldır. Vücudunda anlamı çözülemeyen kaşıntılar başlamış, tedavi için sürülen merhemler hiçbir fayda göstermemişti. Bir akşam Çankaya Köşkü bahçesinde, konuklarının ortasında kolunu kaşırken kollarında kabarcıkları gösterip espriyle karışık bir ciddiyetle, "Bu nedir doktor, son zamanlarda oram buram böyle kabarıyor" diye sordu. Konuklar arasında bulunan doktorsa, kabartılara bakarak "Efendimiz, bunlar karınca ısırığına benziyor" dedi.
Teşhis, köşkün havasında anında domino etkisi yarattı. Herkes kaşınmaya başladı. Köşkte karınca aramayan kalmadı. Hatta Atatürk gülümseyerek, "Ben geceleri de kaşınıyorum, karınca yatak odasına kadar çıkar mı?" diye sorduğunda etrafındakiler "Evet" cevabını verdiler.
Böylece kısa sürede "karınca baskını" seferberliği başladı. Köşk zehirli gazlarla ilaçlandı, gemilerden uzman ekipler getirildi, her taraf karınca ilacıyla yıkandı. Haşerelerin büyük kısmı yok edildi, fakat Atatürk'ün kaşıntıları geçmedi. Bu yanlış teşhis, gizli karaciğer rahatsızlığını perdenin ardına gizlemişti. Daha sonra hekimler bu süreci değerlendirirken, "O sırada kimsenin aklına kaşıntının başka bir sebepten ileri gelebileceği gelmemiştir" cümlesiyle o dönemin tıbbi yanılgısını vurgulayacaklardı.
Kanayan Uyarı: 1937–1938'in Burun Epizotları
Kaşıntıların ardından başlayan burun kanamaları ilk başta önemsenmedi. Ancak giderek sıklaşıp akşam yemeklerini bile aksatır hâle gelince dikkat çekti. Atatürk, kanamalar durmadığında bile çevresine moral bozmamaları için "Bak yine kan geldi" diye hafif bir cümle kurar, sonra sofraya neşeli bir edayla geri dönerdi.
Bu sırada çeşitli uzmanlar muayene etse de kalıcı sonuç alınamadı. Yorgunluk, düşük tansiyon ve burun mukozasıyla açıklanmaya çalışılan bu kanamalar, aslında sistematik karaciğer bozukluğunun bir başka dışavurumuydu. Ancak o günlerin tıp bilgisiyle bu bağı kurmak neredeyse imkânsızdı.
"Buna Emin misiniz, Doktor?"
Sonunda 1938'in başlarında Yalova kaplıcalarına gitme kararı verildi. Orada yapılan ayrıntılı fiziki muayene, Atatürk'ün yaşamında bir dönüm noktası oldu. Kaplıca doktoru, karaciğerin üç parmak kadar büyümüş ve sertleşmiş olduğunu fark etti. Atatürk sakin bir sesle, "Doktor, kaşıntının sebebini buldunuz mu?" diye sordu. Hekim hiç tereddüt etmeden, "Efendim, bu rahatsızlık karaciğerinizle ilgilidir" dedi. Bunun üzerine Atatürk bir kez daha sordu: "Buna emin misiniz?" Doktor kararlılıkla, "En ufak şüphem yok" yanıtını verdi.
O ana tanıklık edenler, Atatürk'ün bu ağır haberi duyduğunda ne irkilme ne öfke gösterdiğini, yalnızca sessiz kaldığını yazarlar. Ruh hâlini tarif etmek için "itidalli bir dinleyişin altında gizlenmiş keskin bir can sıkıntısı" nitelemesi yapılmıştır. O an, uzun süredir süregelen halsizliğin ve kaşıntıların aslında bir karaciğer sirozunun belirtisi olduğu anlaşılmıştı.
Tedavinin Getirdiği Sessiz Umut
Kaplıca tedavisi kısa sürede kaşıntıları hafifletti; iştahı düzeldi, neşesi geçici olarak geri geldi. Bir ara yakınları, "Kilo aldı, yüzü toparlandı" diye sevinçle bahsetti. Ancak tıp tarihinin gösterdiği gibi, bu düzelme bir iyileşmeden çok, hastalığın doğasındaki geçici rahatlamalardan biriydi. Atatürk, hekimlerin üç hafta daha dinlenme ısrarına rağmen, "İşler beklemez" diyerek 12. gününde Yalova'dan ayrıldı.
Bir gözlemci bu tercihi, "Atatürk hastalığını ciddiye almamış, sağlık durumunun düzelmeye yüz tuttuğunu görünce tedavisini yarıda kesmiştir; bu da iyileşme şansını azaltan ikinci talihsizlik olmuştur" sözleriyle anlatır.
Konsültasyonlar: Teşhisin Derinleştiği Yıllar
Türk Hekimleriyle İlk Konsültasyon
1938 Şubat'ının sonu... Çankaya Köşkü o akşam, Balkan Antantı'na bağlı ülkelerin dışişleri bakanları şerefine verilen davetin ev sahibiydi. Ancak Atatürk, uzun süren burun kanaması nedeniyle salona geç indi. Hekimlerden biri, onu o gece ilk gördüğünde "Yorgunluğu, halsizliği ve kaşıntılarını bir de alkolün etkisiyle birleştirince, ciddi bir hastalığın pençesinde olduğunu düşündüm" diyecekti.
Bu endişe, gece yarısı hükümet erkanına kadar ulaştı. Doktor, İçişleri Bakanı'na dönüp "Atatürk çok vahim bir hastalığın başlangıcındadır; tedbir almakta gecikirsek, bunun mesuliyeti büyük olur" dediğinde, salondaki ciddiyet bir anda tırmanmıştı. Haber kısa sürede Başbakan'a iletildi. Celal Bayar, gözündeki korkuyu gizleyemeden doktorun sözünü kesti: "Ne yapalım?" Cevap açıktı: "Derhal ciddi bir muayeneye alınmalı; en doğrusu, yabancı bir uzmanla beraber muntazam bir tedaviye girişmek."
Ertesi sabah Başbakan erkenden Çankaya'ya çıktı. Atatürk ropdöşambrıyla oturduğu şezlongdan doğrularak "Hayrolsun, ne var?" diye sordu. Bayar, "Hastalığınızı merak ediyorum" dedi ve ardından ekledi: "İsterseniz Almanya'dan veya Fransa'dan tanınmış bir uzman getirelim." Atatürk kısa bir duraksamadan sonra, "Ortada Hatay meselesi var, hastalığım dışarıda duyulursa fena olur. Neşet Ömer'le konuşun, zaten burada Tıp Kongresi var; bizim doktorlar bir konsültasyon yapsınlar" dedi.
Ertesi gün, devrin önde gelen hekimlerinden oluşan bir kurul Köşk'te toplandı. Kalın ropdöşambrının içinde, yanında İsmet İnönü'yü bulunduran Atatürk, doktorları görünce hafifçe tebessüm etti: "Korkunç!" — belki de bu toplu görüntüyü bir muayene değil, talihsiz bir resmî ciddiyet olarak görmüştü.
Uzun muayenede karaciğerin üç parmak kadar büyümüş, sertleşmiş olduğu; gözlerde hafif sararma, dalakta büyüme belirtisi, ancak henüz asit ve ödem bulunmadığı saptandı. Sonra hekimler kütüphaneye çekildi. Saatler süren tartışmanın sonunda hastalığın karaciğer sirozu başlangıcı olduğu ve esas nedenin alkol olduğu üzerinde fikir birliği sağlandı.
Hazırlanan rapor Atatürk'e okunurken, o her cümleyi başını sallayarak dinledi. "Alkollü içkiler yasaklanacaktır" cümlesiyle karşılaşınca gülümsedi: "Bu içki yasağı ne vakte kadar sürecek?" Raporu okuyan doktor, "Yine böyle bir heyet toplanıp uygun görülünceye kadar Paşam" diye yanıt verdi.
Atatürk alkolün sorumlu olduğunu kabul etmek istemiyordu: "Ben alkolü çok eskiden beri kullanıyorum, bir şey olmadı. Hastalığa başka sebep aramanız lâzım." Bunun üzerine Akil Muhtar, açık ve cesur biçimde seslendi:
"Paşam, sofralarınızda bulunmuş bir hekim olarak biliyorum; çok içiyorsunuz ama zihniniz berrak. Vücudunuz bu kadar yükü karaciğeriniz sayesinde taşıyabiliyordu. Artık o organ yorulmuştur, vazifesini eskisi gibi yapamaz. Bundan sonra alkol sizi zehirler."
Odanın sessizliğinde birkaç saniye durduktan sonra Atatürk yalnızca bir kelime söyledi: "Peki."
Yabancı Hekimlerin Katılımı
Türk doktorlarının bu ilk konsültasyonundan sonra, deneyimli yabancı hekimlerin daveti gündeme geldi. İlk gelen Alman uzman Prof. Frank'tı. Mart 1938'de Çankaya'da yapılan muayenede Atatürk kendisini büyük bir nezaketle karşıladı, "Emrinize amadeyim" dedi. Fakat laboratuvar tahlillerine yanaşmıyor, kan verilmesini bile reddediyordu. Frank, elindeki verilerin yetersizliğine şaştı; "Bir cumhurbaşkanının hastalığında kan tahlili yapılamaması bana garip geldi" demekten kendini alamadı. Dr. Frank, dönemin kısıtlı imkânlarıyla tedavi için yalnızca beslenme rejimi, vitamin kürleri ve tropik meyveler öneriyor, ananas suyunun yararlı olabileceğini belirtiyordu.
Kısa süre sonra Paris'ten gelen ünlü iç hastalıkları profesörü Dr. Fiessinger muayeneye katıldı. Onun Atatürk'le ilk konuşması, neredeyse bir komutanlık diyaloğu gibiydi.
"Ben sizi iyi edeceğim," dedi Fiessinger, "ama önce siz kendi kendinizi iyi edeceksiniz. Bu işin kumandanı benim değil, sizsiniz."
Atatürk gülümsedi: "Yapanın, doktor."
Fiessinger devam etti: "Ben izin vermedikçe alkol yok; şezlongda uzanacaksınız, tavsiyelerimi harfiyen tutacaksınız."
Bu sert ama samimi üslup, Atatürk'ün hoşuna gitmişti. Fiessinger daha sonra raporunda hastalığı "alkole bağlı sert karaciğer iltihabı" olarak tanımladı. O, çevresindekilere "Eğer önerilere uyarsa en az yedi-sekiz yıl daha yaşar" demiştir, fakat kimse bu ömrün gerçekten o kadar uzun olacağına inanmadı.
Haziran ayında Fiessinger yeniden geldi. Muayene Savarona yatında yapıldı. Doktorlardan yükselen fısıltılardan rahatsız olan Atatürk, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'yı yanına çağırarak "Doktorların ne dediğini sen sor; akşam Florya'da onunla konuş, ama her şeyi sor" talimatını verdi. O geceki görüşmede Kaya'nın ilk sorusu, "Atatürk bu hastalıklardan ölür mü?" oldu. Hekim uzun bir sessizliğin ardından, "Hepimiz kazaya uğramış bir geminin içindeyiz. Tabiat yardım ederse iki yıl yaşayabilir. Ama bir sabah bağırsak kanaması ya da beyin kanamasıyla da kaybedebilirsiniz. Cumhuriyet'in selameti için tedbirleri vakit yitirmeden alınız," dedi.
Ertesi sabah Atatürk, "Her şeyi görüştünüz mü?" diye sordu ve Şükrü Kaya'nın onayını alınca sessizce, "Anladın ya, şimdi Ankara'ya dön, işlerine bak" dedi. Bu küçücük cümle, yaklaşan sonun farkında olduğunun en sade ifadesiydi.
Avrupa'dan Son Konsültasyonlar
Yazın ortalarında, Viyana'dan Dr. Eppinger, Berlin'den de Dr. Bergmann getirildi. Atatürk Eppinger'in sert tavrından hoşlanmadı; "kaba sabalıktan rahatsız etti" denir. Doktorun çiğ meyve kürü önerisi de mide bulantısını artırmıştı. Bir gün sonra gelen Bergmann, hastalığı "şiddetli siroz ve kalple bağlantılı bozukluk" olarak değerlendirdi, damar tıkanıklığı ihtimalinden söz etti.
Bu muayenelerden sonra en kapsamlı rapor yazıldı:
"1- Atatürk'te bir siroz vardır. Asit yapmış biraz sub-ikter hasıl etmiştir.
2- Bunun esaslı amili alkoldür.
3- Evvelden Atatürk'ün çektiği Malarya'nın bir tesiri olmadığını kat'iyetle söylemek tabii değildir.
4- Ven Port'un bir şubesinde Flebit olması da imkân haricinde değildir.
5- Reeödem ve ihtikanı bu hastalığa ait olabilir.
6- Hararetin yükselmesini yine aynı hastalıkla izah etmek kabildir.
7- Prognostik (sonuç) ciddi ve vahimdir.
8- Tedavi:
A- Asit Salyrgan şırıngalarıyla gidermeye çalışmalıdır.
B- 2-3 defadan sonra ponksiyon yapılmayacaktır. Salyrgan'dan evvel Chlorure d'ammonium'la hazırlanmalıdır.
C- Oubaine şırıngaları yapılacaktır.
D- Hararete karşı 0.90 santigram kadar piramidon verilecektir.
E- Kabızlığa karşı, filhakika elma kürü kabız yapmıştı, müleyyin haplar verilecektir.
F- Hafif bir Quinine (Kinin) tedavisi yapılabilir.
G- Lüzumunda bazı müsekkin ilaçlar kullanılabilir.
H- B vitamini çok olan Campolon şırıngaları yapılacak."
Tedavi maddeleri arasında "asitin iğnelerle giderilmesi, gerekirse karın ponksiyonu, piramidonla ateş kontrolü, B vitamini enjeksiyonları ve elma kürünün değiştirilmesi" gibi öneriler yer aldı.
Ağustos ve eylül ayları boyunca konsültasyonlar sıklaştı; kimi raporlar, "Hasta iyiye gidiyor" derken, diğerleri sirozun hızla ilerlediğini vurguladı. Her yeni heyet, Atatürk'ün önünde karaciğerin adeta bir orduya benzetilerek anlatılmasına tanıklık etti: "Paşam, karaciğer orduyu besleyen kıta gibidir." Atatürk bu benzetmeyi gülümseyerek kesmişti: "Bazen kıtanın levazımı bozulur ama ordunun yürüyüşü devam eder… Siz asıl meseleyi anlatın."
Sonbahar geldiğinde artık yabancı hekimlerin umut dolu cümlelerine rağmen Türk doktorların raporları giderek kasvetlenmişti. Her raporun sonunda "durum ciddidir" cümlesi yer alıyordu. Ve o, son ana kadar, komutan vakarını koruyarak, "Ben askerim; tavsiyelere uyacağım" demeyi sürdürdü.
Hastalıklı Günler: Yavaşlayan Bir Hayatın Hikâyesi
İlk Belirtiler ve Hastalığın Dönüm Noktası
1938 yılının soğuk bir ocak akşamında, Atatürk Yalova'daki termal otelin sessizliğinde yeni bir teşhisin eşiğindeydi. Doktorunun "karaciğer büyümesi ve sertleşmesi" teşhisi, yıllardır göz ardı edilen yorgunlukların, kaşıntıların ve kanamaların açıklamasını nihayet vermişti. Artık hastalık adını bulmuştu. Ancak o, her zamanki gibi tedbirle değil, iradeyle karşılık verdi. "Peki," demekle yetinmiş ama yüzündeki ifade, içsel bir savaşın başladığını belli ediyordu.
Yalova'daki kısa tedaviden sonra, 1 Şubat'ta Bursa'ya geçti. Üç gün sonra Ege vapuruna bindiğinde yorgun görünüyordu ama sofraya oturmakta ısrar etmişti; yanında Ali Fuat Cebesoy vardı. Gecenin ilerleyen saatlerinde aniden elini karnına götürüp, sessizce "Buradaki sancı beni çok rahatsız ediyor," dedi. Misafirlerini telaşlandırmamak için sofrayı terk etmez ama yüzü giderek solar. Sonunda dayanamayınca kamarasına çekilir.
Bir süre sonra sancısı azaldığında dostuna haber gönderir. Cebesoy yanına girdiğinde, Atatürk yatağında yarı doğrulmuş hâlde, yavaş bir sesle konuşmuştu:
"Doktorların müdahalesiyle ağrı biraz hafifledi, uyuyabileceğimi sanıyorum… Fakat bu uzun sürecek, yatağa bağlı kalacağım. Çok sıkılacağım, Fuat Paşa, beni yalnız bırakmayınız."
