Giriş
Talât Paşa, yirminci yüzyıl başı Osmanlı siyasi tarihinin en tartışmalı, en karmaşık ve şüphesiz en etkili figürlerinden biridir. Hakkında yapılan tanımlamalar, onun toplumsal hafızadaki çok katmanlı ve çelişkili yerini gözler önüne serer: kimileri için etnik kökeni üzerinden kimliği sorgulanan bir "çingene", kimileri için sıradan bir posta memuru, bazıları için gizemli bir Mason, bir kesim içinse bir imparatorluğun çöküşünü hazırlayan devrimci bir lider.[1] Bu farklı algıların merkezinde duran Talât, şüphesiz, onu iktidara taşıyan İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin "ruhu", "ölmez, değişmez ve görünmez lideri" olarak kabul edilmiştir. Onun hikâyesi, sadece bir kişinin yükselişi değil, aynı zamanda bir imparatorluğun çöküş sancıları içinde yeni bir siyasi düzen kurma mücadelesinin de öyküsüdür.
1874 yılında Edirne'de başlayan hayatı, onu İmparatorluğun en kritik anlarında karar alıcı mekanizmaların merkezine yerleştirecektir. Talât'ın gücü, kılıcından ya da bürokratik soğukluğundan değil, insanları bir araya getirme, gizli bir örgütü sıfırdan inşa etme ve en kaotik anlarda bile soğukkanlı bir pragmatizmle hareket etme yeteneğinden geliyordu. Bu çalışma, Talât Paşa'nın sıradan bir memuriyetten devrimci bir örgütün liderliğine, oradan da bir imparatorluğun sadrazamlığına uzanan sıra dışı yolculuğunu, siyasi ve kişisel portresini bütüncül bir bakış açısıyla inceleyecektir. Onun yükseliş ve düşüşü, aynı zamanda İttihat ve Terakki'nin ve bir neslin trajedisinin de aynası olacaktır.
1. Doğumu ve İdeolojisinin Filizlenmesi
Mehmed Talât, 1874 yılında Edirne'de, İmparatorluğun Balkanlar'daki en önemli merkezlerinden birinde dünyaya geldi. Aldığı ilk eğitim, onu dönemin birçok aydını gibi askerî bir kariyere hazırlıyordu. Edirne Askerî Rüştiyesi'ndeki eğitimi, mezuniyetine yakın bir dönemde bir hocasıyla yaşadığı ve onun tavizsiz karakterinin ilk işareti sayılabilecek bir anlaşmazlık sonucu okuldan atılmasıyla yarım kaldı. Bu olay, onun formel askerî kariyer yolunu kapatmış olsa da aslında onu siyasetin dolambaçlı yollarına iten ilk dönüm noktası oldu. Fransızca öğrenmek amacıyla kaydolduğu Edirne Alyans İsraelite Musevi Okulu, hayatında ikinci bir kritik eşikti. Burası sadece bir lisan okulu değil, aynı zamanda dönemin kozmopolit ve modern fikirleriyle tanıştığı bir merkezdi. Burada yalnızca dil becerisini geliştirmekle kalmadı, aynı zamanda Türkçe öğretmenliği yaparak Yahudi cemaati içinde sosyal bir çevre edindi. Bu çevrenin, ilerleyen yıllarda Mason localarıyla kuracağı pragmatik ilişkinin ve edineceği geniş sosyal ağın temelini attığı düşünülmektedir.[2]
1891 yılında Edirne Posta ve Telgraf İdaresi'nde memuriyete başlaması, Talât'ın gelecekteki siyasi kariyeri için hayati bir rol oynayacaktı.[3] Yirmili yaşlarının başında girdiği bu görev, ona sadece bir maaş değil, aynı zamanda İmparatorluğun sinir sistemi olan iletişim ağının merkezinde bir konum sağladı. Posta ve telgraf hatları, onun için yasaklı yayınları dağıtmak, muhaliflerle haberleşmek ve gelecekte kuracağı gizli örgütün lojistik altyapısını oluşturmak için paha biçilmez bir araç olacaktı. Ancak onun için en hassas konulardan biri, Türk kimliğine yönelik saldırılardı. Özellikle muhalifleri tarafından sıkça kullanılan "çingene" yakıştırmasıyla küçük düşürülme çabalarına karşı büyük bir tepki duymuş ve bu durumu hatıratında kesin bir dille reddetmiştir. Babasının Bulgaristan'a bırakılan Çepleci köyünden olduğunu ve ailesinin Anadolu'dan göç etmiş "halis Türk" ailelerine mensup olduğunu belirterek, "hakiki Türk oğlu Türk ve tamamıyla Müslüman" olduğunu ispat etme gereği duymuştur.[4] Bu hassasiyet, onun siyasi kimliğinin temelini oluşturan vatanseverlik ve milliyetçilik duygularının derinliğini göstermektedir.
Talât'ın gençlik yılları, II. Abdülhamid'in "istibdat" olarak adlandırılan yönetimine denk gelmekteydi. Bu dönemde Avrupa'daki Jön Türklerin muhalif yayınlarının İmparatorluk sınırlarından içeri sokulması ciddi bir sorundu. Talât'ın siyasi bilincinin uyanmasında, Rusçuk'taki İttihat ve Terakki şubesinin önemli isimlerinden olan ve aynı zamanda kız kardeşinin eşi olan Subay İsmail Yürük kilit bir rol oynamıştır.[5] Eniştesi, istibdat rejimini devirme amaçlı faaliyetleri tüm detaylarıyla Talât'a anlatarak onda yeni bir ufuk açmıştır. Ancak duydukları, Talât'ın zihninde yeni sorular doğurmuştu. Bu sorulara cevap bulabileceği, ideolojik olarak kendisini besleyecek bir rehbere ihtiyaç duyuyordu. Bu rehber, Edirne'de pejmürde kıyafetleriyle dikkat çekmeyen, ancak askerlere verdiği şeref ve fazilet nutklarıyla tanınan İpekli Hafız İbrahim'di.[6] Ateşli bir İttihatçı olan ve İbrahim Temo vasıtasıyla cemiyete katılan Hafız İbrahim, Talât'ın fikir dünyasını şekillendiren, onu ham bir muhaliften bilinçli bir devrimciye dönüştüren en önemli isim oldu.[7]
2. İlk Teşkilatlanma Denemesi ve Selanik Sürgünü
Eniştesi İsmail Yürük aracılığıyla kendisine ulaşan muhalif gazete ve mektupları, güvendiği arkadaşlarıyla evinde okumaya başlayan Talât, kısa sürede küçük bir tartışma ve fikir grubu oluşturdu.[8] Bu, onun teşkilatçılık yeteneğinin ilk filizleriydi. Ancak 1896'da İstanbul'daki darbe girişiminin başarısızlıkla sonuçlanması ve İttihatçıların ağır bir darbe alması, Edirne gibi payitahta yakın bir şehirde örgütlenmenin ne denli riskli olduğunu gösteriyordu. Nitekim Mülazım Said isimli birinin jurnali, bu filizlenmekte olan hürriyet hareketini sona erdirdi.[9] Talât ve toplantılara katılan arkadaşları 1896'da tutuklandı.
Altı ay süren sorgulamaların ardından Talât'ın da aralarında bulunduğu sivil grup, Ceza Kanunu'nun 58. Maddesi uyarınca önce altı yıl, ardından hafifletici sebeplerle üçer yıl kalebentlik cezasına çarptırıldı.[10] Temmuz 1896 itibarıyla Talât, artık bir düşünce suçlusu ve mahkûmdu.[11] Edirne Hapishanesi'nin zorlu koşulları, Talât'ın hürriyet mücadelesine olan inancını kırmadı. Aksine, bu tecrübe onun kararlılığını biledi ve gelecekte kuracağı örgütün ne kadar disiplinli ve gizli olması gerektiğini öğretti. 2 Mart 1898'de II. Abdülhamid tarafından çıkarılan bir af ile serbest bırakıldı.[12] Ancak bu af koşulluydu: affedilenler, "uygun bir işle kayrılmak" üzere başka vilayetlere gönderilecek, Edirne'de ikamet etmeleri ve İstanbul'a girmeleri yasaklanacaktı.[13][14] Bu karar uyarınca Talât, hükümet tarafından Selanik'e gönderildi. Bu sürgün, istibdat rejiminin en büyük hatalarından biri olacaktı; zira Talât'ı, devrimin mayalanacağı en verimli topraklara, Selanik'e göndermişlerdi.
Selanik'e vardığında fikren olgunlaşmış, okuduklarıyla kendini geliştirmişti. Ancak ilk olarak geçimini sağlamak zorundaydı. Sürgündekilere cüzi bir maaş bağlansa da bu yeterli değildi.[15] İstibdat rejimine karşı çıktığı için kimse ona iş vermeye yanaşmıyordu. Selanik'in toplumsal yapısı ise tam bir şikâyet ve sessizlik sarmalı içindeydi: köylüler eşkıyadan, askerler komutanlarından şikâyetçiydi ama kimse sesini çıkaramıyordu.[16] Dört aylık bir işsizlik döneminin ardından önce Selanik Belediyesi'nde, ardından eski meslektaşlarının yardımıyla Temmuz 1898'de seyyar posta memurluğu görevine yeniden atandı.[17][18] Bu görev, onun için devrimci faaliyetlerin merkez üssü olacaktı.
3. Osmanlı Hürriyet Cemiyeti'nin Kuruluşu
Selanik, 20. yüzyılın başında Osmanlı İmparatorluğu'nun en dinamik, en kozmopolit ve en tehlikeli şehirlerinden biriydi. Farklı etnik ve dinî grupların bir arada yaşadığı bu liman kenti, aynı zamanda milliyetçi komitacılığın ve devrimci fikirlerin de merkeziydi. III. Ordu'nun merkezi olması, şehri rejimden hoşnutsuz genç ve eğitimli subaylarla doldurmuştu. İşte Talât, bu verimli topraklarda en büyük eserini inşa edecekti.
Kısa sürede Mithat Şükrü (Bleda) ve Rahmi (Arslan) gibi isimlerle bir araya gelen Talât, Yonyo Birahanesi gibi umumi mekânlarda yüksek sesle siyasi tartışmalar yapmaktan çekinmiyordu.[19] Bu tavrı, etrafındakileri ya korkutup uzaklaştırıyor ya da cesaretlendirip kendine çekiyordu. Mithat Şükrü, o günlerdeki Talât'ı "hepimizden daha cesur, daha atak, dünyaya metelik vermeyen bir karaktere sahipti" diyerek tanımlamaktadır.[20]
III. Ordu subaylarıyla da yakın ilişkiler kuran Talât, Selanik Askerî Rüştiyesi'ni adeta bir hürriyet üssüne çevirdi. Seyyar posta memurluğu görevi sayesinde, yurt dışından gelen yasaklı yayınları Sırbistan sınırından alıp Selanik'e ve tüm III. Ordu bölgesine kolayca dağıtıyordu. Bu hizmet, subaylar arasında hürriyetçi fikirlerin hızla yayılmasını sağladı.[21]
Ağustos 1902'de Talât ve arkadaşları, Paris'teki İttihat ve Terakki merkeziyle resmî bir bağ kurmak için bir mektup kaleme aldılar. Mektupta, vatanın kötü gidişatına seyirci kalmak istemediklerini, her türlü fedakârlığa hazır olduklarını belirtiyorlardı.[22] Ancak mektubu gönderdikleri ismin Ahmed Rıza karşıtı olması nedeniyle gelen cevap tam bir hayal kırıklığıydı. Cevapta, Paris'teki komitenin "hırsız ve dolandırıcılardan" oluştuğu, kendi cemiyetlerini kurmaları gerektiği yazıyordu.[23] Bu olumsuz yanıt, Talât'ın şevkini kırmadı ve Naki Bey'e "Kendi kendimize çalışacağız ve eminim ki muvaffak olacağız" diyerek kararlılığını gösterdi.[24]
Bu dönemde, Selanik Merkez Kumandanı Nazım Bey'in baskınları, Talât ve arkadaşlarını yeni bir arayışa itti. Sığınılacak en güvenli yer, İtalyan hükümetinin koruması altında bulunan ve dokunulmazlığı olan Mason localarıydı. Talât, Emanuel Karasu'nun aracılığıyla Makedonya Risorta ve Veritas localarına üye oldu.[25][26] Masonluk, ona hem bir koruma kalkanı sağlıyor hem de önemli bir sosyal ağ sunuyordu. Ancak asıl hedef, loca dışında bağımsız bir cemiyet kurmaktı.
26 Ağustos 1906'da arkadaşlarını toplayarak bu fikrini açıkladı. Nihayet 7 Eylül 1906 gecesi, II. Abdülhamid'in hasta olduğu söylentileri üzerine toplanan grup, önce "Hilal" adıyla, ardından 18 Eylül 1906'da Ömer Naci'nin evinde yapılan toplantıda "Osmanlı Hürriyet Cemiyeti" adıyla devrimci örgütü resmen kurdu. Cemiyetin kurucu on üyesi, yaş sırasına göre numaralandırıldı; 1 numara Bursalı Tahir Bey olurken, Talât Bey 3 numaralı kurucu üye oldu.[27]
Osmanlı Hürriyet Cemiyeti, İtalyan Carbonari örgütlenmesinden esinlenen, katı gizlilik kurallarına dayalı bir hücre tipi örgütlenme modeli benimsedi. Üye kabulü için Müslüman olmak, kötü alışkanlıklardan uzak durmak, cesur ve seciyeli olmak gibi şartlar aranıyordu.[28] Yeni üye, gözleri bağlı bir şekilde yemin odasına getirilir, burada bir Kur'an-ı Kerim ve bir tabancanın bulunduğu masanın başında yemin ederdi. Yemine sadık kalmamanın cezasının ölüm olduğu açıkça ifade edilirdi.[29] Bu mistik seremoni ve katı gizlilik, örgütün hem disiplinini sağlıyor hem de üyeler arasında güçlü bir bağ kuruyordu. Bu yapının doğal lideri, şüphesiz fikir babası ve sivil mimarı olan Talât Bey'di.
4. Parisciler ile Birleşme ve Meşrutiyet'e Giden Yol
Selanik merkezli Osmanlı Hürriyet Cemiyeti, kısa sürede Manastır, Serez ve Drama gibi merkezlerde teşkilatlanarak gücünü artırdı. Ancak hareketin başarıya ulaşması için payitahtta ve Avrupa'da da güçlü olması gerekiyordu. Bu amaçla Manyasızade Refik Bey aracılığıyla İstanbul'da bir şube açılsa da, payitahttaki yoğun hafiye ağı ve baskı ortamı nedeniyle istenilen başarı sağlanamadı. Ünlü gazeteci Hüseyin Cahit (Yalçın) bile, İstanbul'un "boşboğaz" yapısı nedeniyle böyle bir gizli cemiyetin yaşama şansı olmadığını söyleyerek Talât'ın teklifini geri çevirmişti.[30]
İçerideki teşkilatlanma sürerken, Paris'teki Jön Türk gruplarıyla temas kurma ihtiyacı doğdu. Dr. Nazım'a yazılan bir mektupla başlayan süreç, Ömer Naci ve Hüsrev Sami'nin Mart 1907'de Paris'e gönderilmesiyle somutlaştı. Yapılan müzakereler sonucunda, Ahmed Rıza Bey'in liderliğindeki grubun, Selanik'teki cemiyetin dinamizmi ve örgütlü yapısıyla birleşmesinin daha uygun olacağı kararlaştırıldı.[31] Görüşmelerin sonunda, 27 Eylül 1907'de iki cemiyet "Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti" adı altında birleşmesi kararlaştırıldı. Talât, geçmişteki kötü bir anı nedeniyle "İttihat ve Terakki" ismini uğursuz bulsa da kısa süre sonra cemiyet bu isimle anılmaya başlandı.[32] Bu birleşme, Rumeli'deki askerî ve sivil örgütlenmenin gücünü, Avrupa'daki entelektüel ve siyasi birikimle birleştirerek devrime giden yolu açtı.
1908'e gelindiğinde, özellikle İngiltere ve Rusya arasında yapılan Reval Görüşmesi'nin Makedonya'nın statüsünü gündeme getirmesi, İttihatçıları harekete geçmeye zorladı. Manastır'daki subayların dağa çıkması ve Şemsi Paşa'ya düzenlenen suikast gibi cüretkâr eylemler, Saray üzerindeki baskıyı artırdı. Talât'ın yönettiği Selanik merkezi ise Yıldız Sarayı'na yönelik telgraf bombardımanını organize ederek psikolojik baskı kurdu. Bu koordineli sivil ve askerî eylemler sonucunda II. Abdülhamid direncini yitirdi ve 23 Temmuz 1908'de Kanun-i Esasi'yi yeniden yürürlüğe koyarak II. Meşrutiyet'i ilan etmek zorunda kaldı.
5. İktidar Yürüyüşü ve İlk İmtihanlar (1908-1909)
II. Meşrutiyet'in ilanı, İttihat ve Terakki Cemiyeti için yer altındaki mücadelenin sonu, ancak siyaset sahnesindeki meşakkatli iktidar yürüyüşünün başlangıcıydı. Bu yeni dönemde Cemiyet'in ve devrimin kaderi, büyük ölçüde Talât Bey'in siyasi dehasına ve pragmatizmine bağlı olacaktı. Talât Paşa, siyasi olayları süratle analiz edebilen pragmatik bir zekâya sahipti; fanatizmden ve kişisel kinden uzak, ancak hedeflerine ulaşma konusunda sarsılmaz bir kararlılık sergiliyordu. Dönemin Avrupalı bir gözlemcisinin onu Fransız Devrimi'nin Danton'una benzetmesi, onun bu devrimci kimliğine yapılan önemli bir atıftır.[33]
Meşrutiyet'in ilanını takip eden günlerde İstanbul, Rumeli şehirlerinin coşkusundan uzak, temkinli bir bekleyiş içindeydi. 32 yıllık istibdat rejiminin yarattığı güvensizlik atmosferi, halkın ve bürokrasinin hürriyeti tam anlamıyla benimsemesini engelliyordu. İstanbullu İttihatçılar, sayıca az ve örgütsel olarak zayıf olduklarından, başkentteki duruma hâkim olmakta zorlanıyor ve Selanik'ten gelecek desteği bekliyorlardı.[34]
Bu süreçte en büyük endişe, II. Abdülhamid'in hürriyeti samimiyetle vermediği, uygun bir anı kolladığı yönündeydi.[35] Bu belirsizlik ortamında İttihatçılar, kontrolsüz halk hareketlerinin Fransız İhtilali benzeri bir kaosa yol açabileceği korkusuyla sokağı harekete geçirme konusunda isteksiz davrandılar.
İstanbul'daki teşkilatın yetersizliği üzerine Selanik'teki Merkez-i Umumi'ye bir mektup yazılarak Talât Bey gibi yetkili bir heyetin acilen payitahta gönderilmesi talep edildi. Bu dönemde Cemiyet'in en büyük eksikliklerinden biri, kamuoyunu yönlendirecek bir yayın organının olmayışıydı. Hüseyin Cahit (Yalçın) Bey'in, çıkaracağı Tanin gazetesinin Cemiyet'in yarı resmî yayın organı gibi hareket etmesi, ancak kendisinin bağımsız kalması yönündeki teklifi, finansal imkânları kısıtlı olan İttihatçılar için can simidi oldu. 1 Ağustos 1908'de yayın hayatına başlayan Tanin, kısa sürede İttihatçı politikaların kamuoyuna duyurulmasında merkezi bir rol oynadı.[36]
İstanbul'daki ilk günlerde Cemiyet'in en önemli hedefi, halk üzerindeki baskının sembolü olan hafiye teşkilatını ortadan kaldırmaktı. Yapılan gösterilerde atılan "Kahrolsun hafiyelik!" sloganları, halkın öncelikli talebini ortaya koyuyordu. Ancak aynı kalabalık içinde Padişah yanlısı sloganların da atılması, halkın sadakatinin henüz tam olarak devrimden yana olmadığını gösteriyordu.[37] Bu durumdan rahatsız olan İttihatçılar, hürriyeti Padişah'ın bir lütfu olarak değil, kendi mücadeleleriyle zorla alınmış bir hak olarak görüyorlardı. Yayınladıkları beyannamelerle halkı sükûnete ve intizama davet ederek, sürecin kontrolünü ellerinde tutmaya çalıştılar.[38]
6. Talât Bey'in Kriz Yönetimi
İstanbul'daki teşkilatın çağrısı üzerine Talât Bey, 2 Ağustos 1908'de, devrimin üzerinden yalnızca dokuz gün geçmişken payitahta geldi.[39] Artık bir kaçak gibi gizlenmek zorunda olmadığı bu şehirde, kendine has nüktecilikle II. Abdülhamid'i kastederek, "E... Geçmiş olsun. Bizim Kayserili ne hâlde?" diye sorması, hem Sultan'ın zekâsına duyduğu saygıyı hem de yeni dönemdeki özgüvenini yansıtıyordu.[40]
Ancak İstanbul'a ulaşmadan aldığı bir haber, devrimin ne denli kırılgan bir zeminde durduğunu gözler önüne serdi: Edirne'de II. Ordu'ya bağlı askerler arasında Sultan yanlısı bir isyan patlak vermişti. Padişah'a suikast düzenleneceği şayiaları üzerine galeyana gelen askerler, Abdülhamid'i görmek için İstanbul'a yürümek istiyorlardı.[41] Bu isyan, Talât'ı derin bir endişeye sevk etti. Kâzım Karabekir'e dönerek, "Keşke merkeziniz gizli kalsaydı. Ahvali bilmeyen arkadaşlarımızın büyük gafletleri bize pahalıya mal olacak,"[42] diyerek durumun ciddiyetini ifade etti. Kâzım Karabekir'in zekice bir manevrayla sunduğu çözüm, bu ilk büyük karşı-devrim tehlikesini bertaraf etti. Plana göre, Padişah'ı görmek için İstanbul'a gelmek isteyen askerlerin arasına İttihatçılar sızacak ve terhis talebinde bulunmaları için propaganda yapılacaktı. Bu başarılı taktik, isyanı kansız bir şekilde kontrol altına alırken,[43] Talât'a ve Merkez-i Umumi'ye Sultan Abdülhamid'i hemen tahttan indirmenin Müslüman-Türk halk nezdinde yaratacağı tehlikeleri açıkça gösterdi.[44]
Talât, İstanbul'a geldikten sonra derhal siyasi temaslara başladı. İlk hedef, İttihatçıların isteklerine kayıtsız kalan Sadrazam Said Paşa hükümetini değiştirmekti. Hafız Hakkı, Cemal ve Cahit Beylerle birlikte Babıâli'ye giden Talât, Sadrazam'ın karşısına dönemin protokol kurallarını hiçe sayan sivil kıyafetleriyle ve mübalağalı hürmetten uzak bir tavırla çıktı. Görüşmede, Zat-ı Şahane'ye hürmetin Cemiyet'in esası olduğunu vurguladıktan sonra, tehditkâr bir üslupla hükümetin asayişi sağlamakta yetersiz kaldığını ve seçimlerin bir an önce yapılması gerektiğini belirtti. Talât'ın "Meşrutiyet ilan olunalı on günü geçtiği hâlde, her şey eski hamam, eski tas,"[45] sözleri, İttihatçıların sabrının taştığını gösteriyordu.
Bu baskı, kısa sürede sonuç verdi. Talât ve arkadaşlarının II. Abdülhamid ile yaptıkları görüşmede Kâmil Paşa'nın sadrazamlığa getirilmesi konusunda söz alınması üzerine Said Paşa istifa etti. Talât, bu ilk büyük siyasi zaferini Selanik'e şu sözlerle müjdeledi: "Umum efrad-ı milleti memnun edebilecek ve vatana selametle iş görecek muktedir bir kabinenin teşkili için son derece sarf-ı mesai etmekteyiz."[46] Bu süreçte Talât ve Hafız Hakkı'nın Yıldız Sarayı'nda II. Abdülhamid ile yaptıkları görüşme, İttihatçıların Padişah'a yönelik politikalarında önemli bir dönüm noktası oldu. Abdülhamid, İttihatçıları sıcak bir şekilde karşılamış ve "Bütün efrad-ı millet, Terakki ve İttihad Cemiyeti azasındadır. Ben de reisleriyim,"[47] diyerek onlarla birlikte çalışma arzusunu dile getirmişti. Bu görüşme, Talât'ı Padişah'ın hürriyete ihanet etmeyeceğine ikna etmiş görünüyordu. Talât, bu temasın ardından, "Sultan Hamid'le temastan sonra ona karşı emniyetim daha çok arttı... Herif bizden ziyade hürriyete taraftar olmuş,"[48] diyerek, en azından geçici bir süre için uzlaşma yolunu seçtiğini belli etti.
7. Siyasi Arenada Yükseliş: Milletvekilliği ve Meclis Başkan Vekilliği
İktidar üzerindeki nüfuzunu artıran İttihat ve Terakki, 1908 sonbaharında yapılacak seçimlere odaklandı. Ancak Cemiyet, Harbiye Nezareti'nin subayların milletvekili olmasını yasaklaması nedeniyle ciddi bir aday kriziyle karşılaştı. Bu durum, idealist ve genç kadrolar yerine taşradaki güç odakları olan ayan ve eşraftan isimlerin aday gösterilmesine yol açtı.[49] Talât Bey ise, hürriyet mücadelesi uğruna hapsedildiği ve sürgün edildiği memleketi Edirne'den milletvekili adayı gösterildi.[50] Halk arasında büyük bir sevinçle karşılanan bu adaylık, seçimlerde hile girişimlerine rağmen zaferle sonuçlandı. Belediye Başkanı Dilaver Bey'in oy pusulalarını değiştirme çabası son anda engellendi ve Talât, 91 oy alarak Edirne milletvekili seçildi.[51] Bu seçimler, İttihat ve Terakki'nin ülke genelindeki ezici zaferiyle sonuçlanırken, Prens Sabahaddin liderliğindeki Ahrar Fırkası büyük bir hezimet yaşadı.
17 Aralık 1908'de Meclis-i Mebusan'ın açılmasıyla birlikte Talât'ın siyasi kariyerinde yeni bir sayfa açıldı. Meclis'in ilk işlerinden biri olan başkanlık seçiminde, "Hürriyetin Babası" Ahmed Rıza Bey'in başkanlığı genel kabul görürken, Cavid Bey'in organizasyonuyla Talât Bey, Meclis Başkan Vekilliği için en güçlü aday olarak öne çıktı. Hüseyin Cahit'in daha sonraları anılarında belirttiği gibi, Talât o günlerde kendisini öne çıkarmaktan kaçınan, "sessiz, alçakgönüllü, gösterişsiz" bir tavır sergiliyordu.[52] 24 Aralık 1908'de yapılan oylamada 116 oy alarak Meclis Başkan Vekili seçilmesi, onu artık sadece Cemiyet içinde değil, tüm kamuoyu nezdinde tanınan bir siyasetçi hâline getirdi.[53] 31 Aralık gecesi, Yıldız Sarayı'nda Padişah tarafından verilen ziyafette Ahmed Rıza ile birlikte II. Abdülhamid'in sol yanında oturması, sıradan bir posta memurluğundan devletin zirvesine uzanan bu sıra dışı yolculuğun en sembolik anlarından biriydi.[54]
8. 31 Mart Vakası ve Sonuçları
Meşrutiyet'in ilanıyla birlikte ortaya çıkan özgürlük ortamı, aynı zamanda istibdat yanlısı ve İttihat ve Terakki karşıtı grupların da seslerini yükseltmesine zemin hazırladı. Özellikle Kâmil Paşa hükümetinin İttihatçıların baskısıyla düşürülmesi ve yerine Hüseyin Hilmi Paşa'nın getirilmesi, muhalefetin saflarını sıklaştırdı. Derviş Vahdeti liderliğindeki İttihad-ı Muhammedi gibi dinî motifli örgütlenmelerin yanı sıra, muhalif basın da İttihatçılara karşı sert bir kampanya yürütüyordu.[55] Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi'nin 6 Nisan 1909'da faili meçhul bir cinayete kurban gitmesi, bardağı taşıran son damla oldu.[56] Cinayetin arkasında İttihatçıların olduğu yönündeki söylentiler, İstanbul'daki gerilimi had safhaya çıkardı. 13 Nisan 1909'da (Rumi takvimle 31 Mart 1325), Avcı Taburları'nın başlattığı isyan, kısa sürede tüm İstanbul'a yayıldı. "Şeriat isteriz!" sloganlarıyla sokaklara dökülen isyancılar, İttihatçı olarak gördükleri subayları ve mebusları hedef aldılar. Adliye Nazırı, Harbiye Nazırı zannedilerek öldürüldü; Lazkiye mebusu Emir Arslan, Hüseyin Cahit sanılarak katledildi.[57] İstanbul tam bir kaosa sürüklenirken, isyancıların aradığı en önemli isimlerden biri Talât Bey'di.[58]
İsyanın patlak verdiği gece, Talât bir tesadüf eseri İttihat ve Terakki'nin Nuruosmaniye'deki merkezinde değildi. Bir davette bulunduğu sırada duyduğu silah sesleriyle durumu anlayan Talât, anında yeraltına çekildi. Dr. Nâzım ile birlikte kılık değiştirerek önce Cemiyet merkezindeki önemli evrakları ve parayı kurtardı,[59] ardından güvenli bir evde saklandı. Ancak Talât, paniğe kapılıp kaderine razı olacak bir karakter değildi. Ruhuna işlemiş olan komitacılık dehası, bu en zor anda yeniden devreye girdi. Ahmed Rıza gibi isimler saklanırken, o ve Dr. Nâzım, devrimi kurtarmak için harekete geçtiler. Meşrutiyeti korumanın tek yolunun Meclis-i Mebusan'ı yeniden toplamak olduğunu biliyorlardı.[60]
Talât, 15 Nisan'da meclisten on günlük izin alarak Edirne trenine bindi[61] ve İstanbul'dan ayrılarak Hadımköy'de geçici bir Cemiyet merkezi kurdu. Buradan Rumeli'yi ayağa kaldırarak Selanik'te Mahmut Şevket Paşa komutasında "Hareket Ordusu"nun hazırlanmasını organize etti. Onun en büyük siyasi hamlesi ise, İstanbul'dan kaçabilen milletvekillerini Ayastefanos'ta toplayarak bir "Meclis-i Millî" oluşturması oldu. Talât Bey'in başkanlığında toplanan bu meclis,[62] Hareket Ordusu'na İstanbul'a girme ve isyanı bastırma meşruiyetini sağlayan tarihi kararı aldı.[63] En büyük muhalifleri dahi, Talât'ın 31 Mart Vakası'nın bastırılmasındaki bu yorulmaz faaliyetini ve yaratıcı zekâsını takdir etmek zorunda kalmıştır.[64]
İsyanın bastırılmasının ardından sıra, siyasi bedelin ödenmesine gelmişti. Meclis-i Millî, Gazi Ahmed Muhtar Paşa'nın önerisiyle, II. Abdülhamid'in hal' edilmesi (tahttan indirilmesi) için Şeyhülislam'dan fetva alınmasına karar verdi. Fetvanın alınması ve mecliste oylanması sürecinde Talât, yine başroldeydi. Fetva Emini Nuri Efendi'yi, "Donuna da işesen ben seni zorla götürürüm,"[65] diyerek meclise getirmesi ve oylama sırasında ayağa kalkmakta tereddüt eden üyelere sert bakışlarıyla baskı yapması, kararlılığının en net göstergesiydi.[66] 27 Nisan 1909'da II. Abdülhamid tahttan indirilirken, Talât'ın da içinde bulunduğu bir heyet, Veliaht Mehmed Reşad'a yeni padişahlığını tebliğ etti. 31 Mart Vakası, İttihat ve Terakki'nin iktidarını pekiştiren bir dönüm noktası olmuş, Talât Paşa'yı ise hareketin tartışmasız en etkili lideri konumuna yükseltmişti.
9. 31 Mart Vakası'ndan Bir Hatıra
31 Mart'ın kaos ve ölüm dolu atmosferi, İttihatçı liderlerin karakterlerini ve soğukkanlılıklarını da test eden bir sınavdı. Talât'ın bu süreçteki tavrı, onun pragmatik, dünyevi ve bir o kadar da fatalist (kaderci) kişiliğini ortaya koyan unutulmaz bir hatırayla ölümsüzleşmiştir. İsyan patlak verdiğinde Dr. Nâzım, tecrübeli bir komitacı olarak hemen kılık değiştirmiş ve Talât'ın saklandığı eve gelmişti. İkili arasında geçen diyalog, bir devrimin en kritik anında bile insani zafiyetlerin ve hayatın basit gerçeklerinin nasıl ön plana çıkabildiğini gösterir. Dr. Nâzım, kalmanın tehlikeli olduğunu, kılık değiştirip dışarı çıkmaları gerektiğini söylediğinde, önce direnen Talât, sonunda arkadaşının ısrarına dayanamayarak bir Rumeli köylüsü kılığına girer. Yola çıktıklarında, Sirkeci'deki bir işkembecinin önünden geçerken Talât aniden durur ve Dr. Nâzım'a döner:
"Bak doktor... Ben seni dinledim, bu Kel Hasan'ın orta oyunu kılığına katlandım, ama şimdi sen beni dinleyeceksin, mis gibi kokuyor, şurada birer tam işkembe çorbası içeceğiz... Karnım aç."
Arkadaşının mizacını bilen Dr. Nâzım itiraz etmez. Çorbaları önlerine geldiğinde Talât, bu basit ama derin anın felsefesini şu sözlerle özetler:
"Bak Nâzım, öleceğimi şu anda bilmiyorum. Fakat karnımın aç olduğunu biliyorum. Evvela bildiğimi yapmak istedim. Şayet ölüm mukadderse hafızamdaki bin bir hasret içinde hiç olmazsa aç değil de tok karnına ölmüş olurum."[67]
Bu hatıra, Talât Paşa'nın karakterinin özünü yansıtır: En büyük tehlikenin ortasında bile somut gerçeğe odaklanabilen, ölüm korkusunu pratik bir eylemle (karnını doyurmakla) erteleyen ve kadercilikle pragmatizmi birleştiren bir lider. Bu kısa molanın ardından ikili, Meclis Reisi Ahmed Rıza'nın da sığındığı eve geçmiş ve devrimi kurtarma planlarını yapmaya devam etmişlerdir. Bu an, onların sadece birer siyasetçi değil, aynı zamanda her an ölümle burun buruna yaşayan birer komitacı olduklarının da kanıtıdır.
10. Bir Dahiliye Nazırı Olarak Talât Bey: Siyasi Cinayetler ve Muhalefet Baskısı (1909-1912)
31 Mart sonrası kurulan Hüseyin Hilmi Paşa hükümetinde yer almayan Talât, siyasi nüfuzunu Meclis ve Cemiyet üzerinden kullanmaya devam etti. Temmuz 1909'da İngiliz ve Fransız parlamentolarını ziyaret eden heyete başkanlık etmesi, onun uluslararası alandaki profilini de yükseltti.[68] Bu seyahat sırasında, 6 Ağustos 1909'da Dahiliye Nazırlığı'na atandığı haberini aldı.[69] Bu atama, İttihat ve Terakki'nin artık hükümet sorumluluğunu doğrudan üstlenmeye başladığının bir işaretiydi. Göreve başlarken, "Bugün nezaret mevkiine geçerken içimde bir kurbanlık koyun hissi hâsıl oldu. Biliyorum, bizim halk... bu mevkilere gelmiş olan herkesin iki günde paçavrasını çıkarmaya alışmıştır,"[70] diyerek, üstlendiği zorlu görevin ve karşılaşacağı eleştirilerin farkında olduğunu göstermiştir.
Dahiliye Nazırlığı döneminde Talât, Adana Ermeni olaylarının[71] yankıları, Arnavutluk ve Yemen'deki isyanlar gibi pek çok krizle yüzleşmek zorunda kaldı. Ancak en büyük meydan okuma, İstanbul'da tırmanan siyasi gerilim ve faili meçhul cinayetler oldu. Muhalif gazeteci Ahmed Samim'in 9 Haziran 1910'da öldürülmesi,[72] tüm şüpheleri yeniden İttihat ve Terakki'nin üzerine çekti. Talât'ın Dahiliye Nazırı olduğu bir dönemde başkentin göbeğinde işlenen bu cinayet, hükümete ve özellikle Talât'a yönelik eleştirilerin zirveye çıkmasına neden oldu. Muhalif basın, onu "Edirne'de bir telgraf memuru" olarak aşağılıyor ve istifaya davet ediyordu.[73] Meclis'teki sert tartışmalar ve basının amansız saldırıları karşısında yıpranan Talât Bey, 11 Şubat 1911'de sağlık sorunlarını ve kamuoyunu memnun edememesini gerekçe göstererek görevinden istifa etti.[74]
Talât'ın istifası, sadece dışarıdan gelen baskılardan değil, aynı zamanda İttihat ve Terakki içindeki derin bir hizipleşmeden de kaynaklanıyordu. Miralay Sadık Bey liderliğindeki "Hizb-i Cedit" olarak adlandırılan grup, Cemiyet'in hükümette görev almasına karşı çıkıyor ve Talât'ı Masonlukla suçlayarak dinî duyguları istismar ediyordu.[75] Bu iç muhalefet, İngiliz Büyükelçiliği tarafından da destekleniyordu. Talât, bu hizip hareketini önce diyalog yoluyla çözmeye çalıştıysa da başarısız olunca, Mahmud Şevket Paşa'nın askerî otoritesini kullanarak Miralay Sadık'ı İstanbul'dan uzaklaştırmayı başardı.[76] Bu olay, İttihat ve Terakki içindeki güç mücadelesinin ne denli sertleştiğini ve Talât'ın iktidarını korumak için askerî güce başvurmaktan çekinmediğini gösteriyordu.
Bu siyasi çalkantılar arasında özel hayatında da önemli bir adım atan Talât, 3 Mart 1911'de Hayriye Hanım ile evlendi.[77] Sade bir yaşam süren ve hediye kabul etmeyen Talât'ın bu evliliği, onun şatafattan uzak ve halktan biri olma kimliğini pekiştiriyordu.
