Tarih
Yayınlanma Tarihi: 23 Ağustos 2026

Cumhuriyet'in İlanına Giden Süreç: Bir Fikrî Devrimin Anatomisi

Burak Pusat Kalem 20 Okunma
Paylaş:

1919, sadece bir işgal yılı değildi; aynı zamanda bir uyanış yılıydı. Amasya Genelgesi’nde “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” cümlesi ilk kez duyulduğunda, aslında Cumhuriyet’in ilk kelimeleri söylenmişti sadece adı konmamıştı. O dönem kimse “Cumhuriyet” demeye cesaret edemiyordu, ama herkes “artık bir şeylerin eskisi gibi olmayacağını” hissediyordu.

Erzurum ve Sivas Kongreleri, bu fikrin kurumsal zeminini oluşturdu. Millet adına karar alan, millet adına toplanan kongreler... Yani halkın iradesi, ilk defa bir metinde değil, bir masanın etrafında temsil ediliyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın sözleriyle:

“Milletin kaderine milletin kendisi hükmedecektir.” Bu, sadece bir cümle değil, bir rejimin işaretiydi.

Ankara’ya taşınılan 1920 yılı, artık padişahın değil milletin sözünün geçtiği bir dönemin başlangıcıydı. 23 Nisan 1920’de açılan Büyük Millet Meclisi, fiilen Cumhuriyet’in gövdesini oluşturdu. Çünkü orada milletin temsilcileri “saltanatsız bir yönetim” pratiğini zaten uygulamaya başlamışlardı. Cumhuriyet, önce fiilen, sonra hukuken ilan edilecekti.

1921’de kabul edilen Teşkilât-ı Esasiye Kanunu, “Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir.” diyerek Cumhuriyetin ilk anayasal işaretini verdi. Bu madde, bir bakıma 1923’te ilân edilecek rejimin omurgasıydı. Ancak henüz adı yoktu, çünkü o adı koymak için bir tarihsel cesaret gerekiyordu.

1 Kasım 1922’de saltanat kaldırıldığında, aslında Cumhuriyet doğmuştu ama nüfus cüzdanını henüz almamıştı. Osmanlı bitmişti, fakat Türkiye henüz başlamamıştı. O geçiş döneminde Atatürk’ün aklındaki hedef netti: artık hiçbir güç, millet iradesinin üstünde olamayacaktı.

Ve 1923 yılı... Fikrin ete kemiğe büründüğü, Cumhuriyetin artık bir “sır” olmaktan çıkıp bir “zorunluluk” hâline geldiği dönemdi. Mustafa Kemal Paşa, hem içteki kararsızlığı hem dış dünyadaki güvensizliği ortadan kaldıracak adımı atmaya hazırlanıyordu. Artık mesele yalnızca bir rejim değil, bir kimlik meselesiydi:

1919: Fikrin Doğuşu

1919 yılı, hem Osmanlı Devleti’nin sonunun hem de yeni Türkiye’nin fikrî doğuşunun başlangıcıydı. Mondros Mütarekesi sonrasında ülke fiilen işgal altındaydı, İstanbul Hükûmeti otoritesini kaybetmişti. Bu koşullar altında Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak kurtuluş mücadelesini başlattı.

22 Haziran 1919’da yayımlanan Amasya Genelgesi, Cumhuriyet fikrinin temellerini atan ilk belge olarak kabul edilir. “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” cümlesi, egemenliğin artık millete ait olduğu düşüncesini ortaya koymuştur. Bu ifade, padişah otoritesinin reddi anlamına gelmekteydi.

Ardından toplanan Erzurum (23 Temmuz) ve Sivas (4 Eylül) kongreleri, millet adına karar alan organlar olarak Cumhuriyet’in öncülü niteliğini taşır. Bu kongrelerde alınan kararlar, ulusal egemenlik fikrinin örgütlü bir biçime dönüşmesini sağlamıştır.

Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğinde şekillenen bu süreç, “milletin iradesi dışında hiçbir gücün kabul edilmeyeceği” anlayışını yerleştirmiştir. Bu fikir, ileride Cumhuriyet yönetiminin temel dayanağı olacaktır.