Cebesoy, yutkunarak, "Paşam, doktorların dediklerine uyarsanız kısa zamanda ayağa kalkarsınız. Milletin size daha çok ihtiyacı var," dediğinde Atatürk'ün yanaklarına hafif bir tebessüm yayılmıştı. Ama o geceyi hiçbir dostu unutamayacaktı; çünkü artık "savaş alanı" cephe değil, bedeniydi.
Hatay'ın Gölgesinde
Hastalığı tanı konmuştu ama Atatürk için yapılacak son bir "milli görev" vardı: Hatay davası.
19 Mayıs 1938 günü, her zamanki kararlılığıyla törenleri izledi, ardından Mersin'e doğru trenle yola çıktı. Yol boyunca yakınlarına "Bakın şişmanladım, pantolonlarım dar geliyor," diyerek karnındaki şişliği bir gurur gibi gösteriyordu. Oysa bu, karaciğer rahatsızlığının tipik belirtisiydi.
Mersin'e vardığında bir süreliğine eski enerjisini buldu, askeri birliklerin geçidini ayakta izledi. Fakat sıcak bastırdıkça yüzü sarardı, yorgunluğu arttı. Geçit törenini kısa keserek "Marş, marş!" diye emretmişti. Dinlendikten sonra bile hâli ağırdı; bir akşam yemeğinde başlayan burun kanaması çevresindekileri endişeye boğdu.
Dört gün sonra, "Atatürk burada, Hatay meselesi çözülene kadar da buradan ayrılmayacak," sözleriyle kararlılığını yineledi. Artık sıvı toplanması başlamıştı ama kimse adını koymaya cesaret edemiyordu.
Adana dönüşünde arabada rahatsızlanınca, arkadaşları yüzündeki solgunluğu fark etti. Şükrü Saraçoğlu, yanındaki Falih Rıfkı'ya eğilip fısıldadı: "Falih, Atatürk'ün derisinin rengine bak... bu ölü rengidir." O cümle, çevresindekilerin yüreğinde soğuk bir meltem gibi dolaştı.
Savarona Yatında Günler
Yaz başında, uzun süredir merakla beklenen yat sonunda İstanbul limanına girdi. Atatürk yeni gemiyi görünce bir çocuk gibi sevinmişti: "Ne olurdu, bu elimize birkaç sene önce geçmiş olsaydı," dedi. Onun için gemi yalnızca bir yüzen saray değildi; belki de karaya sığmayan son nefesiydi.
Hastalığının ağırlığına rağmen gemiyi baştan sona dolaştı, bütün bölmelerini inceledi. Fakat yakınları aynı gün karnında belirgin bir şişlik fark etti. Kılıç Ali, hizmetlilerine "Görüşünde yanılmıyorsun; Paşa biraz rahatsız. Ama kimseye söyleme." diye tembihte bulunacaktı.
Savarona'da geçen günler, deniz kadar durgun ve derin acılarla doluydu. Diyetine özen gösteriyor, süt içiyor, klasik Türk musikisinden Fransız valslerine kadar kesintisiz müzik dinliyordu. Bir gün dostuna şakayla karışık, "Sessiz kalamıyorum, bu gramofon yirmi dört saat çalıyor," dedi; sessizlik artık onun için düşüncelerin karanlığıydı.
Bir başka akşam, çocukluk arkadaşı Ali Fuat'a "İyileşir iyileşmez yine Alemdağı'na gidelim… kuru köftemizi, haşlanmış yumurtamızı alırız," diyordu. Eski günlerin neşesini hatırlamak, ağrının yerine geçen bir teselliydi.
Ama bir gece, ağrıları yeniden artmıştı. Hizmetkârı Cemal Granda'ya sessiz bir şekilde itiraf etti:
"Doktorlar iyi olacağımı söylüyorlar amma, Cemal, ben buna pek inanmıyorum. Sen nasıl görüyorsun? İyi olacak mıyım, dersin?"
Granda'nın gözleri dolduğunda, onu teselli eden yine Atatürk oldu: "Üzülme… her gelişin bir de gidişi vardır."
Dolmabahçe Günleri
25 Temmuz 1938'in sessiz bir gecesi… Sarayın ışıkları kapalı, deniz tarafındaki nöbetçiler uzaklaştırılmıştı. Atatürk, "sedye istemem!" diyerek yardımla yürüyüp yatağa girdi. Yorgun ama gururluydu. "Oh, dünya varmış! Hakikaten burası yattan daha serinmiş," dediğinde sesindeki sükûnet aslında yenilgiyi değil, teslimiyeti anlatıyordu.
Artık tamamen saraydaki odasına kapanmıştı. Bir tek banyo odasına kendi gücüyle geçiyor, kısa bir süre sonra oraya bile tekerlekli bir koltukla götürülüyordu. Dostu Ali Fuat Cebesoy, onu son kez ziyaret ettiğinde "Gözlerinin maviliği duruyordu ama etrafını saran siyah halkalar derindi," diye yazacaktı. Atatürk, "Savarona'da denizin rutubeti dediler, şimdi taş duvarların sıcağı... fark yok," diyerek mekânın değil, hastalığın verdiği bunaltıya işaret etmişti.
Bazen yatağının karşısındaki tabloya – yeşil bir yamaç, bir göl, karlı dağlar – uzun uzun bakıyor, sanki o manzarada aradığı serinliği bulmaya çalışıyordu.
Umut ve Mucize Arayışı
Ziyaretine gelenlerden biri, Ruşen Eşref'ti. Doktoru Neşet Ömer'le kapıda karşılaştı. "Atatürk'ü nasıl buldunuz?" diye sorunca, sesi titreyerek "Yüzü daha iyi gibi; maneviyatı yerinde… bir mucize göstereceğine inanıyorum," dedi. Doktor, bu sözlere tutunur gibi "Ben de defterime yazdım; iki gündür nispi bir iyileşme var," diye karşılık verdi.
O an üçü de ağlamaya başlamıştı. Ruşen Eşref sonradan bu sahneyi şöyle anlatır: "Niçin ağlıyorduk? Umudumuz arttı diye mi, yoksa kırıldığı için mi?"
Belki de her ikisi içindi. Çünkü artık herkes, ondan – yalnızca ondan – bir mucize bekliyordu.
Suyun Ağırlığı
Yaz ilerledikçe karında biriken sıvı, iç organları zorlamaya başladı. Atatürk karnındaki sertliği fark ettiğinde aynanın önünde kendi kendine "Bu şişmanlık değil! İşin içinde başka bir şey var!" demişti. Ünlü doktorlar Eppinger ve Bergmann dâhil, herkes aynı sonuca varacaktı: karaciğer fonksiyonları artık son sınırındaydı.
Haziran ve temmuzda vücut giderek şişti, nefes almak zorlaştı. Soğutma leğenlerinde buzlar bekletiliyordu. Atatürk bir gün gözleriyle işaret ederek, "Bak, bağırsaklarım da bu buzlu leğenlerdeki gibi sıvının içinde yüzüyormuş… İnsan böyle yaşar mı?" dedi. Şükrü Kaya sessiz kaldı, sonra yalnızca "Biraz bekleyin, yakında o su alınacak," diyebildi.
Eylül 1938'de doktorlar artık bekleyemeyeceklerini anlayarak karın boşluğunu delip sıvıyı boşaltmaya karar verdiler.
Operasyonu yapan doktorunu dikkatle izleyen Atatürk iğneyi görünce, eski bir cephe anısını hatırlatır gibi gülümsedi: "Bu kazmayla nasıl yaptınız bunu? Bir dahaki sefere incesini seçelim."
Yaklaşık on iki kilo sıvı alınmıştı. Derin bir nefes çekti, "Oh… ne kadar rahat ettim," dedi ve kahvesini yudumladı.
Ama birkaç gün geçmeden su yeniden dolmaya başladı. Sonraki operasyonlarda da aynı cümleyi tekrarladı: "Hepsini alın, hiç kalmasın; nefesime dokunuyor bu su."
Ne yazık ki tıp, o günün dünyasında bu savaşa yetişememişti.
4.2. Ateş
Atatürk, 10 Temmuz 1938 Pazar günü, Savarona Yatı'ndan Acar Motoru'na geçerek bir gezintiye çıkmıştır. İlk olarak Florya'ya gitmiş, ardından baştan başa Boğazı dolaşmıştır. Beş-altı saat süren gezinin ilk saatlerinde oldukça neşeli, devamlı konuşan, gülen ve halkı selamlayan Atatürk, gezintinin sonunda motorun küçük salonuna geçerek "adeta çöker gibi" bir koltuğa oturmuş ve "son süratle geri dönülmesi" emrini vermiştir. Gezinti dönüşü derin bir sessizliğe bürünmüş, bu yolculuk, halkla yaptığı son gezinti olmuştur.
Gezintiyi izleyen günlerde Atatürk'ün ateşi aniden yükselmiş, birkaç gün devam etmiştir. 13 Temmuz'da ateş 39,1°C'ye ulaşmıştır. Karın boşluğunda sıvı birikiminin artması, iştahın azalması ve birkaç gün süren ateş nöbetleri hastalığın seyrini hızlandırmıştır.
Bir gece ateşi 38°C'ye ulaştığında, Atatürk çevresine dönerek, "Boğuluyorum, odada oturmayacağım" demiş ve güverteye çıkarak bir şezlonga uzanmıştır. Havanın sıcaklığı ve ateşin etkisi, serin hava ihtiyacını artırmıştır. Hasan Rıza Soyak, Kılıç Ali ve Sabiha Gökçen kendisini üşütme olasılığı konusunda uyarmışlardır. İlk başta tüm ısrarlara karşı çıkmış, daha sonra on-on beş dakika sonra içeriye dönmüştür. O gece Kılıç Ali'nin evinden getirilen gül sirkesi ile hazırlanmış soğuk kompreslerle ateşi düşürülmeye çalışılmıştır.
Atatürk'ün ateşi, sonraki haftalarda zaman zaman tekrarlamıştır. 3 Ağustos 1938 tarihinde yapılan konsültasyonda Dr. Eppinger, Dr. Bergmann ve Türk hekimleri, ateşe karşı piramidon kullanılmasını kararlaştırmıştır.
9 Ağustos 1938'de İsmet İnönü, Atatürk'ün ateşinin düştüğünü öğrenmiş ve Hasan Rıza Soyak'a şu mektubu göndermiştir:
"Sayın Soyak,
İstanbul'dan aldığım havadisler pek sevindiricidir.
Sevgili Atatürk'ün ateşi çok şükür düştü.
Birkaç günde kuvveti yerine gelir.
Hayatımızda heyecanlı bir sevinç tekrar başladı, çok şükür…
Dr. Aras bana Atatürk'ün selamlarını getirdi.
Atatürk'e en derin tazimlerle minnetlerimi ve samimi afiyet dileklerimi takdim ederim.
Bu dileklerimi uygun bir fırsatta arz ederseniz, size çok teşekkür ederim.
Sevgilerle ve selamlarla,
İsmet İnönü"
24 Ağustos 1938'de ateş yeniden yükselmiş, birkaç gün 38°C civarında seyretmiştir. Artan asit ve ateş nedeniyle Dr. Fiessinger tekrar çağrılmıştır. Dr. Neşet Ömer İrdelp bu tabloyu akciğer enfeksiyonuna bağlamış, neden olarak "hastanın hiçbir tavsiyeye uymamasını" göstermiştir.
Ateşin kesin nedeni saptanamamış ve bu durum "meçhul" kalmıştır. Hasan Rıza Soyak bu durumu hatıralarında şu şekilde belirtmiştir: "Bazı karaciğer hastalarında görülen bu nevi ateşlerin, bağırsaklarda yaşayan kolibasillerin meydana getirdiği enfeksiyonlardan ileri geldiği anlaşılmış imiş."
4.3. Karaciğer Komaları
21 Eylül 1938 günü Dr. Mim Kemal Öke tarafından yapılan ikinci karın ponksiyonundan beş gün sonra (26/27 Eylül 1938 gecesi) Atatürk rahatsızlanmış, kısa süren ilk koma evresini geçirmiştir. Ertesi gün, "Demek ölüm böyle olacak," ifadelerini kullanmıştır.
Sabah saatlerinde hizmetlisi Rıdvan Gürar, Salih Bozok'a Atatürk'ün kendisini istediğini bildirmiştir. Salih Bozok içeri girdiğinde Atatürk yatakta, elinde sigara ile oturuyordu. Zor duyulur bir sesle:
"Salih… Dün akşam büyük sıkıntı geçirdim, çok fenaydım. Kustum. Hafızam tamamen kaybolmuştu; sanırım yediğim nohutlu yemek dokundu," demiştir.
Bozok, nohutlu yemeği çıkarmasının rahatlatıcı olacağını söylemiştir. Atatürk devamla sandalyeyi göstererek:
"Şuraya otur. Şimdi yine rüya görüyordum. Bana bir çift kundura getirmişler, beğenmedim. 'Binbir'i çağırdım. Böyle 'Binbir…' diye çağırırken odaya Rıdvan girdi. Bu sırada uyandım ve rüya gördüğümü anladım," demiştir.
Ardından başını sallayarak şu sözleri eklemiştir: "Çok dermansızım Salih… Büsbütün başka bir adam oldum. Şu ellerimin hâline bak…"
Ellerini kaldırmış, sigara parmaklarının arasından düşmüştür. Bozok onu telaşla alıp küllüğe bastırmıştır. Atatürk sözlerini şöyle sürdürmüştür: "Ben büsbütün başka bir adam oldum. Hiç hafızam kalmadı… Değiştim Salih, artık o eski adam değilim."
Aynı gün hekimler tarafından yapılan konsültasyonda, hastanın genel yorgunluk, halsizlik ve psikomotor bozulma belirtileri gözlendi. Dr. Neşet Ömer İrdelp, durumu 27 Eylül 1938 tarihli raporunda şu şekilde bildirmiştir:
"Saat 22.30'da beni çağırdılar. Şiddetli iç sıkıntısından ve biraz evvelki baş dönmesinden şikâyetle büyük endişe gösterdiler ve hatıralarını toplayamadıklarını söylediler. Şimdi bambaşka bir adam olduklarını da ilave ettiler. Hararet 36,5°, nabız 80 idi. Saat 01.00'e doğru bulantı oldu ve dışarı çıktılar. Hariç ettikleri madde tabii ve kansızdı. Sıkıntıya karşı iki ampul kâfur yağı tahtelcilde yapıldı. Ajitasyon gösterdikleri için üç santigram fosfat dö kodein verildi. Saat 04.00'e doğru bir defa daha öğürtü ile kustular. Bu sabahki muayenede hararet 36,5°, nabız 96 idi; umumi ahval dünkü akşama nispeten daha sakindi."
— Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp, İstanbul, 27 Eylül 1938.
Birkaç gün içinde genel durum bir miktar düzelmiş, hasta daha sakin bir dönem geçirmiştir. Aynı hafta, Atatürk Dr. Nihat Reşat Belger'e, "Anlaşılıyor ki doktor, ben bundan sonra Yalova'da, Florya'da, arada Ankara'da yaşayacağım; sen de Alemdağı'nda iklime uygun bir yer bul," demiştir. Alemdağı'ndaki köşk incelenmiş, Atatürk haritada bakarak "Rakım uygun, münasiptir," değerlendirmesinde bulunmuş, fakat konuya bir daha dönmemiştir.
16 Ekim 1938 gecesi hastalık ağırlaşmıştır. Sabah saatlerinde alafranga klozete gitmeye çalışırken arkasına düşmüş, bilinci kapanmıştır. Öğleden sonra sarılık artmış, şuur kararması, öğürme ve kahverengi kusmuk gözlenmiştir. Doktorlar buz parçaları yutturarak kusmayı azaltmışlar; kısa bir süre sonra "Beni kaldırınız" dediğinde aslında "Yatırınız" demek istemiştir. Bu olaydan hemen sonra bilincini tamamen kaybetmiştir.
Muayenede dili kuru ve kırmızı, damarlar belirgin, solunum düzensiz, refleksler azalmış, Babinski belirtisi pozitif gözlenmiştir. Gece yarısından sonra koma derinleşmiş, yalnızca iğne batmalarıyla refleks hareketler alınabilmiştir. Cilt altına 250 cc serum glikoz uygulanmıştır.
Hekimlerin Akademik Tartışmaları
Atatürk'ün hastalığının son safhalarında, tıbbi yaklaşımlar konusunda hekimler arasında zaman zaman bilimsel nitelikli tartışmalar yaşanmıştır. Bu tartışmalar, dönemin modern tıbbının sınırları ve mevcut klinik bilgilerin yetersizliği düşünüldüğünde, yalnızca hastanın yaşamını değil, Türkiye'deki tıbbi düşüncenin olgunlaşmasını da yansıtmaktadır.