İtalya'nın 18 Eylül 1911'de Trablusgarp'a saldırması, tüm iç siyasi gündemi değiştirdi. Bu yeni kriz karşısında İttihat ve Terakki, 30 Eylül'de Selanik'te bir kongre toplayarak yeni yol haritasını belirledi. İbrahim Hakkı Paşa hükümetinin istifası sonrası kurulan Said Paşa kabinesinde Talât, nazırlık teklifini reddetti.[78] Ancak İttihat ve Terakki karşıtı muhalefetin 21 Kasım 1911'de Hürriyet ve İtilaf Fırkası adı altında birleşmesi ve İstanbul'daki ara seçimi kazanması, İttihatçıları yeni bir seçime gitmeye zorladı.[79] "Sopalı Seçimler" olarak tarihe geçecek olan 1912 seçimleri öncesinde, 4 Şubat 1912'de kurulan hükümette Talât, bu kez Posta, Telgraf ve Telefon Nazırı olarak görev aldı.[80] Seçimleri baskı ve usulsüzlüklerle de olsa kazanan İttihatçılar, iktidarlarını korumayı başardılar. Talât da yeniden Edirne milletvekili seçildi.[81] Ancak bu zafer, ordudaki huzursuzluğu dindiremedi. İttihatçıların ordu üzerindeki kontrolünden rahatsız olan bir grup subay, "Halaskar Zabitan" (Kurtarıcı Subaylar) adıyla bir araya gelerek İttihat ve Terakki hükümetini yıkmak için harekete geçti.
11. Çöküşün Ayak Sesleri (1912-1914)
1912 yılı, İttihat ve Terakki için iktidarın zirvesinden muhalefetin en karanlık günlerine savrulduğu, çalkantılı bir dönem oldu. "Sopalı Seçimler" ile Meclis'teki mutlak hâkimiyetini sağlayan Cemiyet, çok geçmeden ordu içindeki muhalefetin hedefi hâline geldi. "Halaskar Zabitan" (Kurtarıcı Subaylar) adıyla örgütlenen muhalif subaylar, İttihatçıların ordu üzerindeki nüfuzundan rahatsızdı ve hükümeti devirmek için açıkça tehditler savuruyorlardı.[82] Bu dönemde Talât Bey'in siyasi manevraları, hem partisini iktidarda tutma hem de ordu içindeki tehlikeli hizipleri kontrol altına alma üzerine kuruluydu.
Harbiye Nazırı Mahmud Şevket Paşa'nın artan gücü ve Halaskar Zabitan grubunun cüretkâr eylemleri, Talât'ı çok boyutlu bir strateji izlemeye itti. Bir yandan Mahmud Şevket Paşa'nın ordu içindeki etkisini kırmak için hakkında yolsuzluk dedikoduları yayarak onu istifaya zorlarken,[83] diğer yandan Halaskar Zabitan grubunun baskılarına karşı direnmeye çalışıyordu. Ancak İttihatçıların askerî kanadının önemli bir kısmının Trablusgarp'ta olması, Cemiyet'i İstanbul'da savunmasız bırakmıştı. Bu siyasi kriz, 22 Temmuz 1912'de Said Paşa hükümetinin istifası ve yerine Gazi Ahmed Muhtar Paşa'nın sadrazamlığa getirilmesiyle sonuçlandı. Bu, İttihat ve Terakki'nin iktidardan düşüşü anlamına geliyordu. Talât'ın bu çaresizlik anında Halil (Menteşe) Bey'e, "Acaba biz mi memleketi idare edemiyoruz? Başkaları gelsin... Belki bizden daha iyi idare ederler,"[84] demesi, yaşanan büyük buhranın bir yansımasıydı.
Muhalefete düştükten sonra Talât ve arkadaşları, başladıkları yere, Selanik'e geri döndüler.[85] Ancak iktidardayken etraflarında olan kalabalıklar dağılmış, geriye sadece davaya sadık bir avuç İttihatçı kalmıştı.[86] Bu zor günlerde Talât, Avrupa'ya kaçtığı yönündeki söylentilere karşı, "Vatanını benimsemiş olanlar hayat endişesiyle vatanından kaçmazlar,"[87] diyerek meydan okudu ve mücadelesini İstanbul'da sürdürmeye karar verdi. Ancak Balkanlar'da patlak veren savaş, tüm dengeleri altüst edecekti.
8 Ekim 1912'de başlayan Balkan Harbi, Osmanlı İmparatorluğu için büyük bir felakete dönüştü. Ordunun kısa sürede dağılması ve Edirne'ye kadar çekilmesi üzerine Talât, eski bir Dahiliye Nazırı olmasına rağmen bir nefer olarak orduya gönüllü yazıldı. Sivil kıyafetlerini çıkarıp sırtında çantası, boynunda matarasıyla cepheye gitmesi, onun vatan sevgisinin ve sıra dışı karakterinin en çarpıcı örneklerinden biriydi.[88] Amacı, "Beş tane Bulgar öldürmek" ve memleketi Edirne'nin düşüşünü görmemekti.[89] Siper kazarken komutanlar tarafından tanınması ve İstanbul'a geri gönderilmesi üzerine yaşananlar,[90] onun bu sembolik eyleminin hem destekçileri hem de muhalifleri tarafından farklı şekillerde yorumlanmasına neden oldu.
İstanbul'a döndüğünde, felaketin boyutlarını gören Talât, ülkeyi bu durumdan kurtarmak için Hürriyet ve İtilaf Fırkası dâhil olmak üzere tüm siyasi gruplarla birleşme çağrısı yaptı.[91] Ancak sadrazamlığa getirilen Kâmil Paşa'nın uzlaşmaz tavrı ve İttihatçıları tamamen tasfiye etme politikası, bu çabaları sonuçsuz bıraktı. Hakkında asker kaçağı olduğu gerekçesiyle tutuklama emri çıkarılan Talât, bir zamanlar yönettiği şehirde firari durumuna düştü.[92] Bu dönemde eşi Hayriye Hanım'ın anlattığı gibi, farklı evlerde saklanarak izini kaybettirmeye çalıştı.[93] Kâmil Paşa, "Selanik gitti, onlar da defolup giderler,"[94] diyerek İttihatçıların sonunun geldiğini düşünüyordu. Ancak Talât, henüz son sözünü söylememişti.
12. Babıâli Baskını ve Sonuçları
Balkan Harbi'ndeki hezimet ve Kâmil Paşa hükümetinin Edirne'yi de içeren toprakları Bulgarlara terk etmeye razı olması, İttihat ve Terakki için iktidarı yeniden ele geçirme fırsatını doğurdu. Bu, sadece bir toprak kaybı değil, aynı zamanda millî onurun zedelenmesiydi ve İttihatçılar bu duyguyu ustaca kullandılar. Talât, Avrupa'daki arkadaşlarına yazdığı mektupta üç seçenek olduğunu belirtiyordu: hükümeti devirmek, olayları takip etmek veya anlaşmak. Ancak uzlaşma yollarının kapanmasıyla geriye tek bir seçenek kalmıştı: İhtilal.[95]
Babıâli Baskını olarak tarihe geçecek olan hükümet darbesinin planlayıcısı ve beyni Talât Paşa'ydı.[96] Emin Beşe'nin Vefa'daki evinde yapılan gizli toplantılarda, Trablusgarp'tan yeni dönen Enver Bey gibi fedai ruhlu subaylarla birlikte darbenin tüm detaylarını hazırladı. Plana göre, Enver Bey ve bir grup subay atlarıyla Babıâli'ye yürüyecek, Kara Kemal'in organize ettiği partililer halkı galeyana getirecek ve hükümet istifaya zorlanacaktı. Talât'ın "Benim perşembelere büyük güvenim vardır,"[97] diyerek darbe günü olarak belirlediği 23 Ocak 1913 Perşembe günü, plan harfiyen uygulandı. Talât, bir eli cebindeki tabancasının kabzasında, Babıâli yokuşunu tırmanırken, İttihat ve Terakki'nin iktidara kanlı yürüyüşünü yönetiyordu.
Baskın sırasında çıkan arbedede Harbiye Nazırı Nâzım Paşa'nın Yakup Cemil tarafından vurularak öldürülmesi, planın kanlı bir şekilde sonuçlanmasına neden oldu.[98] Bu beklenmedik cinayete sinirlense de, darbenin başarısı için soğukkanlılığını koruyan Talât, Kâmil Paşa'nın odasına girerek istifasını imzalattı ve duruma tamamen hâkim oldu.[99][100] Darbenin hemen ardından Mahmud Şevket Paşa sadrazamlığa getirilirken, Talât geçici olarak Dahiliye Nazırlığı Vekilliği görevini üstlendi.[101] Bu baskın, İttihat ve Terakki'nin artık devlet yönetiminde figüran olmayı bırakıp, iktidarın mutlak sahibi olma yolunda attığı en cüretkâr adımdı.
