“Mutlaka Cumhuriyettir. Öyle ise memlekete ve millete hayırlı uğurlu olsun.”
Rauf Orbay, 1923
Tarih çoğunlukla genel olgu ve olayların toplumlar üzerindeki ya da daha özel şekilde o an iktidardaki hanedanın ya da grubun üzerindeki etkisini, insanlar arasındaki özel ilişkilere olan etkisini anlatır. Bu anlatı işe yarar da. Gayet akla uygun bir teknik. Ama buna dalındığında insanlar arasındaki özel ilişkilerin tarihi olguları nasıl etkilediği genelde unutuluyor. Tarih böyle bir bilim, bir şey bir şeyi etkiliyorsa ondan etkileniyordur da. Böyle olmayan bir durum asla yok. Peki bunun Cumhuriyet’in ilanı ile alakası ne diye soracaksınız. Türkiye’deki genel tarih anlatısı cumhuriyetin ilanının siyasi, toplumsal etkilerini anlatır. Ama bu ilanın belli insanlar üzerindeki etkisi üzerinde durmaz. Hangi insanlardan mı bahsediyorum? Tek tek isim yazmak hem beni hem de okuyucuları yoracaktır, kısaca Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası diyelim mi? Ben burada bugün siyasi tarihi temel almayacağım, toplum tarihine hiç girmeyeceğim. Hatta belki de bir tarihçi olarak da konuşmayacağım. Duyguları olan ve onları yorumlamayı becerebilen bir insan olarak klavye başındayım ve amacım size bir şey öğretmek de değil, hissettirmek. Empati yapacağız bugün. Terakkiperver Paşaların -tekrardan: Bu adamlar, Kemal Paşa’nın kaç yıllık arkadaşı, arkadaşlıktan da öteler hatta. Ali Fuat Paşa’nın babası Kemal Paşa’yı kendi oğlundan ayırmıyordu, isim yazıp sizi de kendimi yormak istemiyorum, bu şekilde hitap edeceğim paşalara- hem herkesten çok haberi vardı cumhuriyetin ilanından hem de hiç haberi yoktu. Nasıl mı? Bu adamlar, Kemal Paşa’nın kaç yıllık arkadaşı, arkadaşlıktan da öteler hatta. Ali Fuat Paşa’nın babası Kemal Paşa’yı kendi oğlundan ayırmıyordu, Karabekir Paşa Kemal Paşa istifa edince gidip kan kardeşi Enver yerine onu desteklemişti, Rauf Orbay Kemal Paşa’yla birlikte istifa etmişti -ki Milli Mücadele ekibinde Osmanlı Devletinden istifa eden de bir tek o ikisi vardır-, Refet Paşa ismi ilk listede olmamasına rağmen kaçar gibi Bandırma’ya atlamış ve onunla Samsun’a gelmiştir, Adnan Adıvar bütün Milli Mücadele boyunca Kemal Paşa’nın doktoruydu. -ki Paşa’nın çalışma aşkı ve inatçılığını düşününce Ankara’daki en zor işlerden biri bu olmalıdır.- Böyle bir yakınlık, arkadaşlık söz konusuyken gerçekten olduğunuz yerde durup kendi kendinize “Evet bu adamların Kemal Paşa’nın cumhuriyetçi fikirlerinden haberleri yoktu.” dediğinizde içinizden inanmak geliyorsa... Ya da sandalyenizde otururken “Evet hepsi akran olan, aynı okullara giden, aynı zihniyetle yetişen ve pişen bu adamların fikirleri kesinlikle taban tabana zıttır.” diyebiliyorsanız… Şimdi biliyorum, bir şeyler okuyan ve bilen okurlarımız hemen atlamak isteyecekler: “Ama Rauf Orbay Amerikancı değil miydi? İngilizleri seviyordu!” Aynı mantıkla Enver Paşa da Prusya ordusunu takdir ettiği için Almancı mı? Kemal Paşa Fransız Devrimini sevdiği için Fransızcı mı? At gözlükleriyle dünyaya bakmak bir insanı ancak sığ bırakır. Bunu en son yapan kişiler 17 ve 18. yüzyıl Osmanlı padişahlarıydı. Onların “başka ülkelerin müridi olmamak” adına yaptığı duyarsızlığın Osmanlı’yı 19. yüzyıldaki o ülkelerin hasta adamına düşürdüğünü biliyoruz. Başka ülkelere bakıp takdir etmek sizi o ülkenin müridi yapmaz, açık fikirli yapar. Ha eğer bunu konuşacaksak da eğer derdimiz cumhuriyetçilik ise, demokrasi ise kimse kusura bakmasın; ihtilalinden 10 sene geçmeden sadece adı diktatörlük olan yeni bir krallığa kendini bırakan Fransızlar yerine, 2 dönem başkanlığını yaptıktan sonra Amerika’yı bağımsızlığına kavuşturan George Washington’a bile “Tamam yeter, hakların doldu, aday olamazsın, başkasını seçeceğiz.” diyen, hatta bağımsızlık için kongrelerde kendini yırtan John Adams’a 2. dönem başkanlığı çok görüp 4 senesi dolunca onu da gönderen Amerikanları takdir etmek sanki daha akıl kârı. Tabi, tekrardan: derdiniz demokrasiyse, milli egemenlikse, halkın yönetimiyse… Konudan sapmayalım, bugünkü tarih anlatımı Türk Demokratikleşme Tarihinin, hatta Cumhuriyet Tarihinin ne olduğunu karıştırıp bunun Atatürk’ün biyografisi ile aynı olduğunu düşündüğü için düzgün bir eğitim alan her Türk’te Atatürk’ü daha çok bildikleri için Atatürk’ün herkesten üstün olduğuna inanmaya dair bir eğilim olduğunu biliyorum. Bende de var, yalan yok. Ama Atatürk’ün gittiği Mahalle Mektebi ve Şemsi Efendi İlkokulunu öğrenmek yerine Osmanlı’daki demokrasi uğruna yapılmış darbeleri, ihtilalleri çağdaş ülkelerde olan devrimlerle karşılaştırarak gidersek daha sağlıklı sonuçlar alacağız eğitimlerimizde. Çünkü bunları öğrenmediğimizde -eğer özel bir ilginiz yoksa öğrenmiyorsunuz arkadaşlar önümüze konulan her şeye inanıyoruz ve Kazım Karabekir’i falan halife destekçisi sanıyoruz. Şimdi, bu bahsettiğim adamların Atatürk’le aynı eğitimden geçip aynı savaşlarda piştiği konusunda artık hemfikirsek devam edelim. Genel kanı nedir? Terakkiperver paşaları padişahı ve halifenin varlığından taraftardı, bu yüzden cumhuriyete karşılardı. Değil mi? Eh, Ermeni soykırımı oldu diye de bir genel kanı var. Her iyi propaganda ürününü yürekten kabul mü edeceğiz yoksa elimizdeki belgelerde kanıt mı arayacağız? Mesela Ermeniler arşivlerini açmıyor çünkü o arşivlere girildiği dakika yalanları ortaya çıkacak. E bu tavrın Karabekir’in anılarını yazdığı kitaplarının yakılmasından farkı nedir tam olarak? Karabekir’in anılarını yazdığı kitapların en azından üçünü okuyan biri hemen fark edecektir ki Karabekir, bazen alt metinde bazen de açık açık kendini savunma durumundadır. Her zaman bir şeyi açıklama, kendini koruma halinde Paşa. Koruma halindedir çünkü cumhuriyetin ilanından beri; Atatürk’ün etrafında toplanan, onun deyimiyle Gazi Paşa’ya “kalbiyle değil, midesiyle bağlı olan.” insanların saldırısı altındadır çünkü. Şimdi ben saldırı diyorum ama kimse lütfen vurma kırma sanmasın, güçleri o konuda Karabekir’e yetmiyor. (Karsıalan Halit Paşa’ya yetmişti ama tabii.) Saldırıdan kastım varlığını, katkılarını görmezden gelmek aslında. Paşa’nın Doğu’dan -iki sene sonra Şeyh Sait isyanına ev sahipliği yapmak zorunda kalacak olan Doğu’dan gönderdiği durum raporları, halkın ihtiyaçları doğrultusunda dizilen