Karın boşluğunda biriken sıvının alınması (ponksiyon) işlemi, hekimler arasında teknik açıdan en çok tartışılan uygulamalardan biri olmuştur. Dr. Neşet Ömer İrdelp, sirozun ileri evresinde karaciğerin detoksifikasyon yeteneğinin iyice azaldığını ve en basit ilaçların bile toksik reaksiyonlara yol açabileceğini ileri sürmüştür. Bu nedenle, "herhangi bir lokal anestezik maddenin kullanılmadan işlem yapılması gerektiği ve yalnızca zorunlu miktarda sıvı alınması" gerektiğini savunmuştur.
Dr. Mim Kemal Öke bu görüşe katılmamış; Atatürk'ün daha önce geçirdiği cerrahi müdahalelerde ağrı konusunda son derece hassas davrandığını hatırlatarak, "minimal dozda anestetik maddenin uygulanmasının hem hastayı rahatlatacağını hem de komplikasyon riskini artırmayacağını" ifade etmiştir. Bu teknik görüş ayrılığı, aslında iki farklı tıp ekolünün tartışmasıdır: Avrupa tıbbının deney odaklı, pratiğe yaslı yaklaşımı ile İstanbul Tıp Fakültesi çevresinin temkinli, fizyopatolojik düşünce tarzı. Dr. Öke'nin önerisi, Paris'teki hocası Prof. Fiessinger'e iletilmiş ve o da bu yöntemin "zararsız olduğu" görüşünü bildirmiştir. Bu karar, daha sonra Atatürk'e yapılan operasyonlarda standart uygulama haline gelmiştir.
16 Ekim 1938 günü Atatürk'ün ağır koma tablosuna girmesi üzerine, Dr. Akil Muhtar Özden tarafından "glikozlu serum enjeksiyonlarının uygulanması" önerilmiştir. Bu öneri, o tarihte karaciğer yetmezliği tedavisinde sıvı-elektrolit dengesinin düzenlenmesi amacıyla başvurulan sınırlı yöntemlerden biriydi. Bazı hekimler, şok gelişebileceği endişesiyle tedaviye temkinli yaklaşmış olsalar da, uygulama kararı alınmış ve serumlar çeşitli yollardan (intravenöz, subkutan ve rektal) verilmiştir.
17 Ekim gecesi Atatürk'ün durumu ağırlaşınca, hekimler arasında bir başka bilimsel tartışma gündeme gelmiştir. İzmir'den gönderilen telgrafta, Almanya'da yayınlanan Therapie der Gegenwart dergisinin 1937 yılı sayılarında yer alan Dr. Gutzeit'in "komaya karşı mide sondasıyla glikoz infüzyonu" tekniği önerilmişti. Yöntem, karaciğer yetmezliğinde beyne giden toksin yükünü azaltmayı amaçlıyordu.
Dr. Neşet Ömer İrdelp, Dr. Nihat Reşat Belger ve Dr. Mehmet Kâmil Berk bu yöntemi "denemeye değer" bulmuşlardı. Fakat Dr. Akil Muhtar Özden'in karşı çıkışı sert olmuştur:
"Burada ven portlarının nihayetleri tıkanmıştır. Bu miktarda mayiyi karaciğerden geçiremeyiz; asit daha da artar, üstelik faydası olacağı da çok şüphelidir."
Bu sözler üzerine Dr. Neşet Ömer İrdelp sinirlenerek, "Böyle medrese münakaşaları yapmanın manası yoktur!" demiş, Dr. Özden ise "Bu bir bilimsel değerlendirmedir. Söylediklerimin dayanağı var; isterseniz kaynak makaleyi getiririm," karşılığını vermiştir.
Ertesi gün Dr. Özden, önerilen makalenin kopyasını getirmiştir. Makalenin ayrıntılı incelenmesi sonucunda, Gutzeit'in tarif ettiği tedavi yönteminin Atatürk'ün klinik tablosundaki gibi ileri siroz vakalarında uygulanmadığı anlaşılmıştır. Böylece öneri reddedilmiş, tedavi mevcut plan çerçevesinde sürdürülmüştür.
Bu tartışma, günümüz açısından değerlendirildiğinde Türkiye'de modern klinik tıbbın eleştirel akıl süzgecinden geçmeye başladığı ilk örneklerden biri sayılabilir. Hekimler, kararı yalnız yetke ile değil, delil ve klinik gözlem yöntemleriyle temellendirmeye çalışmışlardır. Ayrıca Atatürk'ün hastalık sürecinde, dönemin Avrupa tıbbı ile ülke hekimlerinin iş birliği yapma yetkinliği de bu konsültasyonlarla pekişmiştir.
6. Tartışılan Konular
6.1. Hastalık Teşhisi Gecikti mi?
Atatürk'ün hastalığının geç teşhis edilip edilmediği meselesi, tıp tarihimizde en sık tartışılan başlıklardan biri olmuştur. Bu tartışma yalnız tıbbi değil, aynı zamanda sosyokültürel bir bağlam içindedir: hem "liderin etrafındaki koruyucu duvarın" hem de dönemin tıbbi sınırlılıklarının bir yansıması.
Dr. Asım Arar, 27 Şubat 1938 akşamı gerçekleştirilen ilk tıbbi konsültasyondan sonra hatıralarında şu değerlendirmeyi yapar:
"Bir karaciğer kifayetsizliği olarak kabul edilebilecek hadiseleri ve Atatürk'ün uzun senelerden beri ispirtolu içkileri fazla kullanmakta olmasını göz önünde bulundurarak, o akşam işin kötüye gittiğine ve büyük bir ihtimalle karaciğer sirozu başlangıcı karşısında bulunduğumuza hükmettim."
Arar, bu kanaate uzun süredir süregelen kaşıntıları, burun kanamalarını ve halsizlikleri gerekçe göstermiştir. Ancak bu gözlemlerini üst makamlara ilettiğinde, "selahiyetli kimseler" tarafından yeterince ciddiye alınmadığını ileri sürmüştür. İfadesine göre, "Atatürk'ün yakınında bulunan yetkililer görünüşe nazaran böyle bir ihtimali mevcut görmemiş, bu nedenle konuyu derinleştirmek mümkün olmamıştır."
Hasan Rıza Soyak ise Arar'ın bu sözlerini hatıratında açık biçimde sorgular:
"Acaba rahmetli Sıhhiye Müsteşarı neden dolayı daha ileri gidememek zorunda kalmıştı? Bu zor nereden geliyordu? O, resmen hükümet adına Atatürk'ün sıhhatini takip etmekle görevliydi. Binaenaleyh yalnız uyarı değil, icra makamında da selahiyetli idi. Şüphelerini müspet veya menfi neticeye bağlamak vazifesi onundu."
Bu ifadeler, yalnız kişisel bir eleştiri değil, aynı zamanda dönemin bürokratik hiyerarşisinin tıbbi karar süreçlerine nasıl etki ettiğini göstermektedir. Dr. Arar süreci 1936 yılı sonlarına kadar geri götürür ve teşhisteki gecikmenin telafisi olmayan sonuçlar doğurduğunu belirtir:
"Atatürk'teki öldürücü hastalığın başlangıcını hemen hemen 1936 senesinin sonlarına kadar geri götürmek yanlış değildir; fakat başlangıçtaki ufak tefek emareleri bir karaciğer kifayetsizliğine bağlamak kimsenin aklına gelmemiştir. Bu suretle Atatürk bekleyen akıbetine doğru sürüklenmiştir."
Dr. Nihat Reşat Belger ise farklı bir perspektif sunar. 22 Ocak 1938'de Yalova'da yaptığı muayenede hastalığı teşhis etmiş, fakat sekiz ay önceki muayenede hiçbir belirtiye rastlamadığını vurgulamıştır:
"Atatürk'ü ilk defa 1937 Haziran'ında Yalova'da gördüm. O tarihte karaciğerinde hiçbir patolojik bulgu yoktu. Fakat sekiz ay sonra aynı yerde yaptığım muayenede karaciğer büyüklüğü ve sertliği tespit ettim."
Belger bu ifadeyi, sirozun ilerleyici ama uzun bir sessizlik dönemi geçiren yapısına bağlamaktadır. Böylece teşhisin "gecikmesi" olgusunu yalnız hekim ihmaliyle değil, hastalığın doğasıyla ilişkilendirmiştir.
Bu değerlendirmeler bir arada ele alındığında, teşhis sürecindeki gecikme hem sosyal hem de bilimsel nedenlerin sonucudur. Atatürk, sağlık kontrollerini düzenli yaptırmayan, muayene ve tıbbi müdahalelerden hoşlanmayan bir karakterdi. Bu tutum, hekimlerin de psikolojik sınırlarını belirlemiş, zamanında detaylı tetkikler yapılmasını zorlaştırmıştır. Ayrıca 1930'lu yıllarda sirozun patogenezi ve laboratuvar tanı araçları günümüze göre oldukça yetersizdi; karaciğer fonksiyon testleri henüz rutin uygulamaya girmemişti.
Sonuç olarak, teşhisin gecikmesi, yalnızca bireysel ihmallerin değil, dönemin tıp biliminin yapısal eksikliklerinin de bir sonucudur. Buna rağmen Türk hekimlerinin 1938 başında vardıkları tanı, semptom-bulgu korelasyonu açısından çağlarının sınırlarını aşan bir doğruluk düzeyine sahiptir.
Mustafa Kemal Atatürk'ün Son Hastalığı, Ölümü ve Ebediyete İntikali
Giriş
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, 1937 yılının başlarından itibaren ciddi sağlık sorunlarıyla mücadele etmiştir. Karaciğer sirozu tanısı konulan Atatürk, hastalığın ilerleyişine rağmen son nefesine kadar devlet işleriyle ilgilenmeye devam etmiştir. Bu makale, Atatürk'ün son hastalığının seyrini, basında yer alan sağlık bültenlerini, ölümüne ilişkin gelişmeleri ve ebedi istirahatgâhına uğurlanışını ele almaktadır.
Hastalığın Basına Yansıması ve Resmi Açıklamalar
İlk Resmi Tebliğ
Atatürk'ün hastalığıyla ilgili ilk resmi açıklama, Fransız hekim Prof. Fissinger'in muayenesinin ardından 30 Mart 1938'de yapılmıştır. Bu tebliğde, Cumhurbaşkanı'nın şiddetli bir grip geçirdiği, sağlık durumunda endişe verici bir hal bulunmadığı ve yaklaşık bir buçuk aylık istirahatın yeterli görüldüğü belirtilmiştir.
Dönemin siyasi hassasiyetleri nedeniyle Atatürk'ün hastalığı kamuoyundan gizli tutulmuş, yerli basında haberler yer almamıştır. Ancak Batılı basın organları ve yabancı ülkelerin diplomatik temsilcileri, Atatürk'ün sağlık durumunu yakından takip etmiş ve edindikleri bilgileri ülkelerine iletmişlerdir.
Ahmet Emin Yalman'ın Makalesi ve Yarattığı Tepki
17 Ağustos 1938'de gazeteci Ahmet Emin Yalman, Tan gazetesinde "Türk Kalp ve Ruhlarını Birleştiren Sevgi Bağları" başlıklı bir makale yayımlamıştır. Makale, doğrudan hastalıktan söz etmemekle birlikte, milletin endişesini ve Atatürk'e duyulan derin bağlılığı dile getiriyordu:
"Her Türk'ün en tabii, en samimi dileği şudur: Atatürk'ü daima tam sıhhat içinde bilmek, uzun yıllar başımızda görmek... Nekahat ve istirahat devresinin uzaması bile bize tabii gelmedi. Merak içinde bulunan bir anne nasıl üzülür ve kendini yerse, biz de öyle üzüntüler çektik."
Bu yazı hükümet tarafından sert tepkiyle karşılanmış ve gazete üç ay süreyle kapatılmıştır. Başbakan Celal Bayar, Yalman'a "böyle bir yazı yazmanın memlekete suikast anlamına geldiğini" söylemiştir. Yazıyı iktibas eden diğer gazeteler de kapatma cezasıyla karşılaşmıştır.
Sağlık Bültenlerinin Yayımlanması
Hastalığın karaciğerle ilgili olduğu ilk kez 17 Ekim 1938'de Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği tarafından yapılan açıklamayla kamuoyuna duyurulmuştur. Bu tarihten itibaren düzenli sağlık bültenleri yayımlanmaya başlanmıştır.
17 Ekim 1938 tarihli ilk bültende hastalığın seyri şöyle özetlenmiştir:
"Reisicumhur Atatürk'ün düçar oldukları karaciğer hastalığı, normal seyrini takip ederken 16 Birinciteşrin 1938 tarihine tesadüf eden Pazar günü, birdenbire şiddetlenmiştir. Saat 14.30'dan 22'ye kadar gittikçe artarak devam eden umumi zaaf ile birlikte sindirim ve sinir sistemi belirtileri görülmüştür."
Bültenlerde nabız, solunum sayısı ve vücut ısısı gibi vital bulgular düzenli olarak paylaşılmıştır. 22 Ekim'de yayımlanan bültende hastalığın normal seyrine döndüğü ve günlük tebliğ yayımlanmasına gerek kalmadığı bildirilmiştir. Ancak 8 Kasım 1938'de hastalık yeniden şiddetlenmiş ve durum kritik bir hal almıştır.
9 Kasım 1938 tarihli son bültenler, durumun giderek ağırlaştığını ortaya koyuyordu:
"Bugünü yorgun ve dalgın geçirdiler. Umumi ahvaldeki ciddiyet biraz daha ilerlemiştir. Nabız muntazam, dakikada 124, teneffüs 40, hararet derecesi 37.6'dır."
Gece yarısı yayımlanan son bültende ise şu ifadeler yer almıştır:
"Saat 20.00'den itibaren dalgınlık artmıştır. Umumi ahval vahamete doğru seyretmektedir."
Atatürk'ün Ölüm Karşısındaki Tutumu
Ölümle İlk Karşılaşma
Atatürk'ün ölümle ilk karşılaşması, çocukluk yıllarında babasının vefatında olmuştur. Okul dönüşü bu acı haberi alan küçük Mustafa, ağlayan annesine dönerek şöyle demiştir:
"Sen ağlama anne, ölümü durdurmak kimsenin elinde değil. Bak ben varım anne, ben oğlun."
Bu olgunluk, hayatı boyunca sürecek bir tutumun ilk işaretiydi.
Savaş Meydanlarında Ölümle Yüzleşme
Atatürk, askerlik hayatı boyunca ölümü defalarca gözünü kırpmadan karşılamıştır. Savaşlarda en ön saflarda, en tehlikeli anlarda dolaşmasıyla tanınmıştır. Bu konuda söylediği söz karakteristiktir:
"Ölüm benden korkar, çünkü ben onun üstüne yürümesini bilirim."
10 Ağustos 1915'te Çanakkale'de bir şarapnel parçası tam kalbinin üzerindeki cep saatine isabet etmiş ve hayatını kurtarmıştır. Bu anda bile hiçbir korku veya panik göstermemiş, yanındaki arkadaşına soğukkanlılıkla emir vermeye devam etmiştir.
Ölüm Felsefesi
Atatürk, ölüm konusundaki görüşlerini çeşitli vesilelerle dile getirmiştir:
"Ölümü istemek bir cesaret değildir, fakat ölümden korkmak da bir ahmaklıktır."
Ölümü uyumak kadar doğal karşılamış, ancak iki konuda endişe taşımıştır: Birincisi, eserlerini tamamlamadan ölümün gelmesi; ikincisi ise ölümle birlikte unutulma tehlikesi.
Eti tarihi üzerine çalışırken, büyük bir yıkıntıdan sonra devletini yeniden canlandıran ve halkının kendisine "Unutulmaz Ata" unvanını verdiği Hitit kralı Şuppiluliuma'yı incelemiştir. Bu unvan üzerinde durarak şöyle demiştir: "Bir fani için kazanılabilecek unvanların en büyüğü budur."
1934'te Ankara Belediyesi tarafından kendisine "Unutulmaz Ata" ibareli bir tröfe takdim edildiğinde, Vali Nevzat Tandoğan'a dönerek: "Bütün emelim bu unvana layık olarak ölmektir" demiştir.
Faniliğin Kabulü
Atatürk, kendi faniliğini açıkça kabul etmiş, ancak eserinin kalıcılığına olan inancını her fırsatta vurgulamıştır. 19 Mayıs 1926'da yaptığı konuşmada şöyle demiştir:
"Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır ve Türk milleti medeniyet yolunda yürümeye devam edecektir."
Bu sözlerle, dikkatlerin kendi şahsına değil, Cumhuriyet'in ulaştığı düzeye yönelmesini istemiştir.
Maddi Durumu ve Millete Bağış
Gelir ve Harcamalar
Atatürk, Cumhurbaşkanı olarak 1927 yılına kadar aylık 5.000 lira maaş ve 7.000 lira olağanüstü ödenek olmak üzere toplam 12.000 lira almaktaydı. Bunun yanı sıra mareşal rütbesinden emekli bir subay olarak emekli maaşı da bulunuyordu.
Ancak Köşk'teki personelin iaşe giderleri ve tüm masraflar Atatürk tarafından karşılanmaktaydı. Günlük yemek mevcudu, misafirlerle birlikte 90-100 kişiyi bulmaktaydı. Seyahatlerinde yalnızca ulaşım araçları devlet tarafından temin edilir, diğer tüm masraflar Atatürk'ün cebinden ödenirdi.
Büyük Bağış
11 Haziran 1937'de Trabzon ziyareti sırasında Atatürk, tarihi bir karar almıştır. Sofrada para konusu açıldığında:
"Bana da bordro imzalatırlar ama ne para veren olur ne de paranın hesabını" dedikten sonra cebini yoklayarak "Cebimde para yok. Benim zaten paraya da ihtiyacım yok. Masrafım da yok. Bir tek insanı bu millet bakar. Bu milletin yüce sevgisini görmek bana yeter" demiştir.
Ardından tarihi sözlerini söylemiştir: "Neyim varsa, bütün mal varlığımı millete bağışlıyorum."
Ertesi gün Başbakanlığa gönderdiği yazıyla tüm çiftliklerini ve üzerindeki taşınmazları hazineye devretmiştir. Başbakan İsmet İnönü teşekkürlerini sunduğunda Atatürk'ün verdiği cevap son derece anlamlıdır:
"Söz konusu olan armağan, yüksek Türk ulusuna benim asıl vermeyi düşündüğüm armağan karşısında hiçbir kıymet taşımamaktadır. Ben gerektiği zaman Türk ulusuna en büyük armağan olmak üzere canımı vereceğim."
Vasiyetname
Atatürk, sağlığının ciddi şekilde bozulmasının ardından vasiyetnamesini hazırlamak istemiştir. Karın ponksiyonu işlemini önemli ve tehlikeli bir müdahale olarak değerlendirmiş ve vasiyetname tanzimini geciktirmemeye karar vermiştir.
5 Eylül 1938 Pazartesi günü Dolmabahçe Sarayı'nda hazırlanan vasiyetnamede şu hükümler yer almıştır:
- Tüm nakit ve hisse senetleri ile Çankaya'daki menkul ve gayrimenkul malların Cumhuriyet Halk Partisi'ne bırakılması
- Nakit ve hisse senetlerinin İş Bankası tarafından nemalandırılması
- Her yıl elde edilen gelirden kız kardeşi Makbule'ye aylık 1.000 lira, Afet'e 800 lira, Sabiha Gökçen'e 600 lira, Ülkü'ye 200 lira ve diğer yakınlarına yüzer lira verilmesi
- Makbule'nin yaşadığı sürece Çankaya'daki evde oturması
- İsmet İnönü'nün çocuklarına yüksek tahsillerini tamamlamaları için yardım yapılması
- Kalan miktarın yarı yarıya Türk Tarih ve Dil Kurumlarına tahsis edilmesi
Vasiyetnameyi imzaladıktan sonra noterle yaptığı görüşmenin ardından, yakınlarının gözlemlerine göre "üzerinden büyük bir yük kalkmış gibi ferahlamış, yüzü pembeleşmişti."
Son Özlemler ve Arzular
Orman ve Yeşillik Hasreti
Son hastalık günlerini ağaç ve orman hasreti içinde geçiren Atatürk, Moskova Büyükelçisi tarafından gönderilen ormanlık bir manzara tablosunu saatlerce seyretmiştir. Sıcaktan ve hastalıktan bunaldıkça bu tabloyu incelemiş ve "böyle bir yer bulabilsek" demiştir.
Bu nedenle Eskişehir'in Sündiken ormanlarında ve İstanbul'un Alemdağ ormanlarında kendisi için nekahat yeri aranmıştır. Ali Fuat Cebesoy'a şunları söylemiştir:
"Hatırıma Alemdağı'ndaki Sultan Köşkü geldi. Sultan Aziz, İstanbul'un şiddetli sıcak günlerinin bunaltıcı havasını, sık orman ağaçları içerisinde gidermek için o köşkü yaptırmış. Eğer kolayca teneffüs etmeğe başlayacak olursam hastalıktan kurtulacakmışım. Alemdağı'nda bir müddet kalırsam orada afiyet bulacağımdan çok ümitliyim."
Ankara Özlemi
En büyük özlemlerinden biri Ankara'ya gitmekti. Sabiha Gökçen'e şöyle demiştir:
"Şu bizim Ankara'yı da öyle bir özledim ki Gökçen... Ama bu şekilde nasıl gidebilirim? Ayaklarım ayakkabılarıma girmiyor. Karnımda büyük bir şişkinlik, elbiseler dar geliyor... Dermanım desen hiç mi hiç yok..."
Sabiha Gökçen uçakla götürmeyi teklif ettiğinde yüzü aydınlanmıştır:
"Bak bu olur Gökçen! Bak bu çok mükemmel olur. Hem de senin kullandığın uçakla. Ama yine de biraz beklememiz gerekecek çocuğum. Bu durumda yataktan uzun süre dışarıda kalacak gücüm yok. Fakat içimde Ankara ateşi, Ankara özlemi yanıp yanıp kavuruyor. Kim bilir belki bir gün talih bana güler de Ankara'yı bir daha görmem nasip olur."
Cumhuriyetin 15. yıldönümü törenlerinde bulunmak için özel hazırlıklar yapılmıştı: Vücuduna uygun elbiseler dikilmiş, hipodromdaki şeref tribününe asansör konulmuştu. Ancak doktorlar, yolculuğun hayati risk taşıdığını bildirmişlerdir.
Türk Gençliğiyle Vedalaşma
29 Ekim 1938 Cumhuriyet Bayramı gecesi, unutulmaz bir sahneye tanık olunmuştur. Kuleli Askeri Lisesi öğrencileri bir vapurla Dolmabahçe Sarayı önüne gelmişlerdir. Bando çalarken yüzlerce genç sesinden tek bir çığlık yükselmiştir:
"Atatürk'ü, Atamızı görmek istiyoruz!"
Bu sesler, Atatürk'ün hasta yattığı odanın camlarında yankılanmıştır. Öğrenciler heyecandan vapurun bir tarafına yığılmış, gemi neredeyse batma tehlikesi geçirmiştir.
Hekimlerin itirazlarına rağmen Atatürk pencereye gitmek istemiştir. Kalan enerjisini toplayarak şöyle demiştir:
"Hayır, ben bugüne kadar bu asker ve bando sesinden güç ve ilham aldım, yaşadım. Ben yine onunla yaşayabilirim. Onları yakından bir kez daha görmeliyim."
Kollarına girilerek pencere kenarındaki koltuğa oturtulmuştur. Gözleri nemli, eliyle gemiyi selamlamıştır. Öğrenciler onu görünce "Dağ Başını Duman Almış" marşını söylemeye başlamışlardır. Atatürk mırıldanmıştır: "Bu bayramlar ve yarınlar sizindir, güle güle çocuklar..."
Gözyaşları içinde yatağına dönmüştür. Bu, Türk gençliğiyle son karşılaşması olmuştur.
Ölüm
Son Saatler ve Salih Bozok'un İntihar Girişimi
Son Koma ve Son Söz
8 Kasım 1938 Salı gecesi Dolmabahçe Sarayı artık yalnızca bir saray değil, bir bekleyiş mekânıdır. Hastalığın şiddetlendiği saat 18.30'da Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği tarafından yayımlanan bildiride kısa, teknik bir cümle kullanılır:
"Hastalık birdenbire normal seyrinden çıkmış ve sıhhî vaziyet yeniden ciddiyet kesbetmiştir."
O sırada Dolmabahçe'nin üst katlarında "müdavi hekimler"den Dr. Abravaya Marmaralı ile Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp nöbettedir. Her ikisi de aynı anda O'nun yanına koşarlar. Bir yandan damar yolundan ilaçlar enjekte edilmekte; diğer yandan yüksek ateşin etkisini hafifletmek için buz parçaları yutturulmaktadır.
Yatağın baş tarafında, Atatürk'e en yakın arkadaşlarından biri olan ve iki yıl önce vefat eden Nuri Conker'in kendisine armağan ettiği, köşeli bir masa saati durmaktadır. Atatürk saatin ibrelerine bakmak ister, gözleri titrek bir şekilde seçemez.
"Saat kaç?" diye sorar.
Hasan Rıza Soyak sessizce yaklaşır: "07.00 efendim."
Atatürk aynı soruyu birkaç kez yineler, aynı yanıtı alır. Birkaç dakika sonra güçlükle nefes alarak tekrar yatağa uzanır.
Hasan Rıza Soyak kulağına eğilir: "Biraz rahat ettiniz değil mi efendim?"
"Evet" yanıtını verir.
Bundan hemen sonra Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp yaklaşır, tıbbi muayene yapmak maksadıyla yumuşak bir sesle söyler: "Dilinizi çıkarır mısınız efendim?"
Atatürk dili yarısına kadar çıkarır, güçlük çekmektedir. Doktor tekrar eder: "Lütfen biraz daha uzatınız efendim."
Artık söyleneni kavrayamamaktadır; dili yerine çeker, başını biraz sağa çevirir, doktorun yüzüne dikkatle bakar ve yavaş bir sesle "Aleykümesselâm" der.
Bu, Atatürk'ün son sözüdür. Son karın ponksiyonunun yapılmasından yaklaşık 30 saat sonra derin komaya girer. O andan itibaren Dolmabahçe'nin üst salonlarında zaman, sesini kısar.
Son Komanın Atmosferi
Son koma, önceki krizlerin aksine daha sakindir. Bazı kas sıçramaları dışında vücudu herhangi bir şiddet belirtisi göstermez. Yavaş yavaş boğazından kesik hırıltılar ("hıı… hıı…") duyulmaya başlar. Hekimler, hemşireler, hizmetliler ve yaverler, her an müdahaleye hazır biçimde nefes alış verişini izlemektedir.
Bu esnada, sarayın alt katındaki odalardan Anadolu Ajansı'na yeni bültenler gönderilir:
8 Kasım 1938 – Saat 20.00
"Bugün saat 18.30'da hastalık birdenbire normal seyrinden çıkarak şiddetlenmiştir. Hararet 36.4, nabız muntazam 100, teneffüs 22'dir."
9 Kasım 1938 – Sabah 10.00
"Gece rahatsız geçmiştir. Umumî hallerindeki ciddiyet devam etmektedir. Hararet 36.8, nabız 128, teneffüs 28."
9 Kasım 1938 – Akşam 20.00
"Bugünü yorgun ve dalgın geçirmişlerdir. Ciddiyet biraz daha ilerlemiştir. Nabız 124, teneffüs 40, hararet 37.6."
9 Kasım 1938 – Gece 24.00
"Saat 20.00'den itibaren dalgınlık artmıştır. Umumî hâl vahamete doğru seyretmektedir. Hararet 37.6, nabız 132, teneffüs 33."
Bu son tebliğ, artık çaresizliğin kayıt altına alınmış biçimidir.
Devletin Sessiz Nöbeti
Sağlık Bakanı Dr. Hulusi Alataş, Eylül ayından beri her akşam Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Dr. Asım Arar'a Dolmabahçe'den bilgi geçmekteydi. Arar, aldığı her notu Başbakan Celal Bayar'a ulaştırıyordu. 9 Kasım sabahı yapılan telefon görüşmesi diğerlerinden farklıydı: Alataş'ın sesi titriyordu; "Altı-yedi saattir komada, durumu çok ağır" dedi.
Bunun üzerine Bayar, Bakanlar Kurulunu aceleyle topladı. Toplantıya İsmet İnönü ve Mareşal Fevzi Çakmak da katıldı. Değerlendirme sonunda Bayar ile Dr. Arar derhal trenle İstanbul'a hareket ettiler; öğleye doğru Haydarpaşa'ya vardıklarında Dolmabahçe'deki tablo ümitsizdi. Hekimler ikişer saat aralıklarla nöbetleşiyor, başucundan hiç ayrılmıyorlardı.
Dr. Arar, gece yarısına doğru Başbakan'a döndü: "Siz akşamdan erken yatınız beyefendi, çünkü yarın işimiz olacak."
Bu söz, tıp dilinden çok bir teslimiyet cümlesiydi.
10 Kasım Sabahı: "Bir Tarih Göçüyor"
Sabah saat 09.00...
Hasan Rıza Soyak'ın tanıklığı olayı bütün çıplaklığıyla anlatır:
"Gözler kapalı, göğüs mütemadiyen inip çıkmakta. Sarayda ve odada ilâhî bir sessizlik hüküm sürüyor. Yatağının sağ yanında Operatör Mim Kemal Öke ayakta, hemen arkasında Dr. Kamil Berk var, başını Mim Kemal'in omzuna dayamış hıçkırıklarını tutamıyor. Prof. Akil Muhtar Özden, bir uçtan ötekine telaşla dolaşıyor, her adımında 'Aman Yarabbi' diye fısıldıyor. Ben yatağın sol yanında, yanımda muhafız alay komutanı İsmail Hakkı Tekçe duruyorum. Hekimlerin hıçkırıkları ve cihazların çıtırtıları dışında ses yok. Saat tam dokuzu beş geçe, birden gözlerini açtı. O masmavi gözlerde, hep bildiğimiz çelik parıltılar… Sert bir hareketle başını sağa çevirdi. Bana öyle geldi ki, bu hareket etrafındakilerde cisimleşmiş aziz milletine son askerî selâmıydı. 'Kılıç, bak,' dedim, 'koca bir tarih göçüyor.' Birkaç saniye sonra o büyük varlık, milletinin kalp ve idrakinde ölümsüz hayatına karıştı."
Soyak, gözyaşlarını tutmadan elini tutar, öper, alnına sürer. Hemen ardından Mim Kemal Öke ölenin göz kapaklarını indirir; Dr. Kamil Berk de, "G.M.K." işlemeli beyaz bir ipek mendille çenesini bağlar.
"Başkumandan Yaversiz Gidemez": Başyaver Salih Bozok İntihara Teşebbüs Ediyor
Aynı sabah, sarayın bir başka odasında ikinci bir trajedi yaşanır. Hasan Rıza Soyak ofisine geçtiği anda bir silah sesi duyulur. Merdivenlerde koşuşturmalar başlar. Ses, yaverlerin kullandığı odadan gelmiştir. İçeri girildiğinde Başyaver Salih Bozok kanlar içinde yerde yatmaktadır. Nabzı vardır, ama ağır yaralıdır. Hemen Kasımpaşa Deniz Hastanesi'ne taşınır.
Salih Bozok'un bu davranışı beklenmedik değildir. Çok önceden yakın dostu Kılıç Ali'ye şöyle demişti: "Kılıç, bu adam ölürse, ben yaşayamam."
Söz, o günlerde duygusal bir tepki olarak algılanmış ve kimse onu ciddiye almamıştı. Oysa Salih Bozok, çocukluk arkadaşı Mustafa Kemal'le aynı mahallenin, aynı okulun, aynı kaderin insanıydı; Zübeyde Hanım'la akrabalığı bile vardı.
Bir süre önce Dr. Neşet Ömer İrdelp'e sormuştu: "Doktor, kesin ölüm nasıl olur?" "Kalbe ateş edilirse" cevabını alınca, bu yöntemi asla unutmamıştı.
Yaverler Odası'na çekildi, kapıyı içeriden kilitledi. Gömleğini çıkardı, aynanın karşısına geçti. Sol memesinin çevresini kalemle daire içine aldı. Elindeki tabancayı kalbin hizasına dayarken fısıldadığı son söz şu oldu: "Demek böyle olacak."
Tetiği çekti. Kısa süre sonra odanın dışına, aşağıya doğru yankılandı: "Başkumandan, başyaversiz gitmez!" — duyumdan birkaç saniye sonra silah patlama sesi duyuldu.
Herkes koştu. Salih Bozok kalbini hedeflemişti ama tetiği çekerken boynunu biraz yukarı kaldırdığı için mermi yön değiştirmiş, kalbi sıyırıp akciğere saplanmıştı. Ölmemişti. Acilen getirilen Operatör Mim Kemal Öke, ameliyatı bizzat yaptı; mermiyi çıkardı, fakat Bozok bir daha sağlığına kavuşmadı. Üç yıl sonra, 21 Nisan 1941 tarihinde İstanbul'da hayatını kaybetti.