1920: Milletin Sözü

1920 yılı, Cumhuriyet fikrinin düşünceden pratiğe dönüştüğü bir dönemdir. 16 Mart 1920’de İstanbul resmen işgal edilince Osmanlı Meclis-i Mebusanı kapatılmış, egemenliğin artık İstanbul’da temsil edilemeyeceği anlaşılmıştır. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, Ankara’da yeni bir meclisin toplanması çağrısında bulunmuştur. 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi açılmış ve böylece egemenliğin kaynağı olarak millet resmen kabul edilmiştir. Meclisin açılışında padişahın veya halifenin adı geçmemiştir.

Yeni meclis, yasama ve yürütme yetkilerini elinde toplayarak “meclis hükümeti sistemi”ni benimsemiştir. Bu durum, fiilen cumhuriyet esaslarına dayanan bir yönetim şekli anlamına geliyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın, meclisin açılışında yaptığı konuşmadaki şu sözleri dönemin özünü yansıtır:

“Artık hiçbir kuvvet, milletin kaderine milletin kendisinden başka hükmedemez.” Bu ilke, Cumhuriyet yönetiminin ruhunu belirlemiştir. 1920’den itibaren artık devletin kaynağı milletin kendisiydi.

Ankara’da, tozlu bir meclis binasında millet kendi iradesiyle hüküm vermeye başlamıştı. Cumhuriyet, 1920’de aslında sessizce yürürlüğe girmişti.Yalnız fark şu: o gün rejimin adı konmadı, ama ruhu doğdu.

1921: Hukukun Diliyle Cumhuriyet

1921 yılı, Cumhuriyetin hukuki temellerinin atıldığı dönemdir. 20 Ocak 1921’de kabul edilen Teşkilât-ı Esasiye Kanunu, Türk anayasa tarihinin dönüm noktalarından biridir. Bu anayasanın birinci maddesi, “Hâkimiyet bilâ kayd ü şart milletindir.” diyerek egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu açıkça ilan etmiştir. Böylece Osmanlı’daki monarşik düzen fiilen sona ermiş, devletin dayanağı halk iradesi olmuştur.

Ancak o dönemde “Cumhuriyet” kelimesi özellikle kullanılmamıştır. Bunun nedeni, ülkenin hâlâ Lozan görüşmeleri öncesinde hassas bir diplomatik süreçten geçiyor olması ve halifelik meselesinin çözülmemiş bulunmasıydı.

1921 Anayasası, yürütmeyi doğrudan meclise bağlayarak klasik cumhuriyetlerden farklı bir sistem öngörmüştür. Buna rağmen halk egemenliğini temel aldığı için, Cumhuriyet’in adını taşımadan ruhunu yansıtan bir metin olmuştur. Cumhuriyet hâlâ sözcük olarak ortada yoktu ama ruhu sahadaydı. Ankara’daki meclis artık ülkenin nabzını tutuyordu. Artık zaman, adı konmamış bir Cumhuriyet için olgunlaşmıştı; fikirler fiil oldu, fiil kurala dönüştü, ve yakında tarih sahnesine tamamen çıkacaktı.

1922–1923: Adı Konan Devrim

1 Kasım 1922’de saltanat kaldırıldı ve Osmanlı hanedanı resmen sona erdi. Bu adım, Cumhuriyetin ilanı için hukuki ve fiilî zemini sağlamıştır. Saltanatın kaldırılmasıyla birlikte, artık devletin tek kaynağı milletin iradesi olmuştur. Ancak bu dönemde cumhuriyetin adı hâlâ konmamıştı; yönetim, TBMM öncülüğünde şekillenmeye devam ediyordu.

Bu süreç, Lozan görüşmeleri öncesinde hem içte hem dışta bir güvence yaratmak için gerekli görülmüştür. Saltanatın kaldırılması, aynı zamanda Mustafa Kemal Paşa’nın ileride cumhurbaşkanı olarak atayacağı yapının ön hazırlığı niteliğindeydi.

Lozan Antlaşması’nın ardından yeni Türkiye, geleceğini şekillendirecek en kritik soruya yönelmişti: Bu ülke nasıl yönetilecekti?

