Giriş
İnsan, yalnızca kendine ait olmayan bir varlıktır; hem toplumun ağı içinde hem de kendi özgürlük alanında şekillenir. Felsefe tarihinde bu gerilim farklı biçimlerde yorumlanmıştır. Léon Bourgeois, 19. yüzyılın sonlarında geliştirdiği solidarizm düşüncesinde, bireyin doğar doğmaz toplum karşısında bir borçluluk içinde olduğunu vurgular. Bu anlayışa göre hak ve özgürlükler, ancak görev ve sorumluluklarla dengelendiğinde anlamlıdır. Jean-Paul Sartre ise 20. yüzyılın ortasında, varoluşçu felsefesinde insanı “özgürlüğe mahkûm” olarak tanımlar; sorumluluk bireyin kaçamayacağı bir yük, özgürlüğün zorunlu sonucudur. Bourgeois’nın toplumsal sorumluluk anlayışı ile Sartre’ın bireysel etik yükümlülüğü yan yana getirildiğinde, insanın hem toplumla hem de kendi özgürlüğüyle kurduğu bağ görünür hale gelir. Erken Cumhuriyet’in yurttaşlık anlayışında solidarizmin öneminin çok büyük olduğunu da anlamalıyız.
Léon Bourgeois ve Solidarist Sorumluluk
Bourgeois’ya göre insanların hak ve görevleri, dayanışma ilkesine ve ahlaki ölçülere dayandırılmalıdır. [1] İnsan yalnızca kendi varlığı için değil, aynı zamanda çevresi için de vardır. Bu nedenle hem bireysel hem de toplumsal bir varlık niteliği taşır. Birey olarak haklara sahipken, sosyal varlık olarak da çevresine karşı sorumlulukları vardır. Bourgeois’ya göre insan, Le Play’in tanımladığı gibi sadece ailesine bağlı bir varlık değildir. Aksine, toplumun içinde yer alan ve toplumsal ilişkilerle anlam kazanan bir bireydir. Bu bağlamda devlet de insan ürünü bir yapıdır; insanın üstünde veya ondan bağımsız bir otorite değildir. [2] Birey, çocukluk ve yaşlılık dönemlerinde toplumsal faaliyetlere katkı sağlayamaz; bu süreçlerde hayatını toplumun desteğiyle sürdürür. Ancak çocukluk evresini geride bıraktıktan ve yaşlılığa erişmeden önce, toplumsal faaliyetlere katılarak bu desteğin karşılığını öder. Bireyin toplum içinde kendini var etme biçimi de tam olarak budur. Bourgeois bu durumu şu şekilde ifade eder:
“İnsanoğlu yaşamı boyunca yalnızca çağdaşlarının borçlusu olarak kalmaz.
Doğduğu günden itibaren borçludur. İnsan, toplum içine borçlu olarak doğar. Böyle bir topluluğa girmekle kendisinin ve diğerlerinin atalarının mirasından payını alır.
Doğduğunda geçmiş nesillerin biriktirdiği muazzam sermayeden istifade etmeye başlar.”[3]
Aynı şekilde birey, kendisinden sonraki kuşakların yararlanabilmesi için toplumsal mirası geliştirmekle yükümlüdür. Böylece hem atalarına karşı borcunu ödemiş olur hem de gelecek nesillere faydalanabilecekleri bir miras bırakır. Bu durum, toplum içinde kuşaklar arasında zincirleme bir zamansal dayanışmanın kurulmasını sağlar. Bourgeois’ya göre bireyin içinde bulunduğu iyi ya da kötü koşullardan toplum sorumludur ve bu da beraberinde bir toplumsal görev bilincini getirir. Bu görev, bireylerin diğer bireyler için adaletsizliklere, kötülüklere ve farklı riskler ile ağır yüklerin doğuracağı olumsuzluklara karşı bir güvence oluşturması şeklinde tezahür eder. Toplum içindeki birey, başkalarının taşıyamayacağı yükleri üstlenmekte ya da onları topluma yabancılaştıracak ölçüde aşırı menfaatler elde etmesini engellemekte bir sigorta işlevi görür. Çağdaşlar arasındaki dayanışma da bu mekanizma sayesinde işler. [4] Ancak tüm bunların gerçekleşebilmesi için bireyin çalışması zorunludur. Bourgeois’nın düzeninde çalışma bir tercih değil, bir mecburiyettir ve bireyin üretimi kamu yararına hizmet etmek durumundadır. Burada toplumsal çıkarın bireysel çıkardan açıkça üstün tutulduğu görülmektedir. [5]
Jean-Paul Sartre ve Varoluşçu Sorumluluk
Jean-Paul Sartre’ın felsefesi, bireyin sorumluluğunu merkezine alır. Onun ünlü sözüyle, “varoluş özden önce gelir”; yani insan, önceden belirlenmiş bir doğaya veya Tanrısal plana sahip değildir, kendi eylemleriyle kendini kurar. [6] Bu nedenle insan, Sartre’ın ifadesiyle, “özgürlüğe mahkûmdur”. [7] Özgürlüğün zorunluluğu aynı zamanda ağır bir sorumluluk yükünü beraberinde getirir: insan, yaptığı her seçimde yalnızca kendisini değil, bütün insanlığı temsil eder. [8]
Sartre’a göre sorumluluk, toplum tarafından dışarıdan yüklenen bir borç değil, özgürlüğün kaçınılmaz sonucudur. İnsan her an seçim yapmak zorundadır ve seçimlerini ertelemek ya da başkasına bırakmak da aslında bir seçimin ifadesidir. Bu durum, bireyi sürekli bir etik yükümlülük altında tutar. Çünkü birey, kendi eylemleriyle insanın ne olduğuna dair bir örnek ortaya koyar. Sartre bu noktada “insanın kendi yaptıklarından başka bir şey olmadığı” ilkesini vurgular. [9]
Varoluşçulukta sorumluluk, dayanışma fikrine dayalı değildir; birey kendi varoluşunu üstlenirken, evrensel bir temsil niteliği kazanır. Sartre’ın ifadesiyle (aynı zamanda Kierkegaard’ın), insanın özgürlüğünden kaçışı yoktur; özgürlüğü inkâr etmek ya da sorumluluktan kaçmaya çalışmak da yine özgür bir tercihtir. Dolayısıyla etik yükümlülük, toplumsal bağlardan değil, özgürlüğün bizzat doğasından kaynaklanır. Bu anlayış, Bourgeois’in solidarist çizgisinden farklıdır; fakat her ikisi de insanı sorumluluk taşıyan bir varlık olarak merkeze alır.
Kemalizm ve Solidarizm
Erken Cumhuriyet’in yurttaşlık anlayışı, solidarizmin öne çıkardığı görev–hak dengesi ile örtüşmektedir. Kemalizm, özellikle toplumsal yapı ve yurttaşlık anlayışında solidarist düşünceden doğrudan etkilenmiştir. Léon Bourgeois’nın ortaya koyduğu “dette sociale” (toplumsal borç) kavramı, bireyin doğar doğmaz toplum karşısında yükümlülükler taşıdığı fikrine dayanır. Bu anlayış, Cumhuriyet’in halkçılık ilkesi ile örtüşmektedir. Halkçılık, yurttaşı yalnızca hakların sahibi değil, aynı zamanda görevlerin taşıyıcısı olarak görür. Cumhuriyet’in ilk yıllarında inşa edilen yeni yurttaş tipi, tam da Bourgeois’nın vurguladığı gibi, toplumdan aldığı imkânların karşılığında sorumluluk üstlenmek zorunda olan bir özne olarak düşünülmüştür. Kemalizm’in solidarizmle kesişimi sadece bu nokta ile sınırlı kalmamıştır. Klasik korporatist düşünce tarihinde önemli bir köşe taşı olan solidarist gelenek, Türkiye’deki siyasal ve hukuksal düşünceyi derinden etkilemiştir. Özellikle Durkheim, Bourgeois ve Duguit gibi isimler, hem toplumsal dayanışma hem de devlet-toplum ilişkileri konusunda Cumhuriyet dönemi kadrolarına entelektüel bir zemin sağlamıştır. Bu düşünürler, bireyi toplumun karşısında yalnız başına değil, görevlerle yüklü bir özne olarak tanımlarken; devletin de sosyal düzeni ve adaleti tesis etme sorumluluğunu öne çıkarmışlardır. Türkiye’deki korporatist eğilimler de büyük ölçüde bu solidarist düşünce çizgisinden beslenmiştir. Ayrıca bu noktada Zafer Toprak’a değinmekte fayda vardır. Solidarizm ile ilgili olarak Zafer Toprak şöyle demekte:
“Solidarizm "hak"lardan çok "görev"lerle donatılmış bir bireyi hedefliyordu.
Ulus-devletin yoktan var edilişi evresinde Gökalp'in solidarizmden esinlendiği "fert yok, cemiyet var"; "hak yok, vazife var", "sınıf yok, esnaf var" özdeyişleri sanki Cumhuriyet'in de yörüngesini çiziyordu. Böylece İttihatçıların ve ardından Atatürk'ün ulus inşa sürecinde temel dayanak noktaları Leon Bourgeois'nın fikir önderliğini yaptığı solidarizm oldu.” [10]
Atatürk’ün solidarizme çok önem verdiğini ve benimsediğini biliyoruz. Zafer Toprak’tan başka bir alıntı yapmak gerekirse bu kısım önemli olacaktır:
“Dönemin birçok düşünürü gibi Atatürk de iktisada, yaygın düşünce sistemi olan solidarizm üzerinden ulaşıyordu. Temel başvuru kaynağı Fransa'nın solidarist iktisatçılarıydı. O tarihlerde özellikle Charles Gide ve Charles Rist Türkiye'de iyi biliniyordu. Charles Gide'in dört ciltlik İlm-i İktisad Dersleri ve Charles Rist'le birlikte yazdığı Fizyokrat/ardan Günümüze Kadar İktisadi Mezhepler Tarihi [Histoire des Doctrines economiques depuis les Physiocrates jusqu'a nos jours] (bizzat Atatürk’ün emriyle Şükrü Kaya tarafından tercüme edilmiştir*) adlı iktisadi fikir hareketleri tarihinin Fransızcası ve Türkçesi Atatürk'ün kitaplığında bulunuyordu. Atatürk'ün Afet Hanım'a yazdırdığı Yurt Bilgisi notlarında solidarizm bahsi Charles Gide'in kitabındaki satırların tekrarıydı.” [11]
Zafer Toprak’ın şu metninin de önemli olduğunu vurgulayarak alıntılamak yerinde olacaktır:
“Léon Duguit, Fransa Üçüncü Cumhuriyeti'nin ünlü bir hukukçusuydu ve anayasa kitabı İkinci Meşrutiyet'ten itibaren Türkiye'de hukuk alanında kat edilen yolda önemli bir referans noktasını oluşturuyordu.
Bu ciltlerin ilki "kaide-i hukukiyye - devlet meselesi", ikinci cildi ise "devlet - nazariye-i umumiyye" alanlarını kapsıyordu. İlk cildi 428, ikinci cildi 489 sayfaydı. Osmanlı'nın son dönemi dahil, ilk kez bu denli kapsamlı bir anayasa hukuku kitabı Türkçeye çevriliyordu.
Milll Mücadele ertesi, bir akşam Gazi, bir atlı göndererek Edhem Menemencioğlu'ndan Duguit'nin eserlerini istemiş ve her iki cildi ayrıntılarıyla inceleme firsatı bulmuştu. Saffettİn Pınar, Tek Parti döneminin başyapıtı olan Nutuk'a gönderme yaparak, o dönemin aydınlanma anlayışının öncülerinden Yücel dergisinde yazdığı "Atatürk ve Realist Devlet Nazariyesi" başlıklı makalesini şu satırlarla bitiriyordu:
"Atatürk'ün 1927'de Ankara'da Büyük Millet Meclisi'nde söylediği bu tarihî sözlerin bugün beynelmilel ilim hayatında büyük bir kıymeti haiz olacağına işaret etmek isterim. Zira bu asrın üzerinde büyük münakaşalar koparmış meşhur bir nazariye gene bu asırda yaşamış en büyük ve en pratik bir devlet adamı tarafından teyit ediliyor. Bir nazariyenin hakikate tevafuku bakımından cihan muvacehesinde bundan daha itminan [güven] verici tecrübe ve teminat olabilir mi? Léon Duguit ölmeden bu teyidi işitmiş olsaydı, muhakkak ki hayatının en büyük gurur ve şuurunu duyacaktı. Atatürk'ün bu sözleri Duguit için dikilen edebi bir abide olarak kalacaktır.” [12]
Sonuç
İnsan sorumluluk taşıyan bir varlıktır; bu, hem solidarist hem de varoluşçu düşüncenin ortak kesişim noktasıdır. Léon Bourgeois’nın solidarizminde sorumluluk, bireyin doğar doğmaz içine girdiği toplumsal borçtan doğar. İnsan, toplumun sunduğu imkânlardan yararlandığı ölçüde, haklarının karşılığında ödevler üstlenmek zorundadır. Jean-Paul Sartre’ın varoluşçuluğunda ise sorumluluk, bireyin özgürlüğünün zorunlu sonucu olarak ortaya çıkar. İnsan her an seçim yapmak zorunda olduğu için, kendisini olduğu kadar bütün insanlığı da temsil eder.