Salih Bozok'un odasında, olay sonrası dolabında bulunan not defterinde kısa bir cümle yazılıydı: "O gidince ben neyle yaşarım?"
Bu sahneler, Türk tarihinin en büyük vedalarından birinin insanî boyutunu gösterir. 9 Kasım akşamından 10 Kasım sabahına kadar Dolmabahçe Sarayı, bir ulusun kalp atışlarını adeta mimiklerle takip ettiği bir sessizlik mekânına dönüşmüştür.
Saat 09.05 olduğunda, zaman durmuştur; radyolar susmuş, sirenler çalmaya başlamamış olsa bile, herkesin içinde aynı cümle yankılanmıştır: "Bir tarih göçüyor."
Vefat Raporu
"10 İkinciteşrin 1938 (10 Kasım 1938)
Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün bu sabah elim vefatlarıyla neticelenen müzmin hastalıklarının ilk arazları, Kanunusani 1937 sonunda Yalova'da müşahede edilmiştir.
O tarihte kendileri, bilhassa etraf-ı süfliyede (bedenin alt kısımlarında) fazla olmak üzere bütün vücutlarında kaşıntıdan, hafif ve mükerrer burun kanamalarından ve biraz da yorgunluk hissinden şikâyet etmekteydiler.
Yalova'da Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp ve Dr. Nihat Reşat Belger tarafından yapılan muayenede, gayritabii olarak görülen başlıca araz, kaburga hizasını üç parmak tecavüz eden bir köbet dehamesi (karaciğer büyümesi) idi. Bu dehame, umumi yani nahiyeyi şer-süfliyeden hipokondre nahiyesinin sağ ve son hududuna kadar hissedilmekteydi. Karaciğer biraz sert olmakla beraber satıh emles (yüzeyi düzgün), kenarları ise keskin idi.
Buna mukabil, karın cidarında kollateral devaran (dolaşım) şebekesinden eser müşahede edilmediği gibi, münhat (çökük) nahiyelerde matite bulunmamıştı. Dalağın büyüklüğü kısmen normaldi; fazla bir büyüklük olmaksızın palpabl idi. Etraf-ı süfliyede kaşınmadan mütevellit küçük ve sathî cilt lezyonlarından maada bir gayritabiîlik tesadüf edilmedi. Dikkatle aranan "ödem malleolaire" (ayak bileklerinde şişlik) de yoktu. Atatürk'ün vücut ağırlığı bu muayene tarihinde 75 kilogram idi.
Hülasa, bu tarihte Reisicumhur'da gıdaya ve hıfzısıhhaya dair bir meseleyle alakadar olması muhtemel görülen bir karaciğer büyümesinden başka herhangi bir gayritabiilik tespit edilmemişti.
Müteakiben Reisicumhur, Yalova tarikiyle Bursa'dan otomobil ile İstanbul'a dönerken soğuk almış ve Dolmabahçe Sarayı'nda on beş gün kadar süren bir akciğer konjeksiyonu (zatürre) geçirmiştir. Oldukça yüksek hararetle seyreden bu hastalık onu yormuş, İstanbul'dan Ankara'ya dönüşü sırasında belirgin bir takatsizlik ve zayıflık meydana getirmiştir.
Ankara, 28 Şubat 1938:
Dr. Asım Arar, Dr. Hüsamettin Koral, Prof. Dr. Akil Muhtar Özden, Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp ve Dr. Ziya Naki Yaltırım tarafından yapılan istişare sonucunda, büyük ve biraz sert bir karaciğer ile büyükçe bir dalak tespit edilmiş; o anda ne karın boşluğunda su (asit), ne de bacaklarda ödem görülmüştü. Bir müddetten beri ara sıra tekrarlayan küçük burun kanamaları da kaydedilerek, gerekli tedavi ve rejim tespit edilmiştir.
Kısa süre sonra Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp ve Almanya'dan gelen Prof. Dr. Frank arasında bir istişare daha yapılmış ve evvelki teşhis kabul edilerek tedaviye devam edilmiştir.
Mart iptidalarında (başlarında) Paris'ten celbedilen Prof. Dr. Noel Fiessinger ile Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp arasında Ankara'da yapılan tıbbi istişarede, büyük bir karaciğer ve büyükçe bir dalak bir kere daha müşahede edilmiş; aynı teşhis konularak hastalığın bir "Hepatite sclero-congestive ethylique" (alkole bağlı sert ve kanlı karaciğer iltihabı) olduğu tespit edilmiştir.
Tatbik edilen müdavat (tedavi) sayesinde hastalık bir dereceye kadar sükûn bulmuş gibi görünmüşse de, hakikat hâlde marazın seyrinde ciddi bir tevakkuf (duraklama) olmamış, gelişme istikametinde devam etmiştir.
İstanbul Dönemi:
Ankara'dan İstanbul'a avdetlerinden sonra hastalık yeni bir safhaya girmiş; etraf-ı süfliyede ödemler, karın boşluğunda "ascite" (asit) birikimi zuhur etmiştir. Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp ve Dr. Nihat Reşat Belger tarafından yapılan muayenede "ascitogène cirrhose" teşhisi (sıvı birikimine yol açan siroz) konulmuştur.
İkinci defa olarak Paris'ten gelen Prof. Fiessinger'le, Prof. İrdelp ve Dr. Belger arasında yapılan istişarede, su ve ödemlere karşı uygulanmakta olan tedavi ve rejimin devamına karar verilmiştir.
13 Temmuz 1938 tarihinde hastalık, birdenbire zuhur eden ve 39,1°C'ye ulaşan yüksek ateşle hummalı bir devreye girmiştir. Bu tarihten itibaren maraz, bazen hafif, bazen yüksek hararetlerle müterafık surette seyretmeye başlamış ve hastalığa "pek ciddi ve subaigue" (keskinleşmiş) bir görünüm vermiştir.
Bu gelişme üzerine Paris'ten iki defa daha Prof. Fiessinger davet edilmiş; ayrıca Berlin'den Prof. Dr. von Bergmann ve Viyana'dan Prof. Dr. Hans Eppinger getirilmiştir.
Yabancı hekimlerin gelişinden önce ve sonra, Prof. Dr. Akil Muhtar Özden, Prof. Dr. Süreyya Hidayet Serter, Dr. Asım Arar, Dr. Abrevaya Marmaralı, Prof. Dr. Mim Kemal Öke, Dr. Mehmet Kâmil Berk, Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp, Dr. Nihat Reşat Belger ve Prof. Dr. Hayrullah Diker'den oluşan yerli hekim kurulu ile mükerrer istişareler yapılmıştır.
Hastalığın teşhisi ve tedavisi bakımından tam bir fikir birliği doğmuş, gereken bütün "icabat-ı fenniye" (bilimsel uygulamalar) titizlikle uygulanmıştır.
Yapılan çok itinalı tedaviye, gösterilen bütün gayret ve çabalara rağmen hastalık durmadan ilerlemiş, vücutta bıraktığı kaşeksi (şiddetli zayıflık) giderek artmıştır.
Son iki ay içinde üç defa "büyük karaciğer yetersizliğine bağlı ağır sinirsel rahatsızlıklar" (ensefalopati) meydana gelmiş; hastalık, bu nöbetlerin ardından en yüksek derecesine ulaşmıştır.
Bu asabî teşevvüşlerden biri, 16 Teşrinievvel 1938 Pazar günü başlamış, 20 Teşrinievvel Perşembe sabahına kadar sürmüş ve sonunda açılma ile neticelenen bir koma teşkil etmiştir.
En nihayet 8 Teşrinisani (Kasım) 1938 Salı günü bir kere daha aynı tablo zuhur etmiş ve bütün dikkat ve ihtimama rağmen hastalığın ilerlemesi önlenememiştir. Vücut fonksiyonları büyük bir hızla zayıflamış, 10 İkinciteşrin (10 Kasım) 1938 Perşembe sabahı saat dokuzu beş geçe, 'çok muazzez ve büyük hasta' ebediyete intikal etmiştir."
Bu rapor, sekiz sayfa olarak Dolmabahçe Sarayı'nda tanzim ve imza edilmiştir.
İmzalar: Nihat Reşat Belger, Prof. Dr. Mim Kemal Öke, Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp, Prof. Dr. Hayrullah Diker, Prof. Dr. Süreyya H. Serter, Prof. Dr. Akil Muhtar Özden, Dr. Mehmet Kâmil Berk, Dr. Abrevaya Marmaralı, Dr. Asım Arar.
Bu resmî belge, hem tıbbi hem tarihî bakımdan Cumhuriyet arşivlerinin en önemli kayıtlarından biridir. Dilindeki terimlerin büyük bölümü Fransız tıbbı kaynaklıdır; raporda kullanılan ifade tarzı, Osmanlı tıp literatüründen Cumhuriyet dönemi modern tıp diline geçişin tipik örneklerinden biridir.
Rapor, Atatürk'ün ölüm nedenini "alkole bağlı kronik karaciğer iltihabı – siroz (Hepatite sclerocongestive ethylique)" olarak saptamış; hastalığın seyri ve son anları da modern klinik gözlem disipliniyle belgeye bağlanmıştır.
Hükümetin Resmi Tebliği
Başbakan Celal Bayar ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya imzasıyla yayımlanan resmi tebliğde şu ifadeler yer almıştır:
"Bu acı hadise ile Türk vatanı büyük yapıcısını, Türk milleti ulu şefini, insanlık büyük evladını kaybetti... Kederlerimizin tesellisini ancak ve ancak O'nun büyük eserine bağlılıkta ve aziz vatanımızın hizmetinde ararız. Şurasını da her şeyden evvel beyan etmeliyiz ki, ölmez olan O'nun büyük eseri: Cumhuriyet Türkiye'sidir."
Tebliğ, Anayasa'nın ilgili maddeleri gereğince Meclis Başkanı Abdülhalik Renda'nın Cumhurbaşkanlığı vekilliğini üstlendiğini ve en kısa sürede yeni Cumhurbaşkanı seçileceğini duyurmuştur.
Mulaj, Tahnit ve Defin İşlemleri
Mulajın Alınması
Atatürk'ün ölümünün hemen ardından, Hıfzıssıhha Müzesi Müdürü Dr. Nuri Hakkı Aktansel tarafından yüz ve sağ el mulajı alınmıştır. Bu işlem sırasında bulunan Prof. Dr. Hayrullah Diker şöyle demiştir:
"Ben yüzünün maskını alırken çehresine dikkat ettim, çok rahat, çok huzurlu bir uyku anında imiş gibi idi. Emin olunuz, çehresinin hatlarını tespit edecek maskı koyarken, uyanacak, konuşacakmış gibi bir ruh haleti içinde idim."
Tahnit İşlemi
Cenaze törenine kadar naaşın muhafazası için tahnit yapılması kararlaştırılmıştır. Bu işlem, Gülhane Patoloji Profesörü Dr. Lütfi Aksu tarafından gerçekleştirilmiştir. Kullanılan solüsyon formalin, süblimat, tuz ve karbolik asit karışımından oluşmaktaydı.
Dr. Lütfi Aksu, tahnit için kullandığı cihazı Atatürk'ten sonra başka hiç kimse için kullanmamış, bu cihaz daha sonra İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Tarihi Müzesi'ne bağışlanmıştır.
Otopsi Tartışması
Atatürk'ün ölümünden sonra otopsi yapılmamıştır. Hekimler, 11 Kasım 1938'de hazırladıkları raporda otopsiye gerek olmadığını bildirmişlerdir:
"Hastalığın ilk gününden beri tanı kesinleşmiş, bu teşhis gerek müdavi ve gerek yerli ve yabancı müşavir hekimlerin kanaatlarına uygunluk göstermiştir. Hastalığın on bir aya yakın süren seyri de bunu teyit etmiştir. Bu itibarla ölümün sebebinde en ufak bir tereddüt ve şüphe kalmamış olduğundan, otopsi yapılması tamamen lüzumsuz ve faydasız görülmüştür."
Bazı tıp tarihçileri bu kararı eleştirmiştir. Otopsi yapılmış olsaydı, tanının kesin olarak doğrulanması ve gelecekte ortaya atılabilecek her türlü spekülasyonun önlenmesi mümkün olabilirdi.
Geçici İstirahatgâhtan Anıtkabir'e
Etnografya Müzesi'nde 15 Yıl
Atatürk'ün naaşı, 21 Kasım 1938'den 10 Kasım 1953'e kadar on beş yıl boyunca Ankara Etnografya Müzesi'nde kalmıştır. İlginç bir tesadüftür ki, Atatürk bu müzenin yapımı sırasında burayı gezerken "Burası bir kabre benziyor!" demişti.
Anıtkabir'e Nakil
10 Kasım 1953'te naaşın Anıtkabir'e nakli öncesinde Prof. Dr. Kamile Şevki Mutlu tarafından muayene yapılmıştır. Kurşun tabut açıldığında, tahnitin başarılı olduğu görülmüştür. Dr. Mutlu'nun tespitlerine göre:
"Yüzünü örten pamuk kitlesi kaldırılınca Atatürk'ün yüzü görüldü. Uzun kaşlarından ince bir tutam sol göz kapağının üzerine inmişti. Hasta yatağında uyuyor gibiydi."
Son İstirahatgâh
Anıtkabir'in mozole bölümünde, Şeref Holü'nün altında yer alan kabir odası sekizgen planlı olup Selçuklu ve Osmanlı mimarisi üslubunda inşa edilmiştir. Zemin ve duvarlar siyah, beyaz ve kırmızı mermerlerle kaplıdır.
Mezar odasının ortasında, kıble yönünde kırmızı mermer bir sanduka bulunmaktadır. Çevresinde Türkiye'nin tüm illerinden, Kıbrıs'tan ve Azerbaycan'dan getirilen toprakların konulduğu vazolar yer almaktadır. Böylece Atatürk'ün "bütün vatan parçalarından gelen toprakta yatma" arzusu yerine getirilmiştir.
Öldüğü Oda
Dolmabahçe Sarayı'nın denize bakan, "hususi daire" olarak bilinen bölümünde bulunan bu oda, Osmanlı padişahlarının kışlık odası olarak kullanılmaktaydı. İki kapılı ve dört pencereli odada bronz işlemeli ceviz bir karyola, gardırop ve komodin bulunmaktadır.
Atatürk 25 Temmuz 1938'de Savarona yatından bu odaya getirilmiş ve ölümüne kadar burada kalmıştır. Oda bugün tüm eşyasıyla bir müze olarak korunmakta, tüm saatler 9'u 5 geçeyi göstermektedir.
Sonuç
Mustafa Kemal Atatürk, hayatı boyunca ölümden korkmamış, onu doğal bir süreç olarak kabul etmiştir. Son hastalığı boyunca sergilediği metanet, karakterinin bir yansımasıdır. Hastalığının ilerlemesine rağmen devlet işleriyle ilgilenmeye devam etmiş, milletinin geleceği için endişe taşımıştır.
Ölüm döşeğinde bile Ankara özlemi çekmiş, Türk gençliğiyle vedalaşmış ve "bu bayramlar ve yarınlar sizindir" diyerek geleceğe olan inancını dile getirmiştir.
Vefatından önce söylediği sözler, onun vizyonunu ve milletine olan güvenini özetlemektedir:
"Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır."
Atatürk, fiziksel varlığının son bulacağını biliyordu. Ancak eserinin, kurduğu Cumhuriyet'in sonsuza dek yaşayacağına inanıyordu. Bugün Anıtkabir'de yatan bedeni, tüm yurdu kucaklayan topraklarla çevrilidir; ancak asıl mirası, kurduğu modern Türkiye Cumhuriyeti ve Türk milletinin kalbindeki yeridir.
İşte Türk milletinin Halâskârgazisi Mustafa Kemal Atatürk, bu ahir dünyadan bedenen böyle göçtü...
---
Kaynakça
I. Arşiv Belgeleri
- Çankaya Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Atatürk'ün Sağlık Dosyası (Kutu 161-3, Dosya 79-2).
- Işımer, Yalçın; Bengi, Osman; Aydıntuğ, Yavuz Sinan. "Gazeteci-Yazar Altemur Kılıç'ın Anıtkabir'e Verdiği Atatürk'ün Üst Çene Modeli." Tutulan Rapor, Ankara, 2000.
II. Gazeteler
Yararlanılan Gazeteler: Cumhuriyet (İstanbul), Hâkimiyet-i Milliye (Ankara), Hürriyet (İstanbul), İkdam (İstanbul), Milliyet (İstanbul), Sabah (İstanbul), Son Posta (İstanbul), Tan (İstanbul), Ulus (Ankara), Vakit (İstanbul).
