Tarih
Yayınlanma Tarihi: 23 Ağustos 2026

Yunan Askerlerinin Gözünden Büyük Taarruz

Burak Pusat Kalem 20 Okunma
Paylaş:

Gazi Mustafa Kemal Paşa Büyük Taaruz için şu cümleleri kurmuştu;

Hayatımın en bahtiyar anı, Yunan ordularını Afyonkarahisar ve Dumlupınar Meydan Muharebeleri'nde imha ettiğim ve memleketimin kurtulduğunu bildiğim andı...

(Atatürk'ün "The New York Herald" gazetesine verdiği röportajdan Atatürk'ün Bütün Eserleri 15. Cilt (2003), s.24)

Aynı şekilde büyük yazarlarımızdan Falih Rıfkı Atay Çankaya kitabında o günleri şöyle anlatıyordu;

…Ben, ömrümde hiçbir edebiyat eserinde, ordulara ilk hedeflerinin Akdeniz olduğunu bildiren günlük emri okurken duyduğum zevki duymadım. Bu, bütün heyecanların üstünde bir heyecan veren, bütün şiirlerin üstünde bir şiirdi. Ne olmuştuk, biliyor musunuz? Kurtulmuştuk. …Nemiz varsa, bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı'nın, vicdanımızı ve kafamızı Doğu'nun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferi'ne borçluyuz.

Cumhuriyet Edebiyatımızın en önemli yazarlarından Yakup Kadir Karaosmanoğlu ise 31 Ağustos 1922'de İkdam Gazatesinde şu satırları yazıyordu;

5-10 günden beri etrafımda birçok sesler, birçok sözler işitiyorum, fakat hiçbirine kulak asmıyorum. Gazetelerde birçok askeri mütalaa-ı münakaşata tesadüf ediyorum, fakat hiçbirini okumuyorum. Siz susuyorsunuz, düşman söylüyor. Türk askeri gelen noktadan felan hatlarımıza girmek teşebbüsünde bulundu. Mühim zaiyatla geriye püskürtüldü. Felan yerden mukabil taarruza geçtik, felan tepeye vuku bulan şiddetli topçu hücumları akim kaldı ilh. haberler veriyor. Ben hiçbirine inanmıyorum. Kendi kendime diyorum ki: "İsmet Paşa Sivrihisar'ın kayaları dibinde bir mehtaplı gecede İzmir'de görüşürüz" demişti. Bugün, yarın fakat mutlaka, mutlaka İzmir'e gireceğiz. Güzel İzmir, vuslat gününün yaklaştığını hissediyor ve kafes arkasından nişanlısının yolunu bekleyen bir ma'şuka gibi kalbi çarpıyor.

Bizde durumlar böyleyken hiç cephenin karşı tarafını merak ettiniz mi? Bu kesin mağlubiyet Yunanlara nasıl yansımıştı?

Büyük taaruzun alamet-i-farikası 21 Ağustos günü Hakimiyeti Milliye ve Yenigün'de yarın Çankaya'da bir çay ziyafeti vereceği ilan edilip Gazi Paşanın cepheye gitmesi ve gece yürüyüşleri ile askerlerin ileri hatlarda toplanmasıdır.

Haciantoniyu taarruz öncesini kitabında o günleri şöyle anlatıyor:

"Türkler sadece geceleri ve büyük bir gizlilikle hareket etmişlerdir. Türklerin toplandığı öğrenilse de, boyutu önemliydi Keşif uçuşları da Türklerin Afyon'un güneyinde toplandığını göstermişti 1. ve 4. Yunan tümenlerinin gözlemcileri, Türk taşıtlarını ve piyadelerini görerek tehlikeyi aktarıyorlardı. Kaygılanan Trikupis yaralıların Afyondan İzmir'e taşınmalarını istediği gibi, taşıtların da Afyon istasyonunda toplanmasını istemiştir. Arabalaların gürültüleri, birliklerin hareketi, köpek havlamaları, sigara ateşleri uyarıyordu"

(Haciantoniyu. Mikra Asia - o Apeleftherotikos Agonas [Anadolu - Özgürleştirme Mücadelesi] 1919-1922. s. 294-299)

Triantafıllidis ise,

"Türkler ani bir taarruz gerçekleştirmek istemişler ve bunu başarmışlardır. Çünkü Anadolu Ordusu Karargahı ve 1. Yunan Kolordusu, Akarçay'ın güneyindeki Türk yığınaklarının boyutunu sınırlı askeri keşifler ve enformasyon dairesindeki dağınıklık sebebiyle öğrenememişlerdir"

yorumunu getirmekte ve Türk taarruzunun başarısındaki etkenlerden söz ederken, asıl taarruz öncesinde Yunan cephesinin iki yanında gerçekleştirilen yanıltıcı Türk taarruzlarına dikkat çekmektedir.