Gazi Mustafa Kemal Paşa, 22 Eylül 1923’te Avusturya gazetesi Neue Freie Presse’ye verdiği mülakatta, bu sorunun cevabını ilk kez açıkça dile getirdi. Paşa’nın sözleri kesindi:

“Hâkimiyet bilâ kayd ü şart milletindir… Bu iki kelimeyi bir kelimede özetleyebilirim: Cumhuriyet.” [1]

Bu ifadeler 27 Eylül’de Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde yayımlandığında, artık yeni devletin yönü belli olmuştu. O gün kimse şaşırmadı, kimse itiraz etmedi. Aksine basında “Cumhuriyet esaslarının kabulü için mebuslar arasında büyük bir eğilim var” manşetleri atıldı. [2]

Aslında bu sessizlik, milletin zihninde fikrin zaten olgunlaştığını gösteriyordu. Cumhuriyet artık yalnızca bir yönetim biçimi değil, kurtuluşun doğal sonucu haline gelmişti. Ancak herkes aynı vizyonu paylaşmıyordu; kimi aydınlar ve siyasetçiler, bu yeni düzenin sınırlarını henüz tam olarak kestiremiyordu.

Cumhuriyet sözü artık herkesin dilindeydi, ama o günlerin Ankara’sında hâlâ belli bir temkin havası vardı. Açıkça karşı çıkan pek kimse yoktu; fakat kimi aydınlar ve mebuslar, yapılmakta olan anayasa değişikliklerinin, 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun “milli hâkimiyet” ruhunu zayıflatacağından kaygı duyuyordu.

Bu endişe temelsiz değildi. Çünkü yeni sistemde meclisin yetkilerinin bir kısmı devlet başkanına devredilecekti. “Milletin hâkimiyeti mi, yoksa Gazi Paşa’nın otoritesi mi ağır basacak?” sorusu fısıltıyla da olsa konuşuluyordu.

Buna rağmen toplumun genel havası, değişimin kaçınılmaz olduğu yönündeydi. 5 Ekim 1923 günü Halk Fırkası büyük divanı toplandığında, tarihin yönü artık kesinleşti: Yeni devletin adı Türkiye Cumhuriyeti olacaktı.

Artık kimse ne olacağını merak etmiyordu, sadece “ne zaman” sorusu kalmıştı. Mustafa Kemal’e yakın gazeteler ertesi gün manşeti bastı: “Yakında Cumhuriyet ilân olunacaktır. Yeni Cumhuriyetimizin Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri olacaktır.” [3]

Başkentte, kışın habercisi serin rüzgârlar eserken herkes aynı şeyi düşünüyordu: Tarihin akışı artık geri çevrilemezdi. Ekim ayının son haftası, genç Türkiye’nin kaderini belirleyecek gelişmelere sahne oluyordu.

24 Ekim 1923’te Meclis İkinci Reisliği görevini yürüten Ali Fuat Paşa istifa etti. Bu istifa, ilk bakışta sıradan bir görev değişimi gibi görünüyordu; oysa birkaç gün içinde büyük bir krizin fitilini ateşleyecekti. Halk Fırkası grubu, boşalan göreve muhalif kanattan Rauf Bey’i seçince, meclis içi dengeler bir anda değişti.

Aynı gün Rauf Bey, saltanatın kaldırıldığı tarihin millî bayram ilan edilmesi için kanun teklifi sundu. Teklif hiç itiraz görmeden kabul edildi — ama perde arkasında tansiyon yükseliyordu.

28 Ekim Pazar akşamı, Halk Fırkası yönetimi yeni bir hükümet listesi hazırlamak için toplandı. Fakat bir türlü uzlaşma sağlanamadı. Hükümet kurulamıyor, meclisteki kriz derinleşiyordu.

O gece Gazi Mustafa Kemal Paşa, yakın arkadaşlarını Çankaya Köşkü’nde yemeğe davet etti. Sofrada Kâzım, İsmet, Ruşen Eşref ve birkaç isim daha vardı. Yemek ilerlerken Gazi sakin bir sesle tarihi cümleyi kurdu:

“Efendiler, yarın Cumhuriyet’i ilan edeceğiz.”

O anda sofradaki herkes tarihin değiştiğini fark etti. Gazi tek tek herkese görevlerini söyledi: Kim mecliste ne konuşacak, kim hangi noktada direnecek… Her şey planlanmıştı.