13. Sadrazam Olarak Mehmed Talât Paşa (1913-1918)
Babıâli Baskını sonrası kurulan Mahmud Şevket Paşa hükümetinde Talât, Paşa'nın kişisel vetosu nedeniyle kabine dışında kaldı. Ancak bu durum, onun siyasi gücünü azaltmadı. Aksine, Cemiyet üzerindeki etkisiyle hükümetin fiilî yöneticisi konumundaydı. Mahmud Şevket Paşa'nın 11 Haziran 1913'te bir suikast sonucu öldürülmesi, İttihat ve Terakki için yeni bir dönemin kapısını araladı. Bu suikast, 31 Mart Vakası gibi, muhalefetin tamamen sindirilmesine ve İttihatçıların iktidarlarını rakipsiz bir şekilde pekiştirmesine olanak sağladı.[102]
Suikast sonrası kurulan Said Halim Paşa hükümetinde Talât, yeniden Dahiliye Nazırı olarak görev aldı.[103] Said Halim Paşa'nın siyaseten zayıf bir figür olması, Talât'ı sadrazam olmadan sadrazamlık yapan, ülkenin gerçek yöneticisi hâline getirdi.[104] Bu dönemde en büyük hedefi, Balkan Harbi'nde kaybedilen Edirne'yi geri almaktı. İkinci Balkan Harbi'nin yarattığı fırsatı değerlendiren Talât, hükümet içindeki ve Avrupa'dan gelen tüm baskılara rağmen orduyu harekete geçirdi. Harbiye Nazırı İzzet Paşa'nın tereddütleri karşısında, "Eh Paşam icap ederse harp edeceğiz. Orduyu düğüne sevk etmiyoruz ya,"[105] diyerek kararlılığını ortaya koydu. 21-22 Temmuz 1913'te Edirne'nin kurtarılması, Talât'ın siyasi kariyerinin en büyük zaferlerinden biri oldu.
1914 yılına gelindiğinde, Enver Bey'in Harbiye Nazırlığı'na atanmasıyla İttihat ve Terakki içinde Talât (kalem) ve Enver (kılıç) ikilisinin liderliği pekişti.[106] Bu iki figür, sivil ve askerî kanatları temsil ederek partinin ve devletin yönetimini paylaştılar. Birinci Dünya Harbi'ne giden süreçte, Talât ve arkadaşları başlangıçta bir dünya savaşı beklemiyorlardı. Ancak Almanya'nın ittifak teklifi, devletin varlığını korumak için kaçınılmaz bir fırsat olarak görüldü.[107] Savaşın başlamasıyla birlikte Talât, ülkenin en kritik kararlarının merkezinde yer aldı. Özellikle 1915'te, savaş koşullarında iç güvenliği tehdit ettiği düşünülen Ermeni komitelerine karşı alınan Sevk ve İskân Kanunu (Tehcir), onun Dahiliye Nazırlığı dönemindeki en tartışmalı icraatı oldu. Talât, hatıralarında bu kararı, askerî zorunluluklar ve devletin bekasını koruma amacıyla alınmış geçici bir tedbir olarak savunmuştur.[108]
Savaşın zorlu yıllarında, İttihat ve Terakki'nin kolektif liderlik yapısı devam etse de, Talât'ın "Komitenin Ruhu" olarak ağırlığı giderek arttı. O, Cemiyet içinde mutlak bir diktatör olmasa da, Bahaeddin Şakır ve Ziya Gökalp gibi isimlerin vetosuyla karşılaşabildiği kolektif bir yapıda[109] dahi en etkili isimdi. 4 Şubat 1917'de Said Halim Paşa'nın istifası üzerine, Ziya Gökalp'in "Sadareti kabul etmezsen, hain-i vatan olursun,"[110] diyerek adeta zorlamasıyla Sadrazamlık makamına oturdu. Sıradan bir posta memurunun imparatorluğun en tepesine yükselmesi, tarihte eşine az rastlanır bir başarı öyküsüydü. Ancak Talât, bu makamın şatafatından ve protokolünden her zaman rahatsızlık duydu. "Paşa" unvanından hoşlanmazdı, gösterişli kıyafetler giymeyi reddetti ve Sultanahmet'teki mütevazı evinde yaşamaya devam etti.[111] Onun için asıl olan, İttihatçılık davasıydı.
Sadrazamlığı, savaşın en çetin dönemine denk geldi. Tüm zorluklara rağmen, devletin çarklarını döndürmeye çalıştı. Ancak Bulgaristan'ın savaştan çekilmesiyle Osmanlı İmparatorluğu için de yolun sonu görünmüştü. 13 Ekim 1918'de sadrazamlıktan istifa eden Talât Paşa, 1 Kasım 1918 gecesi, Enver ve Cemal Paşalarla birlikte bir denizaltıyla içinde geri dönme umuduyla çok sevdiği vatanını terk etti. Bu, bir daha geri dönemeyeceği vatanına ve uğruna her şeyini adadığı davasına acı bir vedaydı.
14. Talât Paşa'nın İdeolojik Portresi
Talât Paşa'nın çok iyi bir İttihatçı olduğu konusunda herkes hemfikirdir. "Komitenin ruhu" yakıştırmasını fazlasıyla hak etmişti. Fakat üç konuda kendisiyle ilgili kaynaklar kesin bir yargıya ulaşamamıştır: Masonluk, Bektaşilik ve düşünce yapısı. Selanik'te devrimci faaliyetleri için bir koruma kalkanı olarak Mason locasına kayıtlı olduğu ve Bektaşi tekkelerinin de müdavimi olduğu bilinmektedir.[112] Bu ilişkiler, onun pragmatik karakterinin bir yansıması olabileceği gibi, dönemin entelektüel ve ruhani arayışlarının bir parçası da olabilir.
Düşünce yapısı itibarıyla; Enver gibi İslamcı bir çizgide olmadığı kesindi. Ancak, sonradan iddia edildiği gibi oportünist de değildi.[113] Yani kişisel veya politik çıkarlar doğrultusunda ilkesiz davranan bir isim olmadı. İslamcılık çizgisinden uzak olduğu eleştirilerinin yanında, Ziya Gökalp gibi doktriner bir Türkçülükle de ilgilenmediği bazı isimler tarafından iddia edilmiştir. Bu konuda eşi Hayriye Hanım'ın, Çanakkale Zaferi'nin haberi alındığı günlerde söylediği sözlerin şahitliğine başvurmak, belki de bazı ipuçları verebilir: "En sevinçli günü, hâlâ gözlerimin önündedir. Çanakkale Zaferini haber aldığımız an... Sevinçten kendinden geçer gibi olmuştu. Hiç unutmam, yatak odasında idik. 'Hayriye... öyle plânlarımız var ki... Ah şu harbi kazandığımız gün, bilsen ne olacak... Cihangir büyük bir Türk devleti kurulduğunu göreceğiz ve Türk milleti hak ettiği tam hürriyetine kavuşacak, inkılâplar yürüyecek. Tâ Cumhuriyete kadar...'"[114]
Bu ifadeler, Talât Paşa'nın pragmatik devlet adamı kimliğinin ardında, imparatorluğun küllerinden doğacak "büyük bir Türk devleti" hayali kuran, hatta Cumhuriyet idealine uzanan bir vizyona sahip olduğunu göstermektedir. O, azılı bir Türkçü olmasının yanı sıra, Osmanlı Devleti'nin bir arada yaşamaya devam edebilmesi için son ana kadar Osmanlıcılık ilkesine saygılı bir isim olarak yaşadı.[115] Onun ideolojisi, katı doktrinlerden ziyade, vatanın bekasını sağlama amacına yönelik pratik ve millî bir reflekse dayanıyordu.
15. Sonuç: Bir Devrimcinin Mirası
Talât Paşa'nın siyasi yaşamı, Osmanlı İmparatorluğu'nun son yirmi yılında yaşanan büyük dönüşümün bir özetidir. Edirne'de mütevazı bir memur olarak başlayan hayatı, onu devrimci bir örgütün kurucusu, bir imparatorluğun sadrazamı ve nihayetinde vatanından uzakta trajik bir sona sürüklenen bir sürgün hâline getirmiştir. Pragmatik zekâsı, eşsiz teşkilatçılık yeteneği ve sarsılmaz kararlılığı, onu İttihat ve Terakki hareketinin doğal lideri yapmıştır. İktidara giden yolda karşı-devrimleri, siyasi komploları ve iç hizipleşmeleri ustalıkla yönetmiş; devleti en zor anlarında ayakta tutmak için cesur kararlar almaktan çekinmemiştir. Babıâli Baskını ile iktidarı mutlak olarak ele geçirmesi, onun devrimci ruhunun ve risk alma kapasitesinin en somut göstergesidir. Ancak iktidarı, ülkenin en büyük felaketlerinden biri olan Birinci Dünya Harbi ile sınanmıştır. O, perde arkasındaki "komitenin ruhu" olarak çok daha etkiliydi. Birinci Dünya Harbi'nin kaybedilmesiyle iktidarı ve vatanını terk etmek zorunda kalması, onun ve neslinin trajedisidir. Talât Paşa, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna giden yolda kilometre taşlarını döşeyen şahsiyetlerden birisidir. O büyük Türk devriminin Danton'udur. Velhasıl kelam, Mustafa Kemal Atatürk'ün deyişiyle;
"Memleket büyük bir evladını kaybetti."
Kaynakça
Dipnotlar
[1]: Hasan Babacan, Mehmed Talât Paşa, 1874-1921, TTK Yayınları, Ankara 2020, s. 38.
[2]: Mustafa Çolak, Komitenin Ruhu Talât Paşa, Yeditepe Yayınları, İstanbul 2018, s. 22.
[3]: Babacan, Mehmed Talât Paşa, s. 38.
[4]: Talât Paşa'nın Hatıraları, Haz. Enver Bolayır, Güven Basımevi, İstanbul 1946, s. 26.
[5]: Ziya Şakir, Yakın Tarihin Üç Büyük Adamı Talât-Enver-Cemal Paşalar, Akıl Fikir Yayınları, İstanbul 2011, s. 15-17.
[6]: Dipnotta belirtildiği üzere: Sonradan İpek Mebusluğu yapmış olan Hafız İbrahim Efendi'dir.
[7]: Şakir, Yakın Tarihin Üç Büyük Adamı, s. 18-19.
[8]: Şakir, Yakın Tarihin Üç Büyük Adamı, s. 21.
[9]: Tevfik Çavdar, Talât Paşa Bir Örgüt Ustasının Yaşam Öyküsü, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1995, s. 24-25.
[10]: Şakir, Yakın Tarihin Üç Büyük Adamı, s. 22-23.
[11]: Mehmed Zeki Pakalın, Sicill-i Osmani Zeyli, C. XVIII, TTK Yayınları, Ankara 2009, s. 22.
[12]: BOA, İ..HUS., 62/22.; BOA, BEO, 1086/81433.
[13]: BOA, İ..HUS., 62/22.
[14]: Şakir, Yakın Tarihin Üç Büyük Adamı, s. 23.
[15]: Çavdar, Talât Paşa, s. 41.
[16]: Ziya Şakir, İttihat ve Terakki Nasıl Doğdu?, C. 1, s. 135-136.
[17]: Şakir, Yakın Tarihin Üç Büyük Adamı, s. 23-24.
[18]: Pakalın, Sicill-i Osmani Zeyli, C. XVIII, s. 22.
[19]: Kazım Nami Duru, İttihat ve Terakki Hatıralarım, Sucuoğlu Matbaası, İstanbul 1957, s. 14.
[20]: Mithat Şükrü Bleda, İmparatorluğun Çöküşü İttihat ve Terakki Katibi Umumisi, s. 20-21.
[21]: Şakir, Yakın Tarihin Üç Büyük Adamı, s. 24-25.
[22]: Şakir, İttihat ve Terakki Nasıl Doğdu?, C. 1, s. 140.
[23]: Şakir, İttihat ve Terakki Nasıl Doğdu?, C. 1, s. 141.
[24]: Şakir, İttihat ve Terakki Nasıl Doğdu?, C. 1, s. 142.
[25]: Şakir, İttihat ve Terakki Nasıl Doğdu?, C. 1, s. 143-145.
[26]: Tarık Zafer Tunaya, Türkiye'de Siyasal Gelişmeler Kanun-ı Esasi ve Meşrutiyet Dönemi (1876-1918), C. 1, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2001, s. 131.
[27]: Kazım Karabekir, İttihat ve Terakki Cemiyeti, s. 104-105.
[28]: Karabekir, İttihat ve Terakki Cemiyeti, s. 105.
[29]: Mithat Şükrü Bleda, İmparatorluğun Çöküşü İttihat ve Terakki Katibi Umumisi, s. 22.
[30]: Hüseyin Cahit Yalçın, Siyasi Anılar, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 2000, s. 48.
[31]: Hüsrev Sami Kızıldoğan, "Vatan ve Hürriyet=İttihat ve Terakki", Belleten, C. 1, S. 3-4, Temmuz 1937, s. 623-625.
[32]: Şakir, İttihat ve Terakki Nasıl Doğdu?, C. 1, s. 181-183.
[33]: Bernard Lewis, Modern Türkiye'nin Doğuşu, Çev. Boğaç Babür Tuna, Arkadaş Yayınları, Ankara 2013, s. 300-306-307.
[34]: Kâzım Karabekir, İttihat ve Terakki Cemiyeti, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2011, s. 201-202.
[35]: Karabekir, İttihat ve Terakki Cemiyeti, s. 203.
[36]: İttihad ve Terakki, 24 Temmuz 1324/6 Ağustos 1908, No: 1.
[37]: Karabekir, İttihat ve Terakki Cemiyeti, s. 216.
[38]: Karabekir, İttihat ve Terakki Cemiyeti, s. 218.
[39]: Karabekir, İttihat ve Terakki Cemiyeti, s. 219.
[40]: Karabekir, İttihat ve Terakki Cemiyeti, s. 220.
[41]: Karabekir, İttihat ve Terakki Cemiyeti, s. 221.
[42]: Karabekir, İttihat ve Terakki Cemiyeti, s. 222.
[43]: Karabekir, İttihat ve Terakki Cemiyeti, s. 224.
[44]: Karabekir, İttihat ve Terakki Cemiyeti, s. 225.
[45]: Karabekir, İttihat ve Terakki Cemiyeti, s. 226.
[46]: İttihad ve Terakki, 24 Temmuz 1324/6 Ağustos 1908, No: 1.
[47]: Cemal Kutay, Şehit Sadrazam Talât Paşa'nın Gurbet Hatıraları, C. 1, Kültür Yayınları, İstanbul 1983, s. 287.
[48]: Karabekir, İttihat ve Terakki Cemiyeti, s. 228.
[49]: Sina Akşin, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, İmge Yayınları, İstanbul 2009, s. 175-176.
[50]: İttihad ve Terakki, 16 Eylül 1324/29 Eylül 1908, No: 24.
[51]: Aykut Kansu, 1908 Devrimi, İletişim Yayınları, İstanbul 2002, s. 326-327.
[52]: Hüseyin Cahit Yalçın, Siyasal Anılar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2000, s. 95.
[53]: Meclisi Mebusan Zabıt Ceridesi, 11 Kanunuevvel 1324/24 Aralık 1908, c. 1, s. 47.; BOA, BEO, 3460/259493.
[54]: "Sultan Hamid'in İlk ve Son Ziyafeti", Anlatan: Hüseyin Cahit Yalçın, Yakın Tarihimiz, No: 2, 8 Mart 1962, s. 46.
[55]: Volkan, 21 Mart 1321/3 Nisan 1908, No: 93.
[56]: Serbesti, 24 Mart 1325/6 Nisan 1909, No: 163.
[57]: Hüseyin Cahit Yalçın, Siyasal Anılar, s. 118-124.
[58]: Alemdar, 2 Nisan 1325/15 Nisan 1909, No: 18-53.
[59]: Osman Selim Kocahanoğlu, 31 Mart Ayaklanması ve Sultan Abdülhamid, Temel Yayınları, İstanbul 2009, s. 261-262.
[60]: Ahmet Rıza, Anılar, Cumhuriyet Yayınları, İstanbul 2001, s. 63-64.
[61]: Mahir Said Pekmen, 31 Mart Hatıraları: İsyan Günlerinde Bir Muhalif, Haz. Hasan Babacan, Servet Avşar, TTK Yayınları, Ankara 2013, s. 172.
[62]: Sabah, 9 Nisan 1325/22 Nisan 1909, No: 7031.
[63]: Yunus Nadi, İhtilal ve İnkılâb-ı Osmanî, Cihan Matbaası, İstanbul 1325, s. 31.
[64]: Pekmen, 31 Mart Hatıraları, s. 169.
[65]: Ali Fuat Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, TTK, Ankara 2010, s. 36.
[66]: Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, s. 37.
[68]: Sabah, 18 Haziran 1325/1 Temmuz 1909, No: 7100.
[69]: BOA, İ..DH.., 1476/58.
[70]: Muhittin Birgen, İttihat ve Terakki'de On Sene İttihat ve Terakki Neydi?, Haz. Zeki Arıkan, Kitap Yayınevi, İstanbul 2006, s. 116.
[71]: Talât Paşa'nın Anıları, Haz. Alpay Kabacalı, İş Bankası Yayınları, İstanbul 2000, s. 23.
[72]: Sada-yı Millet, 28 Mayıs 1326/10 Haziran 1910, No: 192.
[73]: Türkiye, 11 Teşrinisani 1326/24 Kasım 1910, No: 29.
[74]: Babacan, Mehmed Talât Paşa, s. 66-67.
[75]: Orhan Koloğlu, İttihatçılar ve Masonlar, Gür Yayınları, İstanbul 1991, s. 221.
[76]: Tanin, 5 Ekim 1943, No: 4454-35.
[77]: Tanin, 19 Şubat 1326/4 Mart 1911, No: 898.
[78]: Tanin, 17 Ekim 1943, No: 4454-47.
[79]: Bernard Lewis, Modern Türkiye'nin Doğuşu, s. 300-301.
[80]: BOA, BEO, 3998/299847.
[81]: TBMM Arşivi, Meclis-i Mebusan Mazbataları, SM_81_M_2.
[82]: Sabah, 12 Temmuz 1328/25 Temmuz 1912, No: 8207.
[83]: Samih Nafiz Tansu, Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe İttihat ve Terakki, İlgi Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul 2016, s. 85-86.
[84]: Halil Menteşe, Osmanlı Mebusan Meclisi Reisi Halil Menteşe'nin Anıları, Hürriyet Vakfı Yayınları, İstanbul 1986, s. 148.
[85]: Tanin, 22 Ocak 1944, No: 4454-141.
[86]: Ziya Şakir, İttihat ve Terakki Nasıl Yaşadı?, c. 2, s. 750.
[87]: Sabah, 13 Temmuz 1328/26 Temmuz 1912, No: 8208.
[88]: Hikmet Feridun Es, Tanıdığımız Meşhurlar, Haz. Selçuk Karakılıç, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2009, s. 421.
[89]: Murat Bardakçı, Talât Paşa'nın Evrak-ı Metrûkesi, Everest Yayınları, İstanbul 2009, s. 199-200.
[90]: Es, Tanıdığımız Meşhurlar, s. 422.
[91]: Tanin, 8 Şubat 1944, No: 4454,158.
[92]: Alemdar, 1 Teşrinisani 1328/14 Kasım 1912, No: 158-93.
[93]: Bardakçı, Talât Paşa'nın Evrak-ı Metrûkesi, s. 200-202.
[94]: Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, s. 76.
[95]: Tanin, 21 Şubat 1944, No: 4454-171.
[96]: Tansu, Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe İttihat ve Terakki, s. 132.
[97]: "Benim Gördüğüm Babıâli Baskını", Anlatan: Şeref Çavuşoğlu, Yakın Tarihimiz, C. 1, No: 7, 12 Haziran 1962, s. 195.