Triantafıllidis özellikle 19 Ağustos'ta Buldan ve 24 Ağustos ile 27 Ağustos'ta Bilecik mevkiinde gerçekleştirilen bu tip taarruzlardan hareketle bunlarla Türklerin, Yunanlıların savunma düzenini bozmayı hedeflediklerini kaydetmektedirler.

(Triantafıllidis, 1 Mikrasiatiki Ekstratla Ke To lmerologion Enos Oplitu [Anadolu Harekatı ve Bir Piyade Erinin Günlüğü), [Ciltl: 2, s. 548·549.)

Triantafıllidis'in burada bahsettiği yanıltıcı taaruzlar Kocaeli Grubu Kumandanlığı'nca Bilecik doğusundaki Rumköy'de bir kaç gün boyunca Yunan kuvvetlerine yapılan bir gece baskınları olmalı bu taaruzların 23 Ağustos tarihlisinde bir Türk eri yunanlar tarafından esir alınması Yunanlıların Türk saldırı hazırlığı konusunda bazı bilgiler edinmesini sağladı.

24 Ağustos günü Hacıanesti yayımladığı emirde, Türklerin cephede kuvvet yığdığının anlaşıldığını bildirdi; daha dikkatli uçak keşiflerinin yapılmasını, bir saldırı halinde birliklerin şiddetle karşı saldırıya geçmelerini emretti.

I Tümen Komutanı Franko da emri birliklerine geçirerek Yunanlılara sığınan bir asker kaçağının ifadesinden Türklerin bir saldırıya hazırlandığının anlaşıldığını, buna karşı uyanık bulunulmasını istedi (Mecmua-i Askeri Tarih Kısmı 8: 76)

Vasilikos'un Büyük Taarruz'un başlamasından bir gün önce günlüğüne düştüğü not, taarruz öncesinde Yunan askerinin psikolojisini gözler önüne sermektedir:

"25 Ağustos 1922: Dün geç saatte 22 Ağustos'ta sınav vermek için gittiğim Afyon'dan döndüm. Saat 10:00'da Subaylar Kulübü'nde sınava girdik. Cephede geçirdiğim üç yılın ardından, daha iç bölgelere gidebilmek için her türlü sınava katılma taktiğini uyguluyorum. Ancak boş bir umut. Günlerden beri, hatlarımızın önünde Türk birliklerinin önemli bir hareketliliği söz konusu. Hazırlıklar düşmanın harekete geçeceğini haber veriyorlar. Herhangi bir duruma hazırlıklı olmamız için emirler geliyor. Sabah 03:00'dan itibaren düşman taarruzunu bekler durumdayız. Bizim bölüğümüzün bulunduğu taraf, korunaksız olduğundan en güvensiz olanlardan. Yine talihsiz bir tarih ve Sakarya Harekatı'nın yıl dönümü. Geçen yıl aynı gün ve saatte konuksever olmayan Sakarya'da, 'bizi boğmak için nehre atmayı amaçlayan azgın düşman taarruzuna maruz kalmıştık'. Şimdi yine aynı şekilde, kan akıtılmasını bekliyoruz. Yıllardan beri boş yere mücadele ediyor ve kana bulanmış tahtı [Konstantin'in tahtını] desteklemek amacıyla kanıyoruz..."

26 Ağustos şafakla beraber taarruz topçu ateşiyle başlamış, bir taraftan da piyade ileri harekete geçmiştir. Taarruzun ilk günü Yunan cephesi yarılamamış, ancak bazı önemli tepeler zapt edilmiş ve Türk Süvari Kolordusu Yunan Ordusu'nun gerilerine sarkmıştır.

Haciantoniyu kitabında, 26 Ağustos sabahı doğan güneşin her zamankinden kırmızı doğduğundan ve Afyon'un ağır seslerle uyandığından söz etmektedir.

O günkü top atışlarıyla ilgili Haciantoniyu,

"Yunan askeri 1919dan başlayarak böyle şiddetli bir bombardımana maruz kalmış değildi. Yunan topçuları ve müfrezeleri dağılmış ve cephe boyunca savunma yapma olanağı bulamamışlardır. Ovada bulunan toplar uygun bir hareket alanı bulamadıklarından, Türklere karşı koyacak şekilde hareket edememişlerdir. Skodalar sayesinde Türk topçuları aralıksız ateş etmişlerdir. Yunan topları mermi sıkıntısı da çekmiştir. Bombardıman Türk piyadelerinin işini kolaylaştırmıştır"

notunu düşmüştür.

Türk Ordusu'nun asıl neticeyi almak için 27 Ağustos'u beklemesi gerekmiştir. Taarruzun ikinci günü Yunanlılar bozguna uğratılmış ve Afyon kurtarılmıştır. Planın ilk evresindeki başarının akabinde muharebeler tüm cephelerde Türklerin lehine gelişme göstermiş ve geceli gündüzlü üç dört günlük muharebeden sonra Türk kuvvetleri için istenilen noktaya gelinmiştir.

Vasilikos 28 Ağustos 1922'yi de günlüğüne taşımıştır:

"28 Ağustos 1922: Türkler gece çevredeki tüm tepeleri aldılar ve bizi sığınağa hapsettiler. Neredeyse tamamen çevrilmiş durumdayız. Dağınık olarak, tek çıkış durumundaki kuzeye çekiliyoruz. Sığınağın ağzındaki ilk geçide geldiğimizde, karşı tepeyi almış az sayıdaki, ancak çoğunluğu köylülerden oluşan Türklerin açtığı ateşe maruz kalıyoruz. Türkler ayakta ateş ediyorlardı ve panik düzenimizi bozdu. Sığınaktan çıkmak için herkes koşuyordu. Aynı anda taşımacılar yüklerini atıp, atlı olarak panikle dört nala kaçıyorlardı. İç burkan, umutsuz bir durum. 300 Türk, 10 bin eri kovaladı. Pek çok top ve makineli tüfek, yüklemeye fırsat bulunamadan Türklerin eline geçti... Birçoğu yaralandı, bir o kadarı hayatını kaybetti... Zavallı yaralılar, iç burkarcasına yalvararak arkadaşlarının yardım etmesini istiyorlardı. Hiç kimse yardım eli uzatılmıyor, herkes kaçarak kurtulmak istiyor... Hiç kimse nereye gittiğimizi bilmiyor. Hiç kimse, hiç kimseye emretme ve emredilme yetkisi vermiyor. Başsız, lidersiz, nereye gittiğini, nerede bulunduğunu ve ne olacağını bilmeyen ayak takımına dönüştük. Gece yarısı, Türk köyüne varıldığında, üşümekte olan askerleri ısıtması için köy yakılmıştır. Askerlerin bir örtüsü ve battaniyesi yoktu... Ateşin yanında koyunlar gibi, biri diğerine yaslanmış gecelediler. Açlık bizi kırıp geçiriyor. Tek battaniyeyi yayıyor ve Manoli İlyaki'yle birlikte dinleniyoruz"

30 Ağustos'ta Çalköy - Adatepe - Ashhanlar Bölgesi'nde yapılan imha muharebesiyle Yunan Orduları her taraftan sarılarak hezimete uğratılmıştır. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'nın yönettiği bu muharebeye, Batı Cephesi Komutanlığı'nca 3 Eylül 1922 günü, "Başkomutan Meydan Savaşı" adı verilmiştir.

Başkomutan Meydan Savaşı Yunan literatüründe, "Ali Veran Savaşı" olarak anılmaktadır.

Haciantoniyu ortaya çıkan sonuçla ilgili olarak,

"... Sonunda 1. ve 2. Yunan Kolordularının işi bitmiştir. Aç, uykusuz, sürekli savaşan ve iki kere çember içine alınma tehlikesi geçiren grup yorulmuştur... Türkler birbiri ardı sıra söz konusu olan Yunan hatalarından yararlanmayı bilmişlerdir... Ali Verana zaferlerini kesinleştirmişler ve Yunan askerini Anadolu'yu boşaltmak zorunda bırakmışlardır"

notunu düşmüştür (Hacianıoniyu, Mikra Asia - O Apeleftherotikos Agonas Anadolu - Özgürleştirme Mücadelesi 1919-1922. s. 369)

Savaşta bizzat bulunmuş olan Triantafıllidis'e göre 29 Ağustos sabahından itibaren aç ve uykusuz, ayrıca hayal kırıklığı içinde olan Yunan askerleri, bedenen ve ruhen çökmüşlerdir.

Triantafıllidis,

"Yunan askerleri yorgun olduklarından dolayı gece zor koşullar altında ilerliyorlar, çoğu rüya'ya da bir takım halüsinasyonlar görüyorlardı. Askerlerin çoğu, üç koldan birini kazara takip etmişlerdir"

demektedir.

Triantafıllidis'in tuttuğu günlükten aktardığı 3-5 Eylül ile ilgili notlarından, gerileyiş anında Yunan askerinin durumu görülebilmektedir:

Köylerden geçişimiz sakin gerçekleşiyor. Türklere kast edildiğine tanık olmadım'. Bir tek yiyecek isteniyor ve özellikle de tarlalardaki meyvelerden. Ne de köylüler bize ateş ettiler. Uşak'ta Türk vatandaşlarının örgütlü bir savunması söz konusu değildi. Eğer böyle bir şey olsaydı. Büyük kayıplarımız olurdu. Özellikle geceleri koruma önlemleri almadan tarlalarda uyuyorduk. Birbirimizle bağlantısız ve düzensiz olduğumuz için, herhangi bir karakol da oluşturulamamıştı. Bizi bitkin düşüren sürekli yürüyüşlerden dolayı, pek çoğu ayaklarındaki yaralardan şikayetçiydiler. Bu yaralara sahip olan talihsizler, hastalar gibi yollarda düşüyorlardı. Açlığımız yüzünden bir Türk köylüsünün evine girmek zorunda kaldık. Ben, evin terasında kurutulmak üzere serilmiş olan kuru armut dilimlerinden aldım. Odalarda dolaştığımızda, başkaca hiçbir yiyecek bulamadık. Gideceğimiz esnada tarım ürünlerinin saklandığı, tuğla ile inşa edilmiş yerde ne olduğuna, baktım. Burada gizlenmekte olan Türkler vardı. Onları korkutmak için silahı kafalarına doğrulttum. Buna rağmen herhangi bir şey olmadan oradan uzaklaştım.

(Triantafıllidis. [Anadolu Harekatı ve Bir Piyade Erinin Günlüğü]. 2. s. 619-625)

Vasilikos'un anılarında naklettiklerinden Batı Anadolu'da 1922 yazının sonuna doğru yaşanan acı olaylar çok daha net olarak gözler önüne serilmektedir:

"31 Ağustos 1922: Her yerden ve tüm tepelerden koşarak geri çekilen, paniklemiş kollar geliyor. Türk topları bu kollara ateş ediyorlar Elimizdeki tüm top ve makinelileri Türklere bıraktık. 'Türkler geliyor!' diye bağıran paniklemiş askerler, ellerindeki silahları atarak Uşak yoluna koşuyorlar. Haysiyetsiz subaylar, toplayabileceklerini toplayacakları yerde, onlar da korkudan titreyerek ve korkulu ifadelerle kaçıyorlar. Ne saldırmaya, ne de herhangi bir kelime söylemeye güçleri var. Zavallı tüm yaralılar, Türklerin elinde kaldılar.. Artık ne ileri, ne de geri kuvvetler var. On top atışı ilerlemeyi kesmeye yeterli. Üst ve ast düzey subaylar, taşıyıcı askerlere yalvararak, hiç değilse semersiz eşeklere binmek için yalvarıyorlar. Daha kısa bir süre önce zafer kazanmış olan askerin hali çok kötü... Koşarak geçerken, köy ateşe veriliyor ve kadınlar lanet ederek yanmamak için evlerinden giysisiz kaçıyorlar. Sağda demiryolu istasyonu yanıyor... Uşak yolunun sağında solunda çok sayıda terkedilmiş top. Öküz arabalarına eşlik eden Türkler, onları biz almayalım diye yakıyorlar. Yolda pek çoğu katlediliyor. Karşılıklı yok ediş... 1-3 Eylül 1922: Sabahın dokuzunda kuzeyden Türk askerleri geldi. Türk uçakları Kemal'in bildirisini attılar. :Köyleri yakmayın. Yoksa onları esir arkadaşlarınız yeniden inşa edecekler. Sabah onda demiryolu boyunca yürümeye devam ediyoruz. Uşak yanıyor. Tüm çevre köyler ateşe veriliyor. Ateş, her yerde ateş. Susuzluktan mahvoluyoruz. çoğu güneş çarpmasına uğrayarak esir düşüyorlar. Esir düşmemek için koşmak zorundayız. Karakuyu demiryolu istasyonunda, Türk uçağının bombardımanına maruz kalıyoruz. Onun görünmesi kolların tamamen dağılması sonucunu getirdi. ilerleyişimiz gece de sürüyor. İşkence çekercesine susadık. Daha önce hiç bu kadar susuzluk hissi duymamıştım. Göğe yükselen ateşler, yağmalayarak topladıkları tavuk, kaz, kuzuları pişiren askerlerin yüzünü aydınlatıyor... "5 Eylül 1922: Neredeyse tüm tümenler aynı yoldan ilerliyorlar. Bu demiryolu boyunca ve demiryolunun iki yanındandır. lleri, geri ve yan karakollara ihtiyaçları vardı. Çünkü çeteler ve düşman süvarileri kolları şaşırtabilir ve paniğe yol açabilirler, taşıma araçlarını dağıtıp onları esir alabilirler. Uzun yoldan dolayı erlerin ayakları şişmiş durumda. Hastalar yol kenarına düşüyorlar ve alınmalarını istiyorlar. Ancak hiç kimse onlara dikkat etmiyor. Herkes kendi başının çaresine bakıyor. Pek çoğu uyuyup kalıyor ve daha sonra doğrulup, gelen herhangi bir birliği takip ediyorlar. Biz gelenler onları uyandırıyoruz ve arkamızda başka birlikler olmadığını söylüyoruz. Orada kalacak olurlarsa ölmedikleri takdirde esir düşeceklerini haykırıyoruz. Ayrıca kol, yoldaki engellerden kaynaklanan yorgunluk sebebiyle ağır ilerliyor. Yedi saatte geçilmesi gereken mesafe için on, on iki saat gerekti. Diğer zorluklara, yiyecek eksikliği de eklendi. Eğer bu dönemde bağlarda üzümler olmasaydı, ordunun beslenmesi imkansız hale gelirdi 6 Eylül 1922: İçinden geçtiğimiz Salihli Yanıyor. Salihli demiryoluna ulaştığımızda, Salihli'yi savunma emri almış Türk süvarileri görüldüler. Takip eden panik, kaydedilir gibi değildir"

Yunan Ordusu İzmir'e doğru gerilerken. geçtiği her yerde yangınlar çıkarmıştır. İsmet Paşa anılarında bunu.

"Topları ile, tüfekleri ile düşman kıtaları geliyor. Uğradıkları yerleri, bir şey bırakmaksızın yakıyorlar."

sözleriyle ifade etmiştir.

Yunan Ordusu bu yangınları çıkarmak için benzin ve bombalarla donatılmış tahrip taburları kurmuştur Öyle ki İsmet Paşa. Afyondan yol açıldığından itibaren İzmir'e kadar yalnız muharebe meydanlarından değil. dört tarafta bitip tükenmeyen yangın sütunları arasından geçerek ilerlediklerinden söz etmektedir.

Anadolu'dan Yunanistan'a göç edenlerin anlatımları dikkatle incelendiğinde. bazı yerlerde önceden bu yangınların çıkacağının bilindiği ortaya çıkmaktadır.

Manisalı Zoi Tigmoglu Anadolu'daki son günlerini şu sözlerle anlatmıştır:

"Babam askerlerin hareketinden mi, yoksa arkadaşı olan subayların yarım açıkmalalarından mı, cephede durumun iyi gitmediğinden şüpheleniyordu. Gitmeyi hesaplıyor, ancak kaygılanmıyorduk. Çünkü üç kardeşim de demiryolunda çalışıyordu ve bu şekilde istediğimiz saatte gidebilirdik... Her geçen gün durum kötüleşiyordu. Afyon'dan inen trenler. yaralı askerlerle doluydu. 5- 6 Eylül'de yangın çıktı. Kim çıkardı? Nasıl kesinleştirilebilir? Sanki büyülü bir el tarafından her tarafta başladı ve büyüdü. Hangi mahalle yanmıyordu ki? İç parçalıyıcı haykırışlar işitiliyordu. Hizmetçimiz olan bir kadın, Yunanlı askerlerin kendisine, 'Gidin Kalliopi. Çünkü yangın çıkacak ve yanacakınız!' dediğini söylüyordu. Manisa'yı kimin ateşe verdiğini bilmiyorum. Türkler mi, yoksa geri çekilen Yunanlılar mı?"

Halide Edip Adıvar o günün Turgutlu'sunu,

"... Pencereden bütün bir şehir cesedi üzerinde, bütün kasabanın yersiz yurtsuz halkının evleriyle, çarşı pazarlarıyla taş yığınları üstünde yeniden hayatlarını kurmak için kaynaştığını görüyordum."

sözleriyle tanımlarken, Yakup Kadri Karaosmanoğlu Manisa için,

"... Yarım saat zarfında şehrin beş, on noktasından birden patlayan ve müteakiben birbirine kol atarak genişleyen yangın, Manisa'yı bir yanardağ haline sokmuştu. Derinden derine yakılan evlerin çatırtıları, bağıran halkın vaveylası, silah sesleri ve bomba tarrakaları hep bir araya karışarak bir bora esnasında bir ormanda duyulan korkunç uğultuları hatırlatıyordu"

demektedir.

Yunanlılar Turgutlu ve Manisa'yı aynı gün içinde ateşe vermişler, ateş, yağma ve katliam iki gün, iki gece devam etmiştir. Alaşehir bu yangınlardan payını en fazla alan şehir olmuş, on yerden ateşe verilmesinin ardından çıkan sert rüzgarın da etkisiyle, bir toz yığını halini almıştır. Türk süvarilerinin erken yetişmesiyle Uşak nisbeten daha az hasarla kurtulmuş, ancak yine de bir takım evler ve bağlar yanmıştır.

İsmet Paşa ise aynı olguya

"Bu yangınların sebepleri, büyük tarih hadiseleri içindeki sebeplerdir. Küçükler emir aldıklarını söylerler, büyükler disiplin kalmadığını söylerler"

yorumunu getirmiştir.

Gonatas 9 Eylül 1922'yi bir Yunan subayının gözünden şu sözlerle anlatmıştır:

"İzmir'in Helen nüfusu, Yunan Ordusu'nun gerileyişini evlerinin kapılarından ve pencerelerinden üzgün bir şekilde izliyorlardı. Yunan Ordusu'nun gelişiyle birlikte, Özgürleşeceklerinden' emin olmuşlar, Türklere karşı faaliyette bulunmuşlardı ve şimdi onların intikamından korkuyorlardı. Tam tersine çeşitli tepelere çıkmış olan Türkler, gerileyişimizi sevinçle izliyorlardı. Hala açık bir düşmanlık göstermeye çekiniyorlardı. Ailelerini ve eşyalarını İzmir'de bulunduran epeyce Yunan subay, İzmir'e geliyorlardı. Bunlar dışında çok sayıda Yunan subay ve asker ya görevleri gereği, veya daha önceden kaçtıkları için şehrin içinde bulunuyorlar ve gemileri gözleyerek, onları almaya gelineceğinden umutlanıyorlardı. İzmir'den gelen askerlerden saat 11:00 'da şehre Türk süvarilerinin girdiğini, Hükümet Konağı önünde Türklerin gösteri gerçekleştirdiklerini, tek başına kalmış olan Yunan askerlerinin silahsızlandırıldıklarını ve subayların esir alındıklarını öğrendim."

Falih Rıfkı Atay 25 Eylül 1922'de düştüğü notta,

"Acaba biz, Sakarya kıyılarından ta Akdeniz ve Marmara sahillerine kadar, Orta ve Batı Anadolu'nun başından geçen fadayı biliyor muyuz? Gerçi herkes üç buçuk seneden beri zulüm hikayelerini işitti, fakat değil halk, seçkinler arasında dahi Türk ulusunun büyük ve derin ızdırabını tamamıyla tanımış olanlar ne kadar azdır! Dün gözümüzle gördüğümüz şeylerden, bugün kendilerine bahsettiğimiz kimseler donuk bir hayretle yüzümüze bakıyorlar..."

demektedir.

Bu günlerden sonra Anadoluda'daki Yunan zülmü sonra erdi. Yunanistan'da iç karışıklıklar başladı hükümet karışıklıkları altılar davası diye giderken Yunanistan 1930'lu yılların sonuna kadar kendine gelemedi. Sonunda onlar için tüm bu hayaller 'Küçük Asya Faciası' olarak kaldı.

Fikirleri Büyütün

Bu Yazıyı Paylaşın

Bu çalışmanın daha geniş kitlelere ulaşması ve yeni tartışmalara kapı aralaması için çevrenizle paylaşabilirsiniz.

WhatsApp
Durum veya Sohbet
X (Twitter)
Gönderi Olarak Paylaş
X Doğrudan Mesaj
DM ile İlet
Bu
Yazar Hakkında

Burak Pusat Kalem

Okuyucu Yorumları (0)

Bu makaleye yorum yapabilmek için üye olmanız gerekmektedir.

Bu makaleye henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!

Bağlantı panoya kopyalandı!