istekleri görmezden gelindi. Öyle bir unutturmaya çalıştılar ki bugün bile Milli Mücadele’nin üçlüsü denildiğinde aklımıza “Kemal Paşa, İsmet Paşa ve Fevzi Paşa” geliyor. Pardon biz sadece İzmir için Batı’da mı çarpıştık? Doğu cephesi ne zamandan beri anılmayacak kadar kıymetsiz? Gerçi gene aynı mesele, Çanakkale zaferi Kut’ul Amare’den daha çok alkış aldı hep, sebebi birinin İstanbul’u birininse Doğu topraklarını korumuş olması. Ama ikisi de zafer, ikisi de vatan toprağı. Hadi diyelim Çanakkale sadece İstanbul’u değil, başkenti koruyordu. Ona tamam, Milli Mücadele’deki bu yarış neden o zaman? Ermeni’nin yaptığı soykırım Rum’un yaptığından daha mı değersiz? Yoksa Enver Paşa’nın Çanakkale’den sonra yaptığı gibi kendinize rakip gördüğünüz paşaların parlamasını istemediğiniz için gazetelerden bu haberleri yoksun mu bırakıyorsunuz? Ya Rauf Orbay? Lozan Antlaşmasının başvekiliydi bu adam. Ondan önce 16 Mart’a kadar İngilizlerin gözüne sokarcasına oynadığı tiyatro sayesinde Ankara’da açılan meclise meşruiyet veren de oydu. Şöyle bir algı var: Atatürk tutuklanacağını biliyordu, o yüzden gitmedi. Ama giden Rauf da Felah-ı Vatan diyerek Atatürk’ten değil padişahtan yana oldu. Ona ihanet etti. Adam oraya tam olarak bunu yapmak için gitti, siz sanıyor musunuz ki Orbay’ın yaptıkları plansız ve tamamen duygusaldı? Atatürk kendi tutuklanacağını biliyor, Rauf’un
tutuklanacağını bilmiyor muydu? Hatırlatırım: bütün paşalar ve askeriye içinde Osmanlı devletinden istifa eden bir tek ikisiydi. İkisine birlikte çıktı idam fermanları. Atatürk’ün ona “Gitme, başkası da yapar.” diye yalvarmasına rağmen Rauf Orbay’ın “Ben olmazsam yeterince damarlarına basılmaz.” diyerek İstanbul’a tutuklanacağının ve tutuklanması gerektiğinin gayet de bilincinde gitti. Evet, tutuklanması gerektiğinin dedim. Çünkü anayasa açık, eğer meclis olağanüstü durumlar altındaysa başkent dışında bir yerde de açılabilir. Ama İngiliz işgali yeterince olağanüstü değildi. İngilizlerin yeterince sinirlenip meclisi basması ve mebus tutuklaması gerekiyordu İstanbul’daki mebusların kaçması ve Ankara’da açılacak olan meclisin anayasaca meşru sayılması için. E İngilizleri, kendilerinden zannettikleri Rauf Orbay’dan, gene kendilerinden zannettikleri padişahın sözlerini grubunun ismi olarak seçip padişahla anlaşan Rauf Orbay’dan daha çok kim sinir edebilirdi? Orbay İstanbul’a bir tiyatro oynamaya, bir bomba olup kendini patlatmaya gitti. Ankara’nın meşruiyeti için bileklerini bizzat uzattı İngiliz kelepçelerine. Şimdi Atatürk’ün kendisinden vazgeçmek istemeyecek kadar yakını olan, Milli Mücadele’nin o güne kadar neredeyse ikinci adamı sayılan Rauf Orbay demokrasi için kendini tutuklatıyor ve her şeyinden vazgeçiyor ve siz onun oynadığı tiyatroyu gerçek sanıp ona padişahçı mı diyorsunuz? Cidden mi? Ki bunu yapıyorsanız, yapan tek kişi siz değilsiniz merak etmeyin. İsmet Paşa da var. Gerçi o padişahçıdan daha ağır bir şey söylüyor. Direkt “Abdülhamit gibisin.” diyor Lozan sırasında telgraflarında. Şimdi, anlıyorum, Lozan’ın ilk dönemi aşırı gergin bir dönem ve İsmet Paşa’nın üstündeki etkisini tahmin bile edemem ama gidip de en az onun kadar ittihatçı olan, onun kadar Hamit Efendi’den nefret eden arkadaşına - arkadaşı bir de evet- sinirlerin bozuk olduğu için “Yıldız Sarayı gibi davranmayın bana.” demek biraz ağır sanki? “Rauf Orbay Lozan sırasında istifa etti, Lozan’dan dönen İsmet’i tebrik bile etmeye gelmedi.” diyeceksiniz belki. Çok affedersiniz ama birisi bana gelip “Malum kişi gibi davranıyorsun, saraydan farkın yok.” dese bırakın tebrik etmeyi, yüzlerine bakmam. İstedikleri kadar arkadaşım olsunlar. “Ama bunlar devlet adamları, duygusal olmaları yanlış değil mi bu kadar?” Evet yanlış… Ama insan bunlar günün sonunda. Atatürk de Çanakkale için Enver onu tebrik etmeyince istifa etmişti, olur bazen böyle haller. Neden? Çünkü onlar da beşer, duyguları var, hataları var, tavırları var, tripleri de nazları da var. İnsanlar çünkü, hangimizin yok? Şimdi 1923’ün ilk yarısı bu kadar gergin ve kırıcıyken bu paşalar için ikinci yarısında bir de ne görüyorlar? Arkadaşları olan Kemal Paşa, onlara söylemeden bir karar almış: Cumhuriyet ilan olunmuş. O dönemde onlar Ankara’da değildi diye “Efendiler, yarın
Cumhuriyet ilan edeceğiz.” Sözünün geçtiği masada olamadılar, eyvallah. Bir telgraf… Sadece bir telgraf, bir telefon, bir şey! Ama sabah kutlama için atılan top atışları değil. Öğrenme şekilleri bu olmamalıydı. Yazının başında dediğim gibi, tarihçi değilim, sosyolog değilim bu satırları yazarken; sadece bir insanım. Kaç yıllık fikir ve silah arkadaşlarının bu büyük kararı nihayet uygulamaya koyduğunu öğrenme şekli top atışı olmamalıydı. Rauf Orbay’ın gazeteye o sabah ilanla ilgili verdiği demeç çok konuşulur. Konuşulur çünkü yüz sene önce söylenen sözlerin içeriğinden çok cismine bakarak argüman üretmeyi sevenler hala aramızda. Rauf Orbay’ın üstüne basa basa dediği gibi “Ben cumhuriyet karşıtı değilim, kişisel saltanat karşıtıyım.” Bu cümleye bakıp “Cumhuriyet taraftarıyım demedin ama.” diyen bir Recep Peker’le uğraşmak ne kadar yorucu biliyor musunuz? Tüm Terakkiperver paşalarının ortak problemi ona laf anlatmaya çalışmak. Orbay’ın gazetede üstünkörü, Ali Fuat’ın direkt yüz yüze söylediği “Biz niye yoktur ilanda?” serzenişine Atatürk çok Enver Paşa vari bir cevap verir: “Zaten sizin de aynı fikirde olacağınızı bildiğim için önceden haber vermeyi gerek görmedim.” der. Sanki sadece 8 yıl önce Çanakkale’de Enver Paşa onu tebrik etmedi diye istifa edecekken Enver’den gelen “Seni zaten tebrik edeceğimi bildiğini düşünüp özellikle yanına gelmedim.” telgrafı gibi. İşin esası aslında, siyasi arenada ne biçim oyunlar ve yıldırmalar dönerse dönsün, cumhuriyetin ilanı Türkler için ne kadar doğru bir karar olursa olsun, dediğim gibi benim bugünkü yazımın konusu bu değildi. Ben bir arkadaş grubunun kırgınlığını ve neden kırıldığını anlatmak için oturdum yazımın başına. Umarım açıklayıcı olmuşumdur, umarım okuyanlar arasında at gözlüklerini çıkarmaya teşvik ettiğim okurlar da vardır. Umarım bu yazı kısa veolabileceğinden daha yüzeysel de olsa bir şekilde Terakkiperver Paşalarına hak ettikleri tanınmayı ve kabullenmeyi sunar.