- Ağaoğlu, Samet. "Atatürk'ten Sesler." Milliyet, 10-17 Kasım 1980.
- Ahmet Emin (Yalman). "Mustafa Kemal'in Verdiği Mülakat." Vakit, 10 Ocak 1922.
- Akıncı, Sırrı. "Atatürk'ün 'Postmortem' İncelemesi." Cumhuriyet, 9 Aralık 1972.
- Akıncı, Sırrı. "Atatürk'ün Hastalıkları." Cumhuriyet, 11 Kasım 1975.
- Aksoy, Muzaffer. "Büyük Hekim Hacer Çetingil." Cumhuriyet, 27 Temmuz 1985.
- Aktaş, Refik Necdet. "Dağbaşını Duman Almış." Milliyet, 19-25 Mayıs 1964.
- Akyol, Mete. "Abdurrahim Tuncak'ın Anıları." Milliyet, 24 Mayıs – 6 Haziran 1981.
- Akyol, Mete. "Tarihi Belgesel." Star, Yıl 1, Sayı 5, 12-16 Kasım 1991.
- Arar, Asım. "Atatürk'ün Ölüm Gününe Ait Bazı Hatıralar." Cumhuriyet, 10 Kasım 1951.
- Arar, Asım. "Atatürk'ün Hastalığı ve Ölümü." Dünya, 10 Kasım 1953.
- Atadan, Makbule. "Büyük Kardeşim Atatürk." Yeni İstanbul, 1 Kasım 1952 – 22 Mart 1953.
- "Atatürk'ün Savarona'da 56 Günü." İkdam, 13 Haziran – 13 Ağustos 1939.
- Aydemir, Şevket Süreyya. "Verimsiz Bir Araştırma ve Bir Gerçek." Cumhuriyet, 13 Mart 1972.
- Aydıntuğ, Yavuz Sinan. "Atatürk'ün Ağız Sağlığı." Türk Diş Hekimleri Birliği 3. Uluslararası Diş Hekimliği Kongresi Gazetesi, 1996.
- Baydar, Mustafa. "Atatürk Ne Zaman Doğdu." Milliyet, 10 Kasım 1966.
- Bayur, Hikmet. "10. Yıl Nutku Hakkında Bir Hatıra." Ulus, 10 Kasım 1939.
- Belli, Şemsi. "Makbule Atadan Anlatıyor." Milliyet, 10-24 Kasım 1955.
- Bildik, Cemalettin. "Savarona'yı Gezerken." Akşam, 10-20 Haziran 1950.
- Bozok, Salih. "Atatürk'e Ait Hatıralar." Cumhuriyet, 5 Şubat 1939.
- Cebe, Alptekin. "Atatürk'ün Asıl Yüzünü En Son Görme Şansı." Cumhuriyet, 10 Kasım 1999.
- Çağan, Nazmi. "Muvakkat Kabirde Aziz Atatürk'ün Nöbetini Bekledim." Milliyet, 10 Kasım 1954.
- Çambel, Hasan Cemil. "Atatürk'ün Sofrasında." Dünya, 6 Nisan 1983.
- Çambel, Leyla. "Dr. Neşet Ömer'in Ağzından Atatürk'ün Hastalığına Ait Anılar." Ulus, 10-19 Kasım 1959.
- Çetiner, Yılmaz. "Mustafa Kemal'in İlk Aşkı Küçük Emine'yi Bulduk." Cumhuriyet, 10 Kasım 1964.
- Dündar, Can. "Atatürk'e Yanlış Teşhis Konuldu." Sabah, 10 Kasım 1999.
- Ekmekçi, Mustafa. "İşin Aslı Astarı." Cumhuriyet, 21 Mayıs 1992.
- Atay, Falih Rıfkı; Soydan, Mahmut. "Mustafa Kemal'in Verdiği Mülakat." Milliyet, 13 Mart 1926.
- Göktulga, Fahri Celal. "Frank Hoca." Cumhuriyet, 17 Şubat 1957.
- Güngör, Selahaddin. "Conkbayırı'nda Atatürk'ün Hayatını Kurtaran Saat." Cumhuriyet, 24 Ocak 1939.
- Gürer, Cevat Abbas. "Atatürk'ün Hayatından Yazılmamış Hatıralar: Uyumayan Adam." Yeni Sabah, 14 Şubat 1941.
- Gürer, Cevat Abbas. "Kutladığımız Büyük Gün." Yeni Sabah, 19 Mayıs 1943.
- Hazar, Özdemir. "Koruma Polisi Bir Tarihi Yanılgıyı Düzeltiyor: Atatürk'ün Gecede 250 Gramdan Çok Rakı İçtiğini Hiç Görmedim." Yeni Asır, 16 Eylül 1981.
- İlgdemir, Uluğ. "Ruşen Eşref Ünaydın (1892–1959)." Ulus, 30 Eylül 1959.
- İlbey, Asaf. "Atatürk'ün Hususi Hayatı." Tan, 8 Haziran – 6 Eylül 1949.
- İnan, Afet. "Vatan ve Hürriyet." Ulus, 10 Eylül 1937.
- İnan, Afet. "İğde Ağacı." Ulus, 10 Kasım 1947.
- İsmail Habib (Sevük). "Paşanın Köşkünde." Açıksöz, 24 Temmuz 1922, Sayı 539.
- İsmail Habib (Sevük). "Halk Gecesi." Hâkimiyet-i Milliye, 10 Nisan 1923.
- İsmail Habib (Sevük). "Atatürk'ten Hatıralar ve İbretler." Cumhuriyet, 24 Birincikanun 1938 – 3 Mart 1939.
- Kılıç, Ali. "Kılıç Ali Hatıralarını Anlatıyor." Milliyet, 15 Ekim 1951 – 7 Ağustos 1952.
- Konay, Rıfkı. "Atatürk'ün Sofrası, Atatürk'ün Sofrasında Bulunmuş Kişilerin Hatıraları." Vakit, 8 Eylül – 11 Ekim 1947.
- Kulcanay, Emre. "Ata'nın Tartışılan Sözleri." Sabah, 12 Nisan 2001.
- Nadi, Yunus. "Atatürk'ün Vasıfları." Cumhuriyet, 14-21 Kasım 1938.
- Nasuhoğlu, İlhami. "Atatürk'ten Babamın Anlattıkları." Son Havadis, 10 Kasım 1973.
- Onat, Naim. "Atatürk'ten Birkaç Hatıra." Ulus, 10 Kasım 1939.
- Onur, Necmi. "Atatürk'ün Ölümünü Başvekil Bayar Anlatıyor." Hürriyet, 10-11 Kasım 1985.
- Öngören, İbrahim Tali. "Bingazi'den Anadolu'ya Kadar." Ulus, 10 Kasım 1939.
- Özdener, Bahadır. "Atatürk'le Tartışan Kunduracı." Sabah, 8 Nisan 2000.
- Özkaya, A. İhsan. "Atatürk'ün Son Hastalığı ve Ölümü." Milliyet, 10-23 Kasım 1976.
- Pekşen, Yalçın. "Atatürk'ün Özel Yaşamı: Vecihe İlmen (Latife Hanım'ın Kız Kardeşi) Anlatıyor." Cumhuriyet, 10 Kasım 1984.
- Pulur, Hasan. "Muhafızı Atatürk'ü Anlatıyor: Emekli General İsmail Hakkı Tekçe'nin Anıları." Milliyet, 10-22 Kasım 1968.
- Saner, Nejat. "Büyük Meçhul (Claude Farrère'den Çeviri)." Ulus, 10 Kasım 1946.
- Süssoy, Yener. "Atatürk'ün Hizmetinde Bulunan İbrahim Ergüven'le Tatil Sohbeti." Milliyet, 9 Kasım 1986.
- Şehsuvaroğlu, Bedi. "Türk Hekimliğinin Büyük Kaybı." Akşam, 25 Ağustos 1950.
- Şehsuvaroğlu, Bedi. "Ord. Prof. Hayrullah Diker'i de Kaybettik." Son Posta, 25 Ağustos 1950.
- Talu, Ercüment Ekrem. "Atatürk'e Ait Hatıralar – Atatürk ve Çocuk." Ulus, 10 Kasım 1946.
- Tanju, Sadun. "Mustafa Kemal'in Damat Girdiği Aile: Uşakizadeler." Milliyet, 10-17 Kasım 1984.
- Tanpınar, Ahmet Hamdi. "Atatürk'ten Alınacak Büyük Ders." Ulus, 21 Kasım 1960.
- Tunaya, T. Zafer. "Siyasal Belge Olarak Nutuk." Cumhuriyet, 15 Ekim 1977.
- Turgut, Hulusi. "Kılıç Ali'nin Anıları: Atatürk'ün Sırdaşı Anlatıyor." Sabah, 31 Ekim – 10 Kasım 1999.
- Ulug, Naşit Hakkı. "Atatürk'ün Hastalıkları." Cumhuriyet, 10-13 Kasım 1967.
- Unat, Faik Reşit. "Atatürk Ne Zaman Doğdu." Ulus, 7 Mayıs 1962.
- Ünaydın, Ruşen Eşref. "Sana Nasıl Kıyardı!" Milliyet, 20 Haziran 1926.
- Yağız, Rahmi. "Atatürk'ün Son Günleri." İkdam, 14 Ağustos – 21 Kasım 1939.
- Yaltırım, Ziya Naki. "On İki Yıl Atatürk'ün Doktorları Arasında Vazife Gördüm." Cumhuriyet, 10 Kasım 1951.
III. Kitaplar
- Adıvar, Halide Edip. Dr. Abdülhak Adnan Adıvar. Ahmet Halit Yaşaroğlu Kitapçılık ve Kâğıtçılık, İstanbul, 1956.
- Adıvar, Halide Edip. Türk'ün Ateşle İmtihanı. Atlas Kitabevi, 11. baskı, İstanbul, 1994.
- Ağaoğlu, Süreyya. Bir Ömür Böyle Geçti. Ağaoğlu Yayınevi, İstanbul, 1984.
- Ahmet Haşim. Bize Göre: Gurabahane-i Laklakan, Frankfurt Seyahatnamesi. Günümüz Türkçesiyle Mahir Ünlü haz.; İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1982.
- Akgün, Seçil. General Harbord'un Anadolu Gezisi ve Ermeni Meselesine Dair Raporu. Kervan Kitapçılık, İstanbul, 1981.
- Akıncı, Sırrı. İnançtan Bilime. Çağdaş Yayınları, İstanbul, 1977.
- Akpolat, Tekin; Utaş, Cengiz; Süleymanlar, Gültekin. Nefroloji El Kitabı. 3. baskı, Nobel Yayınları, İstanbul, 1999.
- Aktaş, Erhan. Atatürk ve Uşak. Yelken Matbaacılık, İstanbul, 1981.
- Aldan, Mehmet. İz Bırakan Mülk Amirleri II. T.C. İçişleri Bakanlığı Yayını, Ankara, 1995.
- Alimamak 1933. Matbuat Cemiyeti Yayını, İstanbul, 1933.
- Alpkaya, Faruk. Türkiye Cumhuriyeti'nin Kuruluşu (1923-1924). İletişim Yayınları, İstanbul, 1998.
- Altay, Fahrettin. 10 Yıl Savaş 1912-1922 ve Sonrası. İnsel Yayınları, İstanbul, 1970.
- Anıtkabir Tarihçesi. T.C. Genelkurmay Başkanlığı Yayını, Ankara, 1994.
- Arar, Asım. Son Günlerinde Atatürk (Dr. Asım Arar'ın Hatıraları). Selek Yayınları, İstanbul, 1958.
- Aras, Tevfik Rüştü. Görüşlerim I. Semih Lütfi Kitabevi, İstanbul, 1945.
- Araz, Nezihe. Mustafa Kemal'le Bin Gün. Apa Ofset, İstanbul, 1993.
- Araz, Nezihe. Mustafa Kemal'in Ankara'sı. Apa Ofset, Ankara, 1994.
- Arıburnu, Kemal. Atatürk'ten Anılar. 2. baskı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1994.
- Arıburnu, Kemal. Atatürk ve Çevresindekiler. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1994.
- Arıburun, Perihan Eldeniz. Atatürk'ün Öğretmeni. Genç Büro Reklam ve Matbaacılık Ltd. Şti., Ankara, 1994.
- Atabeyoğlu, Cem. Atatürk ve Spor. Başbakanlık Gençlik ve Spor Müdürlüğü Yayını, Ankara, 1989.
- Atatürk, Gazi Mustafa Kemal. Nutuk. Devlet Basımevi, İstanbul, 1938.
- Atatürk, Mustafa Kemal. Zabit ve Kumandan ile Hasbihal. Kara Kuvvetleri Komutanlığı Basımevi, Ankara, 1980.
- Atatürk, Mustafa Kemal. Arıburnu Muharebelerine Ait Tarihçe. Yayına haz. Uluğ İğdemir; Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara, 1990.
- Atatürk Devrimleri. I. Milletlerarası Sempozyum Bildirileri, 10-14 Aralık 1973, Seremet Matbaası, İstanbul, 1975.
- Atatürk Ne Zaman Doğdu. Mustafa Kemal Derneği Yayınları, Ankara, 1978.
- Atatürkçülüğün Ekonomik ve Sosyal Yönü Semineri. 11-12 Ekim 1973, İstanbul Üniversitesi İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi, Cumhuriyet'in 50. Yıl Armağanı, İstanbul, 1973.
- Atatürk'e Ait Hatıralar. Cumhuriyet Matbaası, İstanbul, 1949.
- Atatürk'ün Bütün Eserleri Cilt I (1903-1919). 2. baskı, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1999.
- Atatürk'ün Bütün Eserleri Cilt IV (1919-1938). Kaynak Yayınları, İstanbul, 1999.
- Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri I. Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayını, Ankara, 1961.
- Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri II. Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayını, Ankara, 1959.
- Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri III. Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayını, Ankara, 1964.
- Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri I-III (tamamı). Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, 1989.
- Atatürk'ün Özel Arşivinden Seçmeler III. Genelkurmay Başkanlığı, Ankara, 1994.
- Atay, Falih Rıfkı. Mustafa Kemal'in Mütareke Defteri. Sel Yayınları, İstanbul, 1955.
- Atay, Falih Rıfkı. Atatürk'ün Hatıraları (1914-1919). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1965.
- Atay, Falih Rıfkı. Babanız Atatürk. 2. baskı, Doğan Kardeş Matbaası, İstanbul, 1966.
- Atay, Falih Rıfkı. Çankaya. Doğan Kardeş Yayınları, İstanbul, 1969.
- Aydemir, Şevket Süreyya. Tek Adam Mustafa Kemal I (1881-1919). 4. baskı, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1969.
- Aydemir, Şevket Süreyya. Tek Adam Mustafa Kemal II (1919-1922). 4. baskı, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1971.
- Aydemir, Şevket Süreyya. Tek Adam Mustafa Kemal III (1922-1938). Remzi Kitabevi, İstanbul, 1969.
- Aydoğan, Erdal; Ortak, Şaban. Dr. İbrahim Tali Bey'in Günlüğü. Arba Yayınları, İstanbul, 2000.
- Bağlum, Kemal. Beş Bin Yılda Nereden Nereye Ankara. Kendi yayımı, Ankara, 1992.
- Baltacıoğlu, İsmail Hakkı. Atatürk: Yetişmesi, Kişiliği, Devrimleri. Atatürk Üniversitesi Basımevi, Erzurum, 1973.
- Banoğlu, Niyazi Ahmet. Atatürk'ün Kulübesi. 2. baskı, Türk Telgraf Ajansı Yayınları, İstanbul, 1963.
- Banoğlu, Niyazi Ahmet. Atatürk'ün İstanbul'daki Hayatı I (Büyük İstanbul Derneği Yayını). İstanbul, 1973.
- Banoğlu, Niyazi Ahmet. Atatürk'ün İstanbul'daki Hayatı II. İtimat Matbaası, İstanbul, 1974.
- Banoğlu, Niyazi Ahmet. Nükte ve Fıkralarla Atatürk. 2. baskı, İnkılâp ve Aka Kitabevi, İstanbul, 1978.
- Barlas, H. Uğuroğlu. Halide Edip Adıvar: Bibliyografya. Yurttaş Yayınları, İstanbul, 1963.
- Bayar, Celâl. Atatürk'ten Hatıralar. Sel Yayınları, İstanbul, 1955.
- Baydar, Mustafa. Edebiyatçılarımız Ne Diyorlar: 60 Sanatçı. Yeni Matbaa, İstanbul, 1960.
- Baysal, Mevlüt. Çankaya'da Gazi'nin Hizmetinde. Ercan Matbaası, İstanbul, 1954.
- Baytop, Turhan. Türkiye'de Bitkilerle Tedavi (Geleneği ve Bugünü). Sanal Matbaacılık, İstanbul, 1984.
- Bayur, Yusuf Hikmet. Atatürk: Hayatı ve Eseri I (Doğumundan Samsun'a Çıkışına Kadar). Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, 1997.
- Bektan, Ali. Atatürk'ün Kehanetleri IV. Sınır Ötesi Yayınları, İstanbul, 2000.
- Belen, Fahri. Atatürk'ün Askerî Kişiliği. Millî Eğitim Bakanlığı Yayını, Ankara, 1963.
- Belli, Şemsi. Makbule Atadan Anlatıyor: Ağabeyim Mustafa Kemal. Ayyıldız Matbaası, Ankara, 1959.
- Belli, Şemsi. Atatürk'ün Aşk Hayatı. Tuba Matbaası, İstanbul, 1988.
- Belli, Şemsi. Fikriye, Belge ve Fotoğraflarla Atatürk'ün Duygu Dünyasında Hanımlar. 2. baskı, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1998.
- Berker, Nadire; Yalçın, Selim. Tıbbiyenin ve Bir Tıbbiyelinin Öyküsü: Osman Cevdet Çubukçu. Vehbi Koç Vakfı Yayınları, İstanbul, 2003.
- Beysanoğlu, Şevket. Atatürk ve Diyarbakır. Dicle Üniversitesi Matbaası, Diyarbakır, 1981.
- Bil, İlhami. Atatürk'ün Sofrası. Uncu Yayınevi, İstanbul, 1981.
- Borak, Sadi. Atatürk'ün Özel Mektupları. Varlık Yayınları, İstanbul, 1961.
- Borak, Sadi. Bilinmeyen Yönleriyle Atatürk. Bahar Matbaası, İstanbul, 1966.
- Borak, Sadi. Ata ve İstanbul. Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu Yayını, İstanbul, 1983.
- Bozok, Salih; Bozok, Cemil S. Hep Atatürk'ün Yanında (Baba-Oğul Bozok'ların Anıları). Çağdaş Yayınları, İstanbul, 1985.
- Cebesoy, Ali Fuat. Millî Mücadele Hatıraları. Vatan Neşriyatı, İstanbul, 1953.
- Cebesoy, Ali Fuat. Sınıf Arkadaşım Atatürk. İnkılâp ve Aka Kitabevi, İstanbul, 1967.
- Churchill, James. Kayıp Uygarlıklar I: Batık Kıta. Çeviren Ercan Ansoy; Ege Meta Yayınları, İzmir, 1999.
- Conk, Cemil. Çanakkale Conkbayırı Savaşları. Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti Harp Tarihi Dairesi Yayınları, Ankara, 1959.
- Cumhur, Müjgan. Atatürk'ün Özel Kütüphanesinin Kataloğu (Anıtkabir ve Çankaya Bölümleri). Başbakanlık Basımevi, Ankara, 1973.
- Cumhur, Müjgan. Atatürk ve Millî Kültür. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1981.
- Danışmend, İsmail Hami. İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi. 4 cilt, Türkiye Yayınevi, İstanbul, 1955.
- Değer, Mebrure. Dr. Hüseyin Hüsnü Bey'in Not Defterinden Trablusgarp Savaşı. Kurtuluş Matbaacılık, İstanbul, 1998.
- Deli, Ogün. Agoni: Atatürk'ün Ölümündeki Sır Perdesi, Yazılmayan Tarih. Lazer Yayınları, Ankara, 2004.
- Deliorman, Altan. Atatürk'ün Hayatındaki Kadınlar. İlk baskı Burhan Yayınları, İstanbul, 1961; 2. baskı Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul, 1999.
- Derin, Haldun. Çankaya Özel Kalemini Anımsarken (1933-1951). Haz. Cemil Koçak; Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1995.
- Dilaçar, Agop. Atatürk ve Türkçe. Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1962.
- Dinçol, M. Ali. Anadolu Uygarlıkları Ansiklopedisi I: Hititler. Görsel Yayınlar, İstanbul, 1982.
- Drill, Victor A. Pharmacology in Medicine. McGraw-Hill Book Company, New York-Toronto-London, 1958.
- Dündar, Can. Sarı Zeybek: Atatürk'ün Son 300 Günü. 2. baskı, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1995.
- Efe, Hamza. Cumhuriyetin 75. Yılında Ankara Numune ve Eğitim Araştırma Hastanesi. Ankara, 1998.
- Egeli, Münir Hayri. Atatürk'ten Bilinmeyen Hatıralar. Ahmet Halit Yaşaroğlu Kitapçılığı, İstanbul, 1954.
- Egeli, Münir Hayri. Atatürk'ün İstediği Çocuklar. İstanbul, 1965.
- Ellison, Grace M. Bir İngiliz Kadın Gözüyle Kuva-yı Milliye Ankara'sı. Çev. İbrahim S. Türek; Milliyet Yayınları, İstanbul, 1973.
- Elman, A. Şevket. Dr. Reşit Galip. Milli Eğitim Basımı, Ankara, 1955.
- Emre, Ahmet Cevat. İki Neslin Tarihi: Mustafa Kemal Neler Yaptı. Nurgök Matbaası, İstanbul, 1960.
- Erden, Ali Fuat. Atatürk. Burhaneddin Erenler Matbaası, İstanbul, 1952.
- Erden, Fethi. Türk Hekimleri Biyografisi. Çituri Biraderler Basımevi, İstanbul, 1948.
- Erendil, Muzaffer. İlginç Olaylar ve Anekdotlarla Atatürk. Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1988.
- Erenli, Muhterem. Atatürk Yazılanlar 5. Yapı Kredi Bankası Yayını, İstanbul, 1981.
- Erikan, Celâl. Komutan Atatürk. Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara, 1972.
- Eroğlu, Hamza. Atatürk'ün Hayatı ve Üstün Kişiliği. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1994.
- Ersöz, Uğur. Bir Zamanlar Mersin'de. Evrim Yayınevi, İstanbul, 1997.
- Ersoy, Uğur. 1911-1912 Osmanlı-İtalyan Harbi ve Kolağası Mustafa Kemal. Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1984.
- Esat Paşa'nın Çanakkale Anıları. Haz. İhsan İlgar; Baha Matbaası, İstanbul, 1975.
- Eski, Mustafa. Atatürk'ün Kastamonu Gezisi. Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, 2002.
- Evliyagil, Necdet. Atatürk ve Anıtkabir. Ajans Türk Matbaası, Ankara, 1988.
- Eyice, Semavi. Atatürk ve Pietro Canonica. Eren Yayınları, İstanbul, 1986.
- Filmer, Cemil. Hatıralar. Emek Matbaacılık, İstanbul, 1984.
- Frik, Feridun. Türk Hekimlerinden Prof. Dr. Refik Saydam. Dirim Yayınları, İstanbul, 1943.
- Gerde, R. Hüsrev. Harp İçinde Almanya (1939-1942). Haz. Hulusi Turgut ve Sın Yüksel Cebeci; ABC Ajansı Yayınları, İstanbul, 1994.
- Göker, Fahrettin. Çanakkale Kalesi ve Atatürk. Yeni Asır Yayınevi, İzmir, 1985.
- Göktulga, Fahri Celâl. Frank Hoca ve Yeni Fizyoloji. Cumhuriyet Kitapları, İstanbul, 1958.
- Görgülü, İsmet. On Yıllık Savaşın Günlüğü: Balkan, Birinci Dünya ve İstiklâl Savaşları. Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1997.
- Granda, Cemal. Atatürk'ün Uşağıydım. Turhan Gürkan der. Hürriyet Yayınları, İstanbul, 1973.
- Grew, Joseph C. Amerika'nın İlk Türkiye Büyükelçisinin Anıları: Yeni Türkiye. Çev. Kadri Mustafa Oraglı; Multilingual Yayınları, İstanbul, 1999.
- Grolman, Arthur. Pharmacology and Therapeutics. 4. baskı, Lea & Febiger, Philadelphia, 1960.
- Güngör, Selahaddin. Yakınlarının Ağzından Atatürk. Gençlik Kütüphanesi, İstanbul, 1944.
- Gürer, Cevat Abbas. Ebedî Şef: Kurtarıcı Atatürk'ün Zengin Tarihinden Birkaç Yaprak. Halk Basımevi, Ankara, 1939.
- Güzel, Ali. Atatürk ve Sanat. Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara, 1993.
- Hatiboğlu, Vecihe. Atatürk'ten Üç Anı, "Atatürk ve Türk Dili" içinde, Ankara Üniversitesi Basımevi, 1963.
- İğdemir, Uluğ. Atatürk ve Anzaklar. Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara, 1978.
- İğdemir, Uluğ. Atatürk'ün Yaşamı I (1881-1938). Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara, 1988.
- İlhan, Atilla. Cumhuriyet Söyleşileri II: Ufkun Arkasını Görebilmek. Bilgi Yayınevi, Ankara, 1999.
- İlhan, Suat. Atatürk ve Askerlik: Düşünce ve Uygulamalar. Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 1990.
- İnan, Afet. Atatürk ve Askerliğe Dair Eserleri. Türkiye İş Bankası Yayını, Ankara, 1959.
- İnan, Afet. M. Kemal Atatürk'ten Yazdıklarım. Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1971.
- İnan, Afet. Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler. 3. baskı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1981.
- İnan, Afet. Mustafa Kemal'in Karlsbad Hatıraları. Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara, 1982.
- İnan, Ali Mithat. Atatürk'ün Not Defteri. 2. baskı, Gündoğan Yayınları, Ankara, 1998.
- İpekçi, Abdi. İnönü Atatürk'ü Anlatıyor. Can Yayınevi, İstanbul, 1981.
- Kansu, Mazhar Müfit. Erzurum'dan Ölümüne Kadar Atatürk'le Beraber I-II. Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara, 1966-1968.
- Karabekir, Kâzım. İstiklâl Harbimiz. 2. baskı, Türkiye Yayınevi, İstanbul, 1969.
- Karaosmanoğlu, Yakup Kadri. Ergenekon (Millî Mücadele Yazıları). Remzi Kitabevi, İstanbul, 1973.
- Karaosmanoğlu, Yakup Kadri. Atatürk: Bir Tahlil Denemesi. Birikim Yayınları, İstanbul, 1981.
- Kaymak, Oğuz. Tıbbî Farmakoloji. Cilt 2-3, 5. baskı, Feryal Matbaacılık, Ankara, 1990.
- Kılıç, Ali. Atatürk'ün Hususiyetleri. Sel Yayınları, İstanbul, 1955.
- Kılıç, Ali. Son Günleri. Sel Yayınları, İstanbul, 1955.
- Kinross (Lord). Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu. 4. baskı, Çev. Ayhan Tezel; Sander Yayınları, İstanbul, 1972.
- Kocatürk, Utkan. Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri. 3. baskı, Turhan Kitabevi, Ankara, 1984.
- Kocatürk, Utkan. Doğumundan Ölümüne Kadar Açıklamalı Atatürk Günlüğü. Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara, 1999.
- Koçu, Reşat Ekrem. İstanbul Ansiklopedisi III-V-VIII. Koçu Yayınları, İstanbul, 1960-1966.
- Koloğlu, Orhan. Kim Bu Mustafa Kemal? Boyut Kitapları, İstanbul, 1997.
- Kongar, Emre. Devrim Tarihi ve Toplum Bilimi Açısından Atatürk. 3. baskı, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1998.
- Kutay, Cemal. Atatürk'ün Son Günleri. Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1981.
- Kutay, Cemal. Atatürk Olmasaydı. Aksoy Yayınları, İstanbul, 1998.
- Kutay, Cemal. Ne Buldu Ne Bıraktı. Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Yayını, İzmir, 1998.
- Leventoglu, Mazhar. Atatürk'ün Vasiyeti. Bahar Matbaası, İstanbul, 1968.
- Leventoglu, Mazhar. Atatürk Göçüp Giderken. Ajans Türk Tarih Yayınları, Ankara, 1971.
- Lütfi (Simavi). Osmanlı Sarayının Son Günleri. Hürriyet Yayınları, İstanbul (tarih yok).
- Mango, Andrew. Atatürk. The University Press, Cambridge (İngiltere), 1999.
- Mechin, Benoist. Kaplan ve Pars Mustafa Kemal. Cilt I, Çev. Zahir Güvemli ve M. Rasim Özgen; Nurgök Matbaası, İstanbul, 1955.
- Menç, Hüseyin. Millî Mücadele Yıllarında Amasya. Portreler ve Belgeler, Ankara, 1992.
- Metel, Reşit. Atatürk ve Donanma. Genelkurmay Başkanlığı Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Yayınları, İstanbul, 1966.
- Meydan Larousse. Büyük Lugat ve Ansiklopedi, Cilt 4, Meydan Yayınevi, İstanbul, 1971.
- Nadi (Abalioğlu), Yunus. Ankara'nın İlk Günleri. Sel Yayınları, İstanbul, 1955.
- Nadi (Abalioğlu), Yunus. Kurtuluş Savaşı Anıları. Çağdaş Yayınları, İstanbul, 1978.
- Noyan, Bedri. Bektaşilik ve Alevilik Nedir? Doğuş Matbaası, Ankara, 1985.
- Okyar, Fethi. Üç Devirde Bir Adam. Haz. Cemal Kutay; Tercüman Tarih Yayınları, İstanbul, 1980.
- Oranlı, Ziya. Atatürk'ün Şimdiye Kadar Yayınlanmamış Anıları (Atatürk'ün Emir Çavuşu Ali Metin Anlatıyor). Alkan Matbaası, Ankara, 1967.
- Orhun, Hayri; Kasaroğlu, Celâl ve Belek, Mehmet. Meşhur Valiler. İçişleri Bakanlığı Yayını, Ankara, 1969.
- Ökse, Necati. Çanakkale Muharebeleri ve Bu Muharebelerde Atatürk'ün Rolü. Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayını, Ankara, 1986.
- Önal, Sami. Hüsrev Gerede'nin Anıları: Kurtuluş Savaşı, Atatürk ve Devrimler. Literatür Yayınları, İstanbul, 2002.
- Önder, Mehmet. Atatürk Evleri ve Müzeleri. Türkiye İş Bankası Yayını, Ankara, 1970.
- Önder, Mehmet. Atatürk'ün Almanya ve Avusturya Gezileri. Türkiye İş Bankası Yayını, Ankara, 1993.
- Özalp, Kâzım. Millî Mücadele I (1919-1921). Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara, 1971.
- Özalp, Kâzım; Özalp, Teoman. Atatürk'ten Anılar. Türkiye İş Bankası Yayını, Ankara, 1992.
- Özçel, M. Ali. Sıtma (Malaria). Ege Üniversitesi Matbaası, İzmir, 1999.
- Özerdem, Sadık. Doktorluk Dediğin İki Tıklık. Yanıt Yayıncılık, İstanbul, 2004.
- Özerdim, Sami N. Bilinmeyen Atatürk. Varlık Yayınları, İstanbul, 1976.
- Özeren, Tahsin. Mustafa Kemal'den Atatürk'e Anılar. Hürriyet Yayınları, İstanbul, 1981.
- Öztürk, Kazım. Türkiye Büyük Millet Meclisi Albümü 1920-1973. Önder Matbaası, Ankara, 1973.
- Öztürk, Kazım. Türk Parlamento Tarihi II. TBMM Dönemi (1923-1927). TBMM Basımevi, Ankara, 1995.
- Özverim, Merda. Mustafa Kemal ve Corinne Lütfi: Bir Dostluğun Öyküsü. Milliyet Yayınları, İstanbul, 1998.
- Pakalın, Mehmet Zeki. Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü I. 2. baskı, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1971.
- Saner, Nejat. Atatürk Dönemi: 19 Altın Yılın Öyküsü. Milliyet Yayınları, İstanbul, 1975.
- Sevük, İsmail Habib. Atatürk İçin. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1981.
- Soyak, Hasan Rıza. Atatürk'ten Hatıralar I-II. Yapı Kredi Bankası Yayınları, İstanbul, 1973.
- Şehsuvaroğlu, Bedi. Atatürk'ün Sağlık Hayatı. Hürriyet Yayınları, İstanbul, 1981.
- Şimşir, Bilal N. Atatürk'ün Hastalığı. Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara, 1985.
- Şimşir, Bilal N. Dış Basında Türk Cumhuriyeti'nin Doğuşu. Çev. Cüneyd Akalın; Bilgi Yayınevi, Ankara, 1999.