Gece ilerlerken yalnızca İsmet Paşa alıkondu. İkisi birlikte sabaha kadar çalıştı; 1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun bazı maddelerini değiştiren yeni tasarıya son şeklini verdiler. Aslında bu taslak, aylar öncesinden hazırdı. Cumhuriyet, bir gecede doğmamıştı; yalnızca zamanı gelmişti.

29 Ekim sabahı Halk Fırkası Meclis Grubu toplandı. Hükümet hâlâ kurulamamıştı. Tam da planlandığı gibi Kemalettin Sami Paşa söz aldı ve çözümün Gazi’den gelmesini önerdi. Meclis kabul etti. Mustafa Kemal kürsüye çıktı, kısa bir süre izin istedi ve “çözümü birazdan arz edeceğim” diyerek kulislere çekildi. Artık geri dönüş yoktu. Bu, yalnızca bir rejim değişikliği değil; bir uygarlık iddiasının ilanıydı.

29 Ekim 1923 Pazartesi günü, saat 13.00 sularında Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Paşa Meclis’e geldiler. Salon, hâlâ çözülemeyen hükümet krizinin gölgesindeydi. Milletvekilleri, Gazi’nin ne diyeceğini merakla bekliyordu. Paşa kürsüye yürürken salonda derin bir sessizlik hâkimdi. Elindeki kâğıttan gözünü kaldırmadan, hazırladığı anayasa değişiklik tasarısını okumaya başladı. Ardından o tarihi cümle geldi — sade, kesin ve sarsıcı:

“Türkiye Devleti’nin hükümet şekli Cumhuriyet’tir.”

Birkaç saniyelik sessizlik…

Sonra salonu alkışlar, sevinç çığlıkları, “Yaşasın Cumhuriyet!” sesleri doldurdu. Milletvekilleri birbirine sarılıyor, gözyaşlarını gizleyemeyenler oluyordu.

O an, bir millet kendi kaderini eline almıştı.

Mustafa Kemal Paşa oybirliğiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı seçildi. Kürsüye tekrar çıkıp kısa ama sonsuza kazınacak bir cümle kurdu:

“Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır.”

Artık tarih başka bir takvime geçmişti. Cumhuriyet, sadece bir yönetim biçimi değil, milletin kendi kendine duyduğu güvenin adı olmuştu.

Ankara’nın o akşamki sessizliği tarihî bir anın yankısıydı. Meclis binasından yükselen alkış sesleri, bir imparatorluğun sonunu değil, bir milletin yeniden doğuşunu ilan ediyordu.

Enver Ziya Karal’a göre Atatürk, yeni Türkiye devletinde cumhuriyetin ilanını üç nedenle zorunlu görmekte idi. Halife ve saltanat yanlısı olanların devlet başkanlığı makamı için kriz oluşturmalarını önlemek birinci ve en önemli nedendi. İkincisi, yabancı devletlerin Türkiye’de siyasal rejimin istikrara kavuşmamış olduğu yolundaki kuşkularını önlemek, üçüncüsü ise halifelik makamından güç alacak olan eski rejim yanlılarına karşı yapılacak inkılâpları güvence altına almaktı.

Cumhuriyetin ilanıyla birlikte, yalnızca rejim değil, güç dengesi de değişti. Yeni anayasa, Cumhurbaşkanına geniş yetkiler tanıyordu. Artık hem devletin hem hükümetin hem de Halk Fırkası’nın başında aynı kişi vardı: Gazi Mustafa Kemal Paşa.

Normal şartlarda bu, klasik parlamenter sisteme aykırıydı. Ama o dönem “normal şartlar” diye bir şey yoktu. Türkiye, savaşlardan çıkmış, devrim eşiğinde bir ülkeydi.

Bülent Tanör bu durumu şöyle açıklar: “Mustafa Kemal liberal demokrasiyi değil, devrim yoluyla demokrasiye ulaşmayı hedefliyordu. Demokratik bir hedefe, demokratik olmayan yöntemlerle de ulaşmaya kararlıydı.” [4]

Atatürk’ün zihnindeki Cumhuriyet modeli, halk egemenliğini korurken, inkılapların direncini kıracak kadar güçlü bir yürütme istiyordu.