[98]: Ziya Şakir, İttihat ve Terakki Nasıl Yaşadı?, c. 2, s. 783.
[99]: Şakir, İttihat ve Terakki Nasıl Yaşadı?, c. 2, s. 784.
[100]: Tansu, Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe İttihat ve Terakki, s. 135-147.
[101]: Sabah, 11 Kanunusani 1328/24 Ocak 1913, No: 8388.
[102]: Akşin, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, s. 368.
[103]: Sabah, 3 Haziran 1329/16 Haziran 1913, No: 8531.
[104]: Birgen, İttihat ve Terakki'de On Sene, s. 140.
[105]: Osmanlı Mebusan Meclisi Reisi Halil Menteşe'nin Anıları, s. 162-163.
[106]: Birgen, İttihat ve Terakki'de On Sene, s. 149.
[107]: Talât Paşa'nın Anıları, s. 32-33.
[108]: Talât Paşa'nın Anıları, s. 49-115.
[109]: Yalçın, Siyasal Anılar, s. 288-289.
[110]: Ali Canip Yöntem, "Benim Bildiğim Talât Paşa", Yakın Tarihimiz, C. 1, S. 6, 5 Nisan 1962.
[111]: Hüsamettin Ertürk, İki Devrin Perde Arkası, Haz. Samih Nafiz Tansu, İlgi Kültür Sanat Yayınları, İstanbul 2020, s. 196.
[112]: Ertürk, İki Devrin Perde Arkası, s. 196.
[113]: Birgen, İttihat ve Terakki'de On Sene, c. 1, s. 141.
[114]: "Eşi Hayriye Hanım 'Talat Paşa'yı Anlatıyor'", Yakın Tarihimiz, c. 2, s. 20, 12 Temmuz 1962, s. 193.
[115]: Ertürk, İki Devrin Perde Arkası, s. 196-197.
[67]: Kutay, Talat Paşa'nın Gurbet Hatıraları, C. 2, s. 647-648.
Süreli Yayınlar
Alemdar · İkdam · İştirak · İttihad ve Terakki · Meclisi Mebusan Zabıt Ceridesi · Mizan · Sabah · Sada-yı Millet · Servet-i Fünun · Serbesti · Takvim-i Vekayi · Tanin · Tercüman-ı Hakikat · Türkiye · Volkan · Yakın Tarihimiz
Kitaplar ve Makaleler
- Ahmed, Feroz. İttihat ve Terakki (1908-1914). Çev. Nuran Ülken, Sander Yayınları, İstanbul 1971.
- Akşin, Sina. Jön Türkler ve İttihat ve Terakki. İmge Yayınları, İstanbul 2009.
- Amca, Hasan. Doğmayan Hürriyet Bir Devrin İçyüzü 1908-1919. Arba Yayınları, İstanbul 1989.
- Apak, Rahmi. Yetmişlik Bir Subayın Hatıraları. TTK, Ankara 1988.
- Arslan, Emir Şekib. Şehidi Muhterem Enver Paşa. Haz. Erol Cihangir, Doğu Kütüphanesi, İstanbul 2005.
- Babacan, Hasan. Mehmed Talât Paşa, 1874-1921. TTK Yayınları, Ankara 2020.
- Bardakçı, Murat. Talât Paşa'nın Evrak-ı Metrûkesi. Everest Yayınları, İstanbul 2009.
- Bayur, Yusuf Hikmet. Türk İnkılâbı Tarihi. C. II/I, TTK, Ankara 1991.
- Birgen, Muhittin. İttihat ve Terakki'de On Sene İttihat ve Terakki Neydi? Haz. Zeki Arıkan, Kitap Yayınevi, İstanbul 2006.
- Bleda, Mithat Şükrü. İmparatorluğun Çöküşü İttihat ve Terakki Katibi Umumisi. Remzi Kitabevi, İstanbul 1979.
- Cebesoy, Ali Fuat. Sınıf Arkadaşım Atatürk. İnkılap ve Aka, İstanbul 1967.
- Cemal Paşa. Hatıralar. Haz. Alpay Kabacalı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2006.
- Çavdar, Tevfik. Talât Paşa Bir Örgüt Ustasının Yaşam Öyküsü. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1995.
- Çolak, Mustafa. Komitenin Ruhu Talât Paşa. Yeditepe Yayınları, İstanbul 2018.
- Danişmend, İsmail Hami. İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi. C. 4, Türkiye Yayınevi, İstanbul 1971.
- Duru, Kazım Nami. İttihat ve Terakki Hatıralarım. Sucuoğlu Matbaası, İstanbul 1957.
- Emil, Birol. Mizancı Murad Bey Hayatı ve Eserleri. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul 1979.
- Ertürk, Hüsamettin. İki Devrin Perde Arkası. Haz. Samih Nafiz Tansu, İlgi Kültür Sanat Yayınları, İstanbul 2020.
- Es, Hikmet Feridun. Tanıdığımız Meşhurlar. Haz. Selçuk Karakılıç, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2009.
- Hanioğlu, M. Şükrü. Preparation for a Revolution: The Young Turks, 1902-1908. Oxford University Press, 2001.
- İnal, İbnülemin Mahmut Kemal. Son Sadrazamlar. C. 2, Dergâh Yayınları, İstanbul 1982.
- İnönü, İsmet. Hatıralar. C. 1, Bilgi Yayınevi, Ankara 1985.
- Kadri, Hüseyin Kazım. Meşrutiyetten Cumhuriyete Hatıralarım. Haz. İsmail Kara, İletişim Yayınları, İstanbul 1991.
- Kansu, Aykut. 1908 Devrimi. İletişim Yayınları, İstanbul 2002.
- Karabekir, Kâzım. İttihat ve Terakki Cemiyeti. Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2011.
- Karay, Refik Halid. Bir Ömür Boyunca. İnkılâp, İstanbul 2009.
- Kızıldoğan, Hüsrev Sami. "Vatan ve Hürriyet=İttihat ve Terakki". Belleten, C. 1, S. 3-4, Temmuz 1937.
- Kocahanoğlu, Osman Selim. 31 Mart Ayaklanması ve Sultan Abdülhamid. Temel Yayınları, İstanbul 2009.
- Koloğlu, Orhan. İttihatçılar ve Masonlar. Gür Yayınları, İstanbul 1991.
- Kutay, Cemal. Şehit Sadrazam Talât Paşa'nın Gurbet Hatıraları. C. 1, Kültür Yayınları, İstanbul 1983.
- Lewis, Bernard. Modern Türkiye'nin Doğuşu. Çev. Boğaç Babür Tuna, Arkadaş Yayınları, Ankara 2013.
- Menteşe, Halil. Osmanlı Mebusan Meclisi Reisi Halil Menteşe'nin Anıları. Hürriyet Vakfı Yayınları, İstanbul 1986.
- Nadi, Yunus. İhtilal ve İnkılâb-ı Osmanî. Cihan Matbaası, İstanbul 1325.
- Okyar, Fethi. Üç Devirde Bir Adam. Haz. Cemal Kutay, Tercüman Yayınları, İstanbul 1980.
- Pakalın, Mehmed Zeki. Sicill-i Osmani Zeyli. C. XVIII, TTK Yayınları, Ankara 2009.
- Pekmen, Mahir Said. 31 Mart Hatıraları: İsyan Günlerinde Bir Muhalif. Haz. Hasan Babacan, Servet Avşar, TTK Yayınları, Ankara 2013.
- Petrosyan, Yuriy Aşatoviç. Sosyalist Açıdan Jöntürk Hareketi. Çev. Ayşe Hacıhasanoğlu, Mazlum Beyhan, Yordam Kitap, İstanbul 2015.
- Rıza, Ahmet. Anılar. Cumhuriyet Yayınları, İstanbul 2001.
- Şakir, Ziya. İttihat ve Terakki Nasıl Doğdu? C. 1-2, Akıl Fikir Yayınları, İstanbul 2011, 2014.
- Şakir, Ziya. Yakın Tarihin Üç Büyük Adamı Talât-Enver-Cemal Paşalar. Akıl Fikir Yayınları, İstanbul 2011.
- Talât Paşa'nın Hatıraları. Haz. Enver Bolayır, Güven Basımevi, İstanbul 1946.
- Talât Paşa'nın Anıları. Haz. Alpay Kabacalı, İş Bankası Yayınları, İstanbul 2000.
- Tansu, Samih Nafiz. Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe İttihat ve Terakki. İlgi Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul 2016.
- Tahsin Paşa. Abdülhamit ve Yıldız Hatıraları. Muallim Ahmet Halit Kitaphanesi, İstanbul 1931.
- Topuzlu, Cemil. İstibdat-Meşrutiyet-Cumhuriyet Devirlerinde 80 Yıllık Hatıralarım. Haz. Hüsrev Hatemi, Aykut Kazancıgil, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Yayınları, İstanbul 1982.
- Tunaya, Tarık Zafer. Türkiye'de Siyasal Gelişmeler Kanun-ı Esasi ve Meşrutiyet Dönemi (1876-1918). C. 1, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2001.
- Türkgeldi, Ali Fuat. Görüp İşittiklerim. TTK, Ankara 2010.
- Uşaklıgil, Halit Ziya. Saray ve Ötesi. Haz. Abdullah Uçman, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2019.
- Yalçın, Hüseyin Cahit. Siyasi Anılar. Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 2000.
- Yalçın, Hüseyin Cahit. Talât Paşa. Yedigün Neşriyatı, İstanbul 1943.
- Yöntem, Ali Canip. "Benim Bildiğim Talât Paşa". Yakın Tarihimiz, C. 1, S. 6, 5 Nisan 1962.