- Tanrıöver, Hamdullah Suphi. Günebakan. Türk Ocakları Merkez Heyeti Yayını, Ankara, 1929.
- Taşkıran, Nimet. Haseki'nin Kitabı. Yenilik Basımevi, İstanbul, 1972.
- Tevetoğlu, Fethi. Atatürk'le Samsun'a Çıkanlar. Ayyıldız Matbaası, Ankara, 1971.
- Tevfik Oğlu, Muhtar. Akil Muhtar Özden. Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü Yayını, Ankara, 1996.
- Tezer, Şükrü. Atatürk'ün Hatıra Defteri. Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara, 1972.
- Tituş, İrfan. Gülhane İç Hastalıkları Klinikleri Tarihi. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Yayını, Ankara, 1960.
- Topuz, Hıfzı. Gazi ve Fikriye. Remzi Kitabevi, İstanbul, 2001.
- Toros, Taha. Atatürk'ün Adana Seyahatleri. Kemal Matbaası, Adana, 1981.
- Turan, Şerafettin. Atatürk'ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar, Düşünceler, Kitaplar. Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara, 1982.
- Turan, Şerafettin. Türk Devrim Tarihi II. Yenisinin Doğuşu (1923-1938). Bilgi Yayınevi, Ankara, 1986.
- Tüfekçi, Gürbüz D. Atatürk'ün Okuduğu Kitaplar. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1985.
- Ulug, Naşit Hakkı. Atatürk'ün Hastalıkları. Cumhuriyet Yayınları, İstanbul, 1967.
- Unat, Ekrem Kadri. Tıp Parazitolojisi. 5. baskı, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Vakfı Yayını, İstanbul, 1993.
- Unat, Faik Reşit. İyi Bir Vatandaş Olarak Atatürk. TBMM Basımı, Ankara, 1969.
- Ülkmen, Hamdi. Hümanist Atatürk. Çağdaş Yayınları, İstanbul, 1994.
- Ünaydın, Ruşen Eşref. Atatürk'ü Özleyiş Hatıralar. Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara, 1957.
- Ünaydın, Ruşen Eşref. İstiklâl Yolunda. Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1960.
- Ünver, A. Süheyl. Atatürk ve Tıp. İstanbul Üniversitesi Neşriyatı, İstanbul, 1952.
- Volkan, Vamık D.; Itzkowitz, Norman. Ölümsüz Atatürk: Yaşamı ve İç Dünyası. Bağlam Yayınları, İstanbul, 1998.
- Vurkaç, Yılmaz. Atatürk ve Kitap. 2. baskı, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1987.
- Yalman, Ahmet Emin. Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim III (1922-1924). Yenilik Basımevi, İstanbul, 1970.
- Yazman, Aslan Tufan. Atatürk'le Beraber Devrimler, Olaylar, Anılar (1922-1938). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1969.
- Yeğinobalı, Nihal. Cumhuriyet Çocuğu. Cem Yayınları, İstanbul, 1999.
- Yeşilyurt, Süleyman. Atatürk'ün Gönül Galerisi. Yeryüzü Yayınları, Ankara, 2001.
- Yetkin, Çetin. Serbest Cumhuriyet Fırkası Olayı. Karacan Yayınları, İstanbul, 1982.
- Yurdakul, Yurdakul. Atatürk'ten Hiç Yayınlanmamış Anılar. Aksoy Yayıncılık, İstanbul, 1999.
- Yücer, Rıza Ruşen. Atatürk'e Ait Birkaç Hatıra. Saka Basımevi, İstanbul, 1947.
- Ziyaoğlu, Rakım. İstanbul Kadıları, Şehreminleri, Belediye Reisleri ve Partiler Tarihi. İsmail Akgün Matbaası, İstanbul, 1971.
IV. Makaleler
- Akalın, Bedri; Ünsal, Utku. "Türkiye'de Sıtmanın Dünkü ve Bugünkü Durumu." Sıtma Bilimi (Malariologia), Türkiye Parazitoloji Derneği Yayını, İzmir, 1979.
- Akgür, A. Necati. "Atatürk Hangi Gün Doğmuş Olabilir?" Yıllarboyu Tarih, Yıl 3, Sayı 1, 16 Ocak 1981.
- Akıncı, Sırrı. "Prof. Dr. Nihad Reşat Belger." Hekim ve İlaç, Cilt 3, Sayı 1, s. 23-24, Ocak 1963.
- Akıncı, Sırrı. "Dünyaya Ün Salan Bir Hekimimiz: Hasan Reşat Sığındım." Hayat Tarih Mecmuası, Yıl 2, Sayı 12, s. 26-30, 1967.
- Akıncı, Sırrı. "Kaybettiğimiz Büyük Hekim Prof. Dr. Hasan Reşat Sığındım." Dirim, Cilt 46, Sayı 5, s. 230-231, Mayıs 1971.
- Akkaya, M. Şükrü. "Atatürk'ün Huzurunda Bir Akşam." Ülkü, Cilt 2, Sayı 24, 6 Aralık 1948.
- Alaşya, H. Fikret. "Atatürk Dünyanın Güneşi." Türk Kültürü, Yıl 9, Sayı 97, s. 21-22, Kasım 1970.
- Alpan, Mustafa Sıtkı. "Ord. Prof. Dr. Erich Frank'ın Ölümünün 30. Yıl Dönümü." Dirim, Cilt 62, Sayı 1-2, s. 34-39, Ocak-Şubat 1987.
- Altıntaş, Ayhan; Sınar, Neriman. "Sultan Reşad'ın Ameliyatı." Tarih ve Medeniyet, Sayı 34, s. 50-53, Ocak 1997.
- Altug, M. Hikmet. "Türkiye'de Endoskopi Tarihi ve Ziya Nuri Paşa." İstanbul Tıp Fakültesi Mecmuası, Cilt 22, Sayı 1, s. 350-357, 1959.
- Ananias, Oya Ayman. "Atatürk'ün Kunduracısı Tanaş Usta Anlatıyor." Popüler Tarih, Sayı 12, s. 74-76, Mayıs 2001.
- Arar, Asım. "Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp." Modern Tedavi Mecmuası, Cilt 1, Sayı 3, s. 80-85, Aralık 1951.
- Arar, Asım. "Akil Hocanın Üçüncü Ölüm Yıldönümü." Modern Tedavi Mecmuası, Cilt 1, Sayı 6, s. 215-217, 1952.
- Arıburun, Perihan. "Atatürk Hikâyeleri." Atatürk Devrimleri Uluslararası Sempozyumu Bildirileri, Seremet Matbaası, İstanbul, 1975, s. 211-220.
- Arslan, Esat. "Amerikan İstihbarat Belgelerinde Mustafa Kemal'in Kişisel Özellikleri." Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, Cilt II, Sayı 6-7, s. 49-72, 1996-1997.
- Ataç, Adnan. "Bir Dönüm Noktası ve Atatürk'ün Geçirdiği Kaza." Askerî Tarih Bülteni, Yıl 21, Sayı 40, s. 79-86, Şubat 1996.
- Banoğlu, Niyazi Ahmet. "Atatürk ve Latife Hanım." Tarih Dünyası, Yıl 1, Sayı 2-6, s. 54-304, 1950.
- Banoğlu, Niyazi Ahmet. "Atatürk'ün Sipariş Ettiği Bazı Kitaplar." Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt III, Sayı 8, s. 425-426, Mart 1987.
- Barlas, Osman. "Ord. Prof. Neşet Ömer İrdelp (1882-1948)." Yeni Tıp Tarihi Araştırmaları, Cilt I, s. 230-234, 1995.
- Baydar, Mustafa. "Atatürk ve Basın." Türk Dili, Yıl 25, Sayı 278, s. 803-871, Kasım 1974.
- Bayur, Hikmet. "Atatürk." Belleten, Cilt III, Sayı 10, s. 247-268, 1939.
- Bayur, Hikmet. "Mustafa Kemal'in Üç Mektubu." Belleten, Cilt XXIV, Sayı 93, s. 129-137, Ocak 1960.
- Belger, Nihad Reşat. "Atatürk'ün Hastalığının İlk Teşhisi ve Geçen Günler." Yakın Tarihimiz, Cilt III, Sayı 37, s. 321-323, 8 Kasım 1962.
- Beysanoğlu, Şevket. "Atatürk'ün Diyarbakır'daki Kafkas Cephesi Komutanlığı." Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt II, Sayı 5, s. 487-503, Mart 1986.
- Birinci, Necat. "Ruşen Eşref'in Mülakatlarına Göre Mustafa Kemal Paşa (1918-1919)." Türk Dili, Yıl 34, Sayı 395-396, s. 431-442, Kasım-Aralık 1984.
- Borak, Sadi. "Atatürk'ün Biyografisinde Yapılan Yanlışlıklar." Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt I, Sayı 1, s. 277-285, Kasım 1984.
- Borak, Sadi. "Atatürk'ün Okuduğu Kitaplar ve Kütüphanesi." Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt IX, Sayı 25, s. 73-83, Kasım 1992.
- Cümhur, Müjgan. "Atatürk'e Göre Bilim, Kültür, Kitap ve Kütüphane." Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Sayı 33, s. 76-79, Kasım 1987.
- Çambel, Hasan Cemil. "Atatürk'ün Sofrasında." Dünya, 6 Nisan 1983; ayrıca Makaleler ve Hatıralar (1987) içinde yeniden basım.
- Çetiner, Yılmaz. "Atatürk'ün İlk Aşkı Emine Hanım." Cumhuriyet, 10 Kasım 1964.
- Çetinoğlu, Arif. "Prof. Dr. Frank'ın Yetmişinci Yıldönümü." İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi, Cilt 18, Sayı 1, s. VII-XII, 1955.
- Dalây, Fazıl. "1928 Senesinde Atatürk'ün Bahçeler Müdürlüğü Serasına Gelişi." Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt III, Sayı 9, s. 691-694, Temmuz 1987.
- Dalây, Fazıl. "Atatürk Orman Çiftliğini Nasıl ve Niçin Kurdu." Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt IV, Sayı 11, s. 503-509, Mart 1988.
- Değer, Mebrure. "Şişli Sağlık Yurdu." V. Türk Tıp Tarihi Kongresi Bildirileri, AÜ Basımevi, Ankara, 1999, s. 541-551.
- Dilaçar, Agop. "Atatürk'ün Ölümünden Sonraki Yengisi." Türk Dili, Cilt XI, Sayı 122, s. 72-74, Kasım 1961.
- Doğru, Muharrem. "Atatürk'ün İlk Matbu Eserleri." Ülkü, Cilt 10, Sayı 44, s. 12-14, Ağustos 1940.
- Dündar, Can. "Atatürk'e Yanlış Teşhis Kondu." Aktüel, Sayı 434, s. 28-32, 11-17 Kasım 1999.
- Efe, Suat. "Ord. Prof. Dr. E. Frank'ın Türkiye'ye Gelişi, Atatürk'ü Muayenesi ve İsmet Paşa'nın Yardımı." Şişli Çocuk Hastanesi Tıp Bülteni, Yıl 23, Sayı 4, s. 609-612, 1989.
- Efe, Suat. "Hocalarımız Ord. Prof. Dr. Arif İsmet Çetingil'in Anıları." Dirim, Yıl 69, Sayı 4-6, s. 118-121, 1994.
- Elçin, Şükrü. "Hacı Derviş'ten Duyduklarım." Erdem, Cilt 4, Sayı 12, s. 879-880, Eylül 1988.
- Eren, İsmail. "Atatürk'e Ait Yugoslavya Eski Başbakanı M. Stoyadinoviç'in İzlenimleri." IX. Tarih Kongresi, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1988, s. 112-120.
- Frik, Feridun. "Politik Görevlerde Doktorlar VII." Dirim, Cilt 44, Sayı 3-4, s. 103-105, 1969.
- Gökay, Fahrettin Kerim. "Neşet Ömer Hoca." Tıp Dünyası, Cilt 21, Sayı 6, s. 6189-6191, 1948.
- Gökçen, Sabiha. "Atatürk'ten Bin Gün." Türk Hava Kurumu Dergisi özel sayısı, Ankara, 1982.
- Gökgöz, Nevzat. "Atatürk İle İlgili Almanya Belgeleri VI." Türk Dili, Sayı 575, s. 931-933, Kasım 1999.
- Gözaydın, Nevzat. "Atatürk ve Alman Belgeleri." Türk Kültürü, Sayı 180, s. 401-412, 1991.
- Güven, F. Celal. "İnsan Atatürk." Ülkü, Cilt 12, Sayı 70, s. 313-315, Aralık 1938.
- İçli, Tülin. "Atatürk ve Aile." Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt VIII, Sayı 22, s. 97-103, Kasım 1991.
- İğdemir, Uluğ. "Atatürk'ün Anafartalar Grubu Komutanlığından İstifasına Ait Belgeler." Belleten, Cilt XXXII, Sayı 128, s. 473-478, 1968.
- İnan, Afet. "Atatürk'ten Hatıralar ve Onun Anıtkabri İçin Düşünceler." Belleten, Cilt XIV, Sayı 54, s. 159-169, Nisan 1950.
- Kandemir, Feridun. "Makbule Atadan Atatürk'ü Anlatıyor." Tarih Dünyası, Cilt 3, Sayı 28-29, 31 Ocak 1952.
- Kapıcıoğlu, Sait. "Atatürk'ün Hastalığı Alkole Bağlı Değildi." Güncel Gastroenteroloji, Sayı 1, s. 462, 1997.
- Karaosmanoğlu, Yakup Kadri. "Atatürk'ün İnsanlığı." Yücel, Sayı 139, s. 150-151, Mayıs 1948.
- Karaosmanoğlu, Yakup Kadri. "Atatürk'ün Türkçülüğü." Türk Dili, Sayı 230, s. 83-85, Kasım 1978.
- Kırzıoğlu, Fahrettin. "Atatürk'e Ait Bilinmeyen Yedi Vesika." Türk Kültürü, Yıl 14, Sayı 164, s. 468-486, Haziran 1976.
- Kocatürk, Utkan. "Celâl Bayar ile Bir Görüşme." Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt II, Sayı 5, s. 323-359, 1986.
- Kutay, Cemal. "Serbest Cumhuriyet Fırkasının Macerası." Tarih Sohbetleri, Cilt 6, s. 224-285, 1967.
- Saner, Nejat. "Atatürk ve Etnografya Müzesi." Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt VI, Sayı 18, s. 659-662, Temmuz 1990.
- Sonyel, Selahi R. "İngiliz Belgelerinin Işığında Atatürk'ün Son Günleri." Belleten, Cilt XXXV, Sayı 140, s. 541-586, 1971.
- Şehsuvaroğlu, Bedi. "Ord. Prof. Dr. Mustafa Hayrullah Diker." İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Mecmuası, Cilt 13, Sayı 3, s. 428-431, 1950.
- Şimşir, Bilal N. "Atatürk'ün Hastalığı." Belleten, Cilt LII, Sayı 204, s. 1195-1453, Kasım 1988.
- Tansuğ, Sabiha. "Ankara Etnografya Müzesi." Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt VI, Sayı 18, s. 659-662, Temmuz 1990.
- Tevetoğlu, Fethi. "Atatürk'ün Güvendiği Bir İnsan: Dr. Rasim Ferid Talay." Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt VIII, Sayı 21, s. 623-638, Temmuz 1991.
- Terzioğlu, Arslan. "Atatürk'ün Son Hastalığı ve Tedavisinde Kullanılan Tıbbî Aletler." Bifaskop, Yıl 2, Sayı 4, s. 2-8, Nisan 1981.
- Ünver, Süheyl. "Dr. Akil Muhtar Özden (1877-1949)." İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Mecmuası, Cilt 49, s. 105-120, 1949.
- Volkan, Vamık D.; Itzkowitz, Norman. "Atatürk'ün İç Dünyası Üzerine Bir Psiko-Tarihsel Yorum." Psikoloji Dergisi, Yıl 10, Sayı 2, s. 34-45, 1998.
- Yediyıldız, Bahaeddin. "Atatürk'ün Okuma Alışkanlığı." Erdem, Cilt 5, Sayı 14, s. 505-514, Mart 1989.
- Yücel, Ayhan. "Türkiye'de Sıtma Savaşı." Atatürk Döneminde Bulaşıcı Hastalıklarla Savaş Toplantısı, haz. E. K. Unat; Fatih Gençlik Vakfı Matbaası, İstanbul, 1982, s. 13-25.
- Zeren, Adil. "Çankaya Köşkü'nün Daire Müdürü Nazım Kuleli Anlatıyor: Atatürk'ten Hatıralar." Hayat Tarih, Yıl 6, Sayı 61, s. 29-32, Şubat 1970.