Andrew Mango’ya göre Gazi’nin derdi rakipleri değildi; asıl önemi, “Cumhurbaşkanının sahip olacağı güç ve ülkeyi yönetme yeteneği”ne veriyordu. [5]

Şevket Süreyya Aydemir ise bu dönemi şu sözlerle anlatır: “Mustafa Kemal, ülke içinde üstün ve tek adamın temsil edebileceği çağdaş bir iktidara ulaşmak üzere olan yolun sonuna gelmişti.” [6]

Lord Kinross da bu konuda şunları kaydetmektedir: Mustafa Kemal gerektiğinde üstün taktik ve mecbur kaldığında üstü kapalı tehdidi bir arada ustalıkla kullanarak iktidarın en yüksek noktasına ulaşmıştı. Kendinde Devlet Başkanlığı, Hükümetin ve Meclisin gerçek başkanlığı, tek parti başkanlığı olmak üzere üç başkanlığı birden toplamıştı. Selanik’ten beri kendisine hayran olan arkadaşı Tevfik Rüştü onu bir gün Hıristiyanların üçlemesiyle kıyaslamıştı: Baba, Oğul ve Kutsal Ruh.” Gazi gözlerinde bir pırıltıyla (bu benzetmeyi) onayladı: “Öyledir ama kimse duymasın! [7]

Gerçekten de Cumhuriyet, yalnızca bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda bir iktidar mühendisliğiydi. Çünkü Atatürk’ün gözünde devrim, sadece bir hak değil, bir zorunluluktu. O, halifeliği kaldırmadan, laikliği tesis etmeden, eğitimde ve hukukta köklü değişim yapmadan demokrasinin yaşayamayacağını biliyordu. Bu nedenle 1923 Cumhuriyeti, liberal değil, devrimciydi; çoğulcu değil, öncüydü. Ve belki de tam bu yüzden, yıkılmak istenen eski düzen bir daha ayağa kalkamadı.

Cumhuriyet ilan edildiğinde herkes aynı masada oturuyordu, ama artık aynı şeyi düşünmüyordu. Rauf Bey, Karabekir Paşa, Refet Paşa ve Ali Fuat Cebesoy gibi Milli Mücadele’nin omurgasını oluşturan isimler, Atatürk’le birlikte bir ülke kurmuşlardı. Fakat yeni rejimin yönü konusunda aynı fikirde değillerdi.

Rauf Bey, 1 Kasım 1923’te Vatan gazetesine verdiği mülakatta Cumhuriyeti değil, ilan ediliş biçimini eleştiriyordu. Ona göre Cumhuriyet, “kuvvetini yalnız milletin muvafakatinden alan” bir yönetim olmalıydı. Yani mesele, isimde değil, yetki dağılımındaydı.

Karabekir Paşa’nın tutumu daha netti: “Ben Cumhuriyetten yanayım, fakat kişisel yönetime karşıyım.” [8]

Aslında bu eleştiriler, dönemin siyasetini anlamak için çok değerlidir. Çünkü o günkü tartışma “Cumhuriyet mi, Monarşi mi?” değildi. Tartışma şuydu: Nasıl bir Cumhuriyet?

Falih Rıfkı Atay, Çankaya adlı eserinde bu süreci şöyle özetler: “Bunlar devrimci değillerdi ama gerici de değillerdi. Mustafa Kemal’in diktatör olmaması için dostça, muhalifçe uğraşacaklardı. Biraz sonra Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kuracaklar, Türkiye’nin ilk demokrasi savaşını başlatacaklardı.” [9]

Gerçekten de Rauf Bey ve arkadaşları, demokrasinin temellerini atmak istiyordu ama Atatürk’ün devrimci temposuna ayak uyduramadılar. Gazi ise başka bir hesap yapıyordu: Toplumu bir anda yüzyıllar öteye taşıyacak bir dönüşüm istiyordu ve bunun için “kontrollü bir otoriteye” ihtiyaç olduğuna inanıyordu.

Atatürk’ün milli hâkimiyet anlayışı demokratikti ama yöntemi devrimciydi. Rauf Bey ve Karabekir’in savunduğu sistem, bugünkü anlamda parlamenter bir demokrasiye yakındı. Fakat o dönem için bu, belki de tarihin kaldırabileceğinden fazlasıydı.

