Ütopyalar çoğu zaman gerçeklikten kaçmanın zarif bir yolu olarak görülür. İnsanlar ütopya kurar çünkü dünya yorucudur; çünkü yaşadıkları düzen onlara yetmez. Ancak Ahmet Ağaoğlu’nun Serbest İnsanlar Ülkesinde adlı eseri, bu alışıldık kaçış çizgisinin dışında durur. Bu metin, okuru daha rahat bir hayata değil, daha zor bir hayata çağırır.
Bu davetin zamanlaması manidardır. Eserin yayımlandığı 1930 yılı, Türkiye’nin ilk çok partili hayata geçiş denemesi olan Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kurulduğu, "hürriyet" kavramının en hararetli şekilde tartışıldığı bir dönüm noktasıdır. Ağaoğlu bu eserle, Cumhuriyet’in manevi ideolojisini kurma denemesine girişir. Onun hayal ettiği toplumda insanlar mutlu olmaktan çok sorumludur; huzurlu olmaktan önce bilinçli ve faziletlidir. Bu yüzden kitap, klasik anlamda bir “mutluluk ütopyası” değil, bir yurttaşlık denemesidir.
Ağaoğlu’nun “serbest insan” kavramı ilk bakışta bugünün özgürlük söylemleriyle örtüşüyormuş gibi görünür. Ancak metin ilerledikçe bu serbestliğin keyfî bir alan açmadığı fark edilir. Serbest İnsanlar Ülkesi'ne girmek isteyen bir "esir", kapıda bekçiler tarafından imtihan edilir: "Nefsine hakim misin? Doğruyu sever misin? Hakikate tahammülün var mı? İzzeti nefis sahibi misin?". Serbest insan, istediğini yapan değil; nefis terbiyesinden geçmiş, hakikate tahammül edebilen insandır. Özgürlük, burada hazla değil; ahlaki, zihinsel ve "fikir, söz, hareket temizliği" gibi yükümlülüklerle birlikte düşünülür.
Tam da bu noktada metin, Kemalist düşünceyle beklenmedik bir biçimde temas eder. Kemalizm genellikle otoriterlik–özgürlük ikiliği üzerinden tartışılır; oysa erken Cumhuriyet’in asıl meselesi bu değildir. Kemalist düşünce, bireyi devlete ezdirmek ya da devleti bireyin keyfine teslim etmek istemez. Asıl hedef, akıl sahibi, sorumluluk alabilen, kendi kaderinin öznesi olan bir yurttaş yaratmaktır. Bu insan tipi, Ağaoğlu’nun serbest insanıyla birebir örtüşmese bile aynı zeminde durur: ikisi de “kul”u reddeder. 1930’ların o sancılı “yeni insan” inşasında devlet, bireyi “kul”luktan alıp kendi kararlarının sorumluluğunu alan bir yetişkinliğe taşıyacak pedagojik bir araçtır.
Ağaoğlu, kitabın tam ortasında, 68-70. sayfalarda bu sorumluluğu doğrudan "Münevver Zümre"nin (Aydınların) omuzlarına yükler. Ona göre millet, rastgele bir kalabalık değil, onu manen temsil eden "şuurlu, münevver zümre"dir. Bu öncü kadro yükselirse millet yükselir, alçalırsa millet de batar. Ancak bu öncülük, bir imtiyaz değil, "fikir, söz ve hareket temizliği" gerektiren ağır bir ahlaki sınavdır. Aydınların halktan kopuk, "havada" yaşayan insanlar olmasını eleştirir; onlardan hayatı ve tabiatı kucaklayan, halka tercüman olan bir gerçeklik bekler. Bu da Kemalist devrimin "Halka Doğru" ilkesinin adeta teorik zeminidir.
Bu teorinin en somutlaştığı yer ise "Murakabe" (Denetim) bahsidir. Ağaoğlu’na göre "Hürriyet, murakabe ile tutunur." İstibdat rejimlerinde memur, hükümdarın lütfuna bakar; Cumhuriyet’te ise halkın güvenine muhtaçtır. Ancak sistemin işlemesi için halkın sadece oy vermesi yetmez; yöneticisini sürekli denetlemesi, yani "murakabe etmesi" şarttır. Ağaoğlu, "Her vatandaş ülke memurlarını murakabe etmekle mükelleftir" diyerek, özgürlüğü pasif bir hak olmaktan çıkarıp aktif, yorucu ve sürekli bir "zihinsel mesaiye" dönüştürür. Bu, Kemalist devrimin "fikri hür, vicdanı hür" yurttaşından beklediği uyanıklık haliyle birebir örtüşür.
Ancak bu benzerliğe rağmen, Ağaoğlu’nun serbest insanı ile Kemalist yurttaş arasında göz ardı edilemeyecek bir gerilim vardır. Burada Ağaoğlu’nun neden “Hür İnsanlar” değil de “Serbest İnsanlar” tabirini seçtiği üzerine düşünmek gerekir. Serbestlik, sadece bir engelin yokluğu değil; Batı’nın müdahale edilmeme (negatif özgürlük) anlayışından ziyade, irade kavramıyla harmanlanmış bir duruştur. Yani serbest insan, zincirlerinden kurtulmuş bir köle değil; zincirlerini bizzat kendi ahlakıyla eritmiş insandır.
Nitekim kitabın ilerleyen sayfalarında "Nefse Hakimiyet" başlığı altında bu irade sınavı daha da keskinleşir. Ağaoğlu, hürriyetin önündeki en büyük engelin dışsal yasaklar değil, insanın içindeki "hırs, makam ve servet arzusu" olduğunu söyler . Kendi nefsinin esiri olan bir insan, siyaseten özgür olsa bile manen köledir. Bu yüzden Ağaoğlu’nun ütopyasında birey, devletten önce kendi zaaflarıyla mücadele etmek zorundadır. Bu, Kemalist ütopyanın liberal ütopyalara kıyasla neden daha disiplinli ve sert olduğunun da kanıtıdır.
Buradaki fark önemlidir. Ağaoğlu’nun liberal çizgisi, bireysel özgürlüğü merkeze alırken; Kemalist düşünce bu özgürlüğü toplumsal bir disiplinle dengeler. Ancak bu disiplin, itaati değil, bilinci hedefler. Vadettiği şey daha ağırdır: Yurttaş olmanın yükünü taşıyabilecek bir insan tipi.
Yine de bu iki düşünce, "Teavün" (Dayanışma) ilkesinde şaşırtıcı bir şekilde kucaklaşır. Ağaoğlu, serbest ülkeyi "bir kardeşlik yurdu" olarak tanımlar ve burada vatandaşların birbirinin imdadına koşmasının esas olduğunu söyler. Fakirlik veya cehalet bir kişinin suçu değil, cemaatin ayıbıdır. "Vatandaşlık şerefi" kavramı gereği, hür bir insan aç kalamaz ve dilenci olamaz; çünkü bu durum tüm toplum için bir lekedir. Bu bakış açısı, liberal bir "bırakınız yapsınlar"cılıktan ziyade, Cumhuriyet’in "kimsesizlerin kimsesi" olma şiarıyla birebir örtüşür.
Bu yük, sadece kendi hakkını değil, başkasının hakkını da savunma zorunluluğudur. Ağaoğlu, serbest ülkede bir vatandaşın hakkına saldırı olduğunda, bunu savunmanın "her vatandaşın borcu" olduğunu belirtir. Eğer bireyler "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" diyerek hakka karşı kayıtsız kalırsa, o toplumda hürriyet yaşayamaz. Özgürlük, kişisel bir mülk değil, her dakika elden ele geçen ve "birlikte himaye edilmesi gereken" bir nöbet devridir. Bu yüzden Ağaoğlu’nun ütopyasında "bana ne" demek, vatandaşlıktan istifa etmekle eşdeğerdir.
Asıl soru burada ortaya çıkar: Bu ütopya mıydı, yoksa gerçekçi bir hedef mi? Özgürlüğü konforla, bireyselliği sorumsuzlukla karıştıran bir çağda, Ağaoğlu’nun serbest insanı da Kemalist yurttaşı da rahatsız edici figürlerdir. Çünkü ikisi de insanı rahat bırakmaz. Sürekli düşünmesini, "başkalarını sevmesini" ve sorumluluk almasını ister. Modern çağ, “yurttaş”ı “tüketici”ye indirgemiştir. Yurttaş sorumlulukla tanımlanırken, tüketici sadece seçeneklerle tanımlanır. Tüketici konforu arar, oysa bu metinler bizi konforun bittiği yerde başlayan o gerçek hürriyete çağırıyor.
Ağaoğlu, "Yaşayış Sadeliği" bahsinde bu tehlikeyi çok sert bir dille vurgular. Ona göre, gereksiz ihtiyaçlar ve lüks alışkanlıklar "insanların hürriyeti için bir tuzaktır". Çünkü konforuna düşkünleşen insan, bu yapay ihtiyaçlarını karşılayabilmek için güce boyun eğmek, el açmak zorunda kalır. İstibdat rejimlerinin insanları bilhassa "israfa, tecemmülata (süse)" alıştırdığını, çünkü borçlu ve muhtaç bir halkı yönetmenin daha kolay olduğunu söyler. Yani konfor, sadece bir tercih değil, siyasi bir rüşvettir.
Bu yüzden Serbest İnsanlar Ülkesini bugün Kemalist bir ütopya çerçevesinde okumak anakronik bir zorlama değildir. Aksine, Cumhuriyet’in ilk yıllarında kurulan insan tasavvurunun ne kadar iddialı olduğunu hatırlatır. Belki de bugün bu eser bize bir gelecek hayali sunmuyor; ama çok daha rahatsız edici bir şey yapıyor: Ne kadar geriye düştüğümüzü gösteriyor.
Bugün bu eseri okurken duyduğumuz rahatsızlık tesadüf değildir. Çünkü hem Ağaoğlu’nun serbest insanı hem de Kemalist yurttaş, bugünün insanından fazla şey ister. Özgürlüğü bir hak değil, taşınması gereken bir yük olarak görür; konfor değil, uyanıklık ve karakter talep eder. Eğer serbestlik yalnızca rahatlık, özgürlük yalnızca engellenmeme hâli olarak anlaşılacaksa, ne Serbest İnsanlar Ülkesi ne de Kemalist tahayyül bize hitap eder. Belki de sorun bu ütopyaların gerçekçi olmaması değil; bizim, bir yurttaş olmanın ağırlığını artık omuzlamak istemeyişimizdir. Çünkü özgürlük talep edilmez, her gün yeniden üstlenilir ve herkes bu yükü taşımaya istekli değildir. Özgürlük, isteyen herkesin değil; bedelini ödemeyi göze alanların yüküdür.