Kemalizm’in yurttaşlık anlayışı, bu iki yaklaşım arasında özellikle Bourgeois’nın solidarizmine yakın bir yerde durur. Cumhuriyet’in halkçılık ilkesi, yurttaşı yalnızca hakların değil, aynı zamanda görevlerin taşıyıcısı olarak tanımlar. Bu anlayış, Durkheim, Bourgeois ve Duguit gibi solidarist düşünürlerin çizgisiyle birleşerek, Türkiye’deki korporatist eğilimlere de entelektüel bir temel sunmuştur. Ayrıca Atatürk’ün özellikle Ziya Gökalp’ten etkilendiği bilinmektedir. Gökalp’in solidarist–korporatist fikirleri, Türk milliyetçiliğini şekillendirdiği kadar Cumhuriyet’in halkçılık ve devletçilik politikalarına da yön vermiştir. Dolayısıyla Kemalist modernleşme, bireyin özgür iradesini inkâr etmeksizin, topluma karşı görevlerini merkeze alan solidarist (aynı zamanda korporatist) bir yaklaşımı benimsemiştir.
Sonuç olarak, Bourgeois’nın “toplumun borcu” ile Sartre’ın “özgürlüğün yükü” arasındaki karşıtlık, insanın hem toplumsal hem de bireysel yönlerinin vazgeçilmez olduğunu gösterir. İnsan, ne yalnızca toplumun borçlusu ne de sadece kendi özgürlüğünün efendisidir; her ikisini birlikte taşımakla sorumludur.
Kaynakça:
[1] Bourgeois, L. (1896). Solidarité, Armand Colin et Cie. Paris, s. 33
[2] Bourgeois, L., a.g.e., s. 36
[3] J. E. S. Hayward, “The Official Social Philosophy of the French Third Republic: Léon Bourgeois and Solidarism”, International Review of Social History, C: VI, No: 1, 1961, s. 29.; (ayrıca bkz.) Bourgeois, L., a.g.e., s. 54; (ayrıca bkz.) Bourgeois, L. (1902), Essai d'une philosophie de la solidarité: conférences et discussions, Paris Félix Alcan, s. 40
[4] J. E. S. Hayward, a.g.e., s. 29.
[5] Gürbüz, Burak. (2019) F. Le Play'in sosyal barış düzeni ile L. Bourgeois ve S. Weil'in düşünsel ilişkileri: dayanışmacılık (solidarizm), s. 176.
[6] Sartre, J.-P. (1985). Varoluşçuluk(Existentialisme). Say Yayınları. s. 61, 65, 71-72
[7] Sartre, J.-P. (1985)., a.g.e., s. 52
[8] Sartre, J.-P. (1970)., L'Existentialisme est un Humanisme, Editions Magel, Paris, s. 23-25, 28-33
[9] Sartre, J.-P. (1970)., a.g.e., s. 67-70
[10] Toprak, Zafer. (2020). Atatürk: Kurucu Felsefenin Evrimi. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları. s. 377
[11] Toprak, Zafer. (2020)., a.g.e., s. 184 (ek bilgi yazar tarafından yapılmıştır*)
[12] Toprak,Zafer. (2014). Türkiye’de Kadın Özgürlüğü ve Feminizm (1908-1935) İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları. s. 416-417