Böylece aynı yoldan yürüyen silah arkadaşları, tarih sahnesinde iki farklı istikamete ayrıldılar. Biri, “devrimi koruyalım” diyordu; diğeri, “demokrasiyi hızlandıralım.”

O günün sonunda tarih, Mustafa Kemal’i seçti. Çünkü o, bir devleti değil, bir zihniyeti kuruyordu. Sonuç: Cumhuriyet, Bir Bilinçtir.

1923’te ilan edilen Cumhuriyet, sadece bir rejim değişikliği değildi; milletin kendine yeni bir kimlik biçmesiydi. O kimlik, artık bir hanedanın değil, halkın adıydı.

Atatürk ve kadrosu, modernleşmeyi bir Batı taklidi değil, bir bağımsızlık mücadelesi olarak gördüler. Çünkü Batı’yı kopyalamak değil, onu eşitlemek istiyorlardı.

Cumhuriyetin ilk yılları, halkın siyasetle tanıştığı, birey olmanın anlam kazandığı yıllardı. Fakat bu süreç sancısız geçmedi; her devrim gibi, bu da eski düzenin direnciyle karşılaştı.

1930’lara gelindiğinde artık devrim tamamlanmış, yeni bir kuşak yetişmeye başlamıştı. Bu kuşak için “Cumhuriyet” bir tarih dersi değil, bir yaşam biçimiydi. Yine de Cumhuriyet, her kuşağın yeniden tanımlamak zorunda olduğu bir fikir olarak kaldı. Çünkü demokrasi, bir kez kazanılıp bırakılacak bir zafer değil; her gün yeniden inşa edilmesi gereken bir sorumluluktu.

Bugün, aradan bir asır geçmişken, hâlâ o ilk yılların izlerini taşıyoruz:

Kimi zaman özgürlük tartışmalarında, kimi zaman laiklikte, kimi zaman da vatandaşlık haklarında. Ama tüm bu tartışmalar, Cumhuriyet’in bittiğini değil, yaşadığını gösteriyor. Çünkü fikirler, ancak tartışıldıkça canlı kalır.

Cumhuriyet fikri, 1919’un karanlığında filizlendi, 1923’te devrimle büyüdü, ve bugün hâlâ, “nasıl bir ülke olmalıyız?” sorusuna verilen en güçlü cevaptır. Mustafa Kemal’in 1923’te attığı o imza, sadece bir devletin değil, bir bilincin kuruluş belgesiydi. Cumhuriyet, geçmişi reddetmek değil; geçmişin zincirlerinden kurtulup geleceğe yürümektir. Ve belki de bu yüzden, hâlâ en devrimci fikir:

Bir asır sonra hâlâ aynı sorumluluk bizde. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.

(Vatan, 24.9.1923; Hâkimiyet-i Milliye, 27.1.1923; Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, 1997, C.I-III: 86-87)
(Vatan, 23.9.1923)
(İstikbal, 27.9.1923;Hâkimiyeti Milliye, 27.9.1923;)
Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri - Bülent Tanör sf 209
Atatürk: Modern Türkiye’nin Kurucusu - Andrew Mango sf 456
Şevket Süreyya Aydemir – Tek Adam: Mustafa Kemal 1922–1938 sf 149
Atatürk / Bir Milletin Yeniden Doğuşu Lord Kinross sf 448
Atatürk / Bir Milletin Yeniden Doğuşu Lord Kinross sf 449
Çankaya Falih Rıfkı Atay sf 420

Fikirleri Büyütün

Bu Yazıyı Paylaşın

Bu çalışmanın daha geniş kitlelere ulaşması ve yeni tartışmalara kapı aralaması için çevrenizle paylaşabilirsiniz.

WhatsApp
Durum veya Sohbet
X (Twitter)
Gönderi Olarak Paylaş
X Doğrudan Mesaj
DM ile İlet
Bu
Yazar Hakkında

Burak Pusat Kalem

Okuyucu Yorumları (0)

Bu makaleye yorum yapabilmek için üye olmanız gerekmektedir.

Bu makaleye henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!

Bağlantı panoya kopyalandı!