Kemalizm Tarih Siyaset
Yayınlanma Tarihi: 29 Ekim 2025

Cumhuriyet Dönemi'nde Halkçılık ve Dayanışmacılık

Gökalp Göksu 🔔 Takip Et (1) • 58 Okunma • ⏱️ 24 dk okuma
Paylaş:

Giriş

Cumhuriyet ideolojisinin temel unsurları arasında yer alan halkçılık, yalnızca siyasi egemenliğin halka ait olduğunu ilan eden bir ilke değil, aynı zamanda yeni rejimin toplumsal düzen anlayışını tanımlayan bir düşünsel temeldir. Halkçılık, sınıf ayrımlarını reddeden, ayrıcalıksız bir vatandaşlık düzeni kurmayı hedefleyen bir idealdir. Bu yönüyle, dönemin entelektüel atmosferinde etkili olan Fransız solidarizmi Cumhuriyetin önemli bir yapıtaşı olmuştur. Her iki düşünce de, birey ile toplum arasındaki karşılıklı yükümlülük fikrine dayanır: birey, toplumun desteğiyle var olur; toplum ise bireylerin ortak emeğiyle süreklilik kazanır.

 

 

Cumhuriyet’in kurucu kadroları, özellikle Léon Bourgeois ve Émile Durkheim gibi Fransız düşünürlerden etkilenmiş; liberal bireyciliğin toplumu atomize eden yönünü ve sosyalizmin sınıf mücadelesine dayalı yapısını reddederek, dayanışmacı bir toplum modeli inşa etmeyi amaçlamışlardır. Bu modelde halk, yalnızca siyasi bir özne değil; aynı zamanda ortak sorumluluk bilinciyle birbirine bağlı bireylerden oluşan bir “ahlaki cemaat”tir.

 

Dolayısıyla Cumhuriyet Dönemi’nde halkçılık, dayanışmacı felsefeyle birleşerek hem siyasal hem toplumsal boyutları olan özgün bir ideolojiye dönüşmüştür. Bu ideoloji, bir yandan halk egemenliği ilkesini kurumlaştırırken, diğer yandan bireyin topluma, toplumun da bireye karşı görevlerini yeniden tanımlamıştır. Halkçılık, böylece Cumhuriyet’in “toplumsal mühendislik” projesinin hem meşruiyet kaynağı hem de ahlaki çerçevesi hâline gelmiştir.

 

Halkçılığın Teorik Temelleri: Eşitlik ve Sınıf Reddi

 

Cumhuriyet halkçılığının teorik arka planı, özellikle Ziya Gökalp’in Durkheim’dan etkilenerek Türk düşüncesine taşıdığı Dayanışmacılık (Solidarizm) anlayışına dayanır. [1] Solidarizm, toplumsal düzenin temeline çatışmayı değil, iş bölümü ve karşılıklı yardımlaşma ilkesini yerleştirir. Toplum, bireylerin birbirine bağımlı olduğu organik bir bütün olarak kabul edilir. Bu bütünlük, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki bir dayanışma fikrini de içerir. Gökalp’e göre millet, “hars birliği” etrafında birleşen bireylerden oluşur; bu nedenle sınıf temelli ayrımlar, milli birliği zedeler. [2]

 

Şükrü Saraçoğlu:

 

“Biz, ne adam Smit'in talebesi, ne de Karl Marks'ın çırağıyız. Biz sadece, içtimai dini halkçılık ve iktisadi mezhebi Devletçilik olan, siyasi bir fırkanın çocuklarıyız.” [3]

 

Bu anlayış doğrultusunda Cumhuriyet’in halkçılık ilkesi, Batı’daki kapitalist bireyciliği ve Marksist sınıf mücadelesini reddetmiştir.

 

"Kemalist halkçılık ilkesi, bir kutupta liberal-bireyci, diğer kutupta sosyalist-kollektivist çağrışımlara karşı önlem almaya dikkat eden, korporatist bir anlayışı yansıtır. ‘Halk’, sınıfsal veya toplumsal bir özne olarak değil, millilik vasfının otantik taşıyıcısı olarak düşünülür ve yükümlendirilir." [4]

 

Halk, çıkar çatışmalarının değil, ortak çıkarın temsilcisi kabul edilmiştir. 1931 tarihli Cumhuriyet Halk Fırkası Programı’nda yer alan Halkçılık bölümünde de belirtildiği gibi:

 

“C) İrade ve hakimiyetin kaynağı millettir. Bu

irade ve hakimiyetin, devletin vatandaşa ve vatandaşın devlete karşılıklı vazifelerinin hakkiyle ifasını tanzim yolunda kullanılması Fırkaca büyük esastır. kanunlar önünde mutlak bir müsavat kabul eden ve hiç bir ferde, hiç bir aileye, hiç bir sınıfa, hiç bir cemaate imtiyaz tanımıyan fertleri halktan ve halkçı olarak kabul ederiz.” [5]

 

“Sınıf yok, iş bölümü var

2 — Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan mürekkep değil ve fakat ferdî ve içtimaî hayat için iş bölümü itibariyle muhtelif mesai erbabına ayrılmış bir camia telâkki etmek esas prensiplerimizdendir.

 

Menfaatler kabiliyet ve çalışma derecesiyle mütenasip olur

 

A) Küçük çiftçiler, B) Küçük sanayi erbabı ve esnaf, C) Amele ve işçi, Ç) Serbest meslek erbabı, D) Sanayi erbabı, büyük arazi ve iş sahipleri ve tüccar, Türk camiasını teşkil eden başlıca çalışma zümreleridir. Bunların her birinin çalışması, diğerinin ve umumî camianın hayat ve saadeti için zaruridir. Fırkamızın bu prensiple istihdaf ettiği gaye sınıf mücadelesi yerine içtimaî intizam ve tesanüt temin etmek ve birbirini nakzetmiyecek surette menfaatlerde ahenk tesis eylemektir. Menfaatler, kabiliyet ve çalışma derecesiyle mütenasip olur.” [6]

 

Recep Peker ve “Sınıflar üzerine” bir alıntı yapmamız gerekirse Cemil Koçak’tan şöyle bir alıntı önemli olacaktır:

 

“Peker, sınıflar ve sınıf kavgalarına ilişkin olarak şöyle yazıyordu:

‘Türkiye'de sınıf telâkkisinin yapacağı bütün ayrılık, düşmanlık konularına da yer vermiyoruz. Hiçbir tek insan, hiçbir âile, ne mâhiyette olursa olsun, hiçbir zümre için imtiyaz tanımıyoruz. (...) Bununla yurtta klas [sınıf] kavgası yerine sosyal düzenlik ve dayanışma elde etmek ve menfaatler arasında birbirini hırpalamayacak sûrette âhenk kurmak istiyoruz.’

‘Türkiye'de sınıfçılık olmadığı kadar... (...) Sosyetimizin umûmî durumunda; proletarya-burjuva taksimi yoktur. Yeni doğan ve genişleyen büyük endüstrimizde işçi-sermâye kavgasına yer vermiyoruz. Grev ve lukant [lokavt] yasaktır. İş anlaşmazlıklarının son hâl mercii, devlettir. Devletin hakemliği kat'îdir. Pazarlarımızda ticâret sâhipleri ile müstehliklerin çatışmasını önleyecek; ziraatte servajı kökünden süpürecek yeni prensiplerin hayatta yer alması için çalışıyoruz.’

‘Biz tezatsızlığı, bir sınıfın başka sınıflara tahakkümü neticesinde dikte edilmiş aşağı nivoda bir standart hayat kurmak mânâsına almıyoruz. Belki ulusun çalışma zümrelerinin istismarcı meyillerini, devletin kudretli eli ile kırarak veyâ tanzim ederek, muvâzene yapmayı tercih ediyoruz.’

Peker'in sık sık sözünü ettiğini bildiğimiz sınıf mücadelesinden ve tabii olarak sınıflardan arınmış toplum projesini bu satırlarda bir kez daha bulabiliyoruz. Ve bir kez daha devlet, korporatif sistemin tabii bir neticesi olarak, sınıflar arasında doğabilecek potansiyel anlaşmazlıklar ve çatışmalarda ‘hakem’ rolüne dönüşmektedir!” [7]

 

Ayrıca Peker ve Sınıflar ile ilgili olarak:

 

“Cumhuriyet Halk Fırkası/Partisi'nin [CHF/P] 1931 Programı'nın 2. bölümünün 2. maddesi

‘sınıf mücadelesi yerine içtimai intizam ve tesanüt ve menfaatte ahenk’ sağlamayı amaçlaması, sınıfların varlığını reddetmesi ve işbölümünü esas alarak kolektivist-korporatist bir projeyi yürürlüğe sokmaya yönelmesi, metnin hazırlanmasında başrolü oynayan yeni Genel Sekreter Recep Peker'i anlamak açısından büyük önem arz eder.” [8]

 

1933 yılındaki Onuncu Yıl Marşı’nda da geçen

“İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz.” ifadesi, bu solidarist anlayışın en somut yansımasıdır. Bu bakış açısına göre halk, mesleki zümreler biçiminde örgütlenebilir; ancak bu zümreler birer çıkar grubu değil, topluma hizmet eden iş bölümü birimleridir.

 

“Kemalizm Türklük temelinde, sınıfsız, imtiyazsız, dayanışmacı ve seküler bir toplum yapısını hedefler ve bunun için de devlete merkezi bir konum atfeder.” [9]

 

1935 yılına gelindiğinde, Cumhuriyet Halk Partisi programında Halkçılık bölümünde şunlar ifade edilecektir:

 

“C — İrde ve egemenlik kaynağı ulustur. Bu irde ve egemenliğin, devletin yurddaşa ve yurddaşın devlete karşı olan ödev ve yükümlerini tamamile yerine getirmek için kullanılması, partinin başlıca prensiplerindendir. Kanun karşısında hiçbir ferde, hiçbir aileye, hiçbir klasa, hiçbir cemaata ayrıcalık tanımayan yurddaşları, halktan ve halkçı kabul ederiz. Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı klaslardan karşıt değil, fakat ferdi ve sosyal hayat için, işbölümü bakımından, türlü hizmetlere ayrılmış bir sosyete saymak esas prensiplerimizdendir; çiftçiler, küçük zanaat sahipleri, esnaf ve işçilerle, özgür ertik (meslek) sahibleri, endüstrieller, tecimerler (tüccarlar) ve işyarlar (memurlar) Türk ulusal kuramının başlıca çalışma örgenleridir. Bunların her birinin çalışması, öbürünün ve kamunun hayatı ve genliği için zorağdır. Partimizin bu prensiple amaçladığı gaye, klas kavgası yerine sosyal düzenlik ve dayanışma elde etmek, ve asığlar (menfaatler) arasında, birbirlerine karşıt olmayacak surette uyum kurmaktır. Asığlar, kapasite ve çalışma derecesine göre olur.” [10]

 

 

Halkçılığın bir diğer teorik dayanağı da hukuki eşitlik ilkesidir. 1924 Anayasası’nda “kanun önünde eşitlik” ilkesi benimsenmiş; 1926 tarihli Medeni Kanun ile kadın-erkek eşitliği hukuki zemine taşınmıştır. Böylece halkçılık, yalnızca sosyal tabakalar arasındaki farkları değil, cinsiyet, din ve mezhep temelli ayrıcalıkları da reddetmiştir. Halkın bütün üyeleri, aynı hukuki statüye sahip “vatandaşlar” olarak tanımlanmıştır. [11]

 

Halkçılığın iktisadi temelleri daha Cumhuriyet kurulmadan önce dahi tartışılan bir konuydu. 1921’de Bozkurt, tarihin özünü bir iktisat savaşı olarak görür; Fransız İhtilali’yle burjuvazinin ekonomik egemenliği ele geçirdiğini ve halkı yeni bir sömürü düzenine mahkûm ettiğini belirtir. Ancak Marks’ın devrim çağrısına karşı çıkar; Türkiye’de çözümü, milli devletin halkçı bir örgütlenmesi ve halkın ekonomik-siyasal yaşama doğrudan katılımında görür. Bu bakımdan onun düşüncesi, halkçılığın solidarist ve milliyetçi yönlerini yerli bir iktisadi temele oturtur:

 

“Denebilir ki tarih, insanlığın kanlı bir iktisat macerasıdır. Zaman zaman şekil ve mahiyetlerini değiştiren devletler, bütün yeni yeni kanunlarına, hürriyet, adalet dağıtıcısı oldukları iddialarına rağmen tatbikatta, camia menfaat ve saltanatına dayalı bir kudret olmaktan hep ve daima uzak kaldılar. (...) Tahlillerimizin sonunda, çoğu korkunç harplerin, büyük faaliyetlerin ardında, mutlaka ya bir şahıs eli ya bir sınıf entrikası göreceksiniz.”

“Gittikçe çağdaşlaştığını iddia eden devlet, itiraf etmek gerekir ki camianın, emek etkenlerini -maddi manevi- mesut kılabilecek, bir siyaset sahibi olamadı. Avrupa devletlerinin sömürge siyaseti, dünyayı, bir düşmanlar sahnesi haline getirdi. Bu devletler, tebaa ve vatandaşlarından kaçının, maddi menfaatlerini koruyabiliyor? Her halde, evvelce bir şahıs ve tabileriyle sınırlı olan devlet, asrımızda fiiliyatta sınırlı bir sınıfın kurduğu, müşterek faydalanılan bir şirketten başka bir mahiyette değildir.”

“Göğüslenen harpler, takip edilen bin entrikalı siyasetler, camiadaki bütün faaliyetler, şu gaspçı sınıfın menfaati meselesidir. Hele bizde, hele bizde! Dünya, devlet teşkilatını tanıdığı günden beri, ilmi manasıyla milli devlet kurulamadı.”

“Camiayı teşkil eden bütün vatandaşların, hükümet edebilmesi imkânı yoktur. Bu itibarla Jan Jack Russo’nun, bilinen Hâkimiyet teorisi de hayal oluyor. Zaten tatbikatta herhangi bir

idarede, bir idare edenler bir de idare edilenler vardır. (...) Maddeten belini doğrultamayan, belki biraz daha kötüleyen camia, ihtilal ve inkılaplar neticesinde, manen yükselmektedir; vaziyetini idrak etmektedir. Fakat manen kazanmakta olan camia, bundan böyle iktisadi vaziyetini de ihmal edemez. Bu esaret devrine bir nihayet vermek zamanı gelmiştir.”

“Karl Marks’ın <Sermaye> adındaki bilinen eserini özetleyen Deville, burjuvalar, soyluları nasıl devirdi ve devleti ellerine aldıysa, halk da ayaklanmalı, burjuvaları tepelemeli ve hemen hükümetin başına geçmelidirler, diyor. Biz komünist olmadığımız için bu türlü bir ihtilale hacet görmemekteyiz. Fakat halkçıyız ve halkın emeğini, devletin siyasetinin, düzenleyicisi olarak kabul etmekle, milli camia siyasetinin düzenleyicisi olarak kabul etmekle, milli camia saltanatını ve idaresini tesis edeceğimizi iddia ediyoruz. Ne yapmalıyız ki, artık milletimizin mukadderatı şahıs veya şahıs görüşünden kurtulsun da, doğrudan doğruya Türkiye camiasının genel iktisadiyatından ve menfaatlerinden yön alabilsin? Halkı, bizzat devleti idare edebilecek bir hale koymadıkça, buna tam manasıyla imkân yoktur. Bilhassa genel irfanı ve toplumsal yapısı bizim memleketler gibi geri olan yerlerde bu çok zordur.”

“Biz halkın adedini çoğaltacak, ekmeğini arttıracak bir teşkilat, bir siyaset istiyoruz. Bize

gelir ki memleketimizde halk camiasının menfaatlerini, Türkiye Devleti’nin genel siyasetine hâkim kılmak, genel milli iktisadiyat siyasetine ve dolayısıyla camia hukukuna dayalı bir devlet, vücuda getirebilmek için, Teşkilatı Esasiye Kanunu kuvvetler birliği sistemini kabul etti. Üç muhtelif kuvvetten meydana geldiği farz edilen devlet, tamamen milletvekillerinin eline geçti. Şimdi de seçimlere bir şekil vermek icap ediyor. Bir şekil ki milli menfaatleri daha ziyade temsil edebilsin; fakat güzide tabaka da zayıf düşmesin ki bir denge oluşsun.” [12]

 

 

Zafer Toprak’a göre, Atatürk’ün solidarizme yakınlığı rastlantısal değildir; onun milli hakimiyet kavrayışı ile solidarizmin “milli birlik” ilkesi ortak bir zeminde buluşmuştur. Toprak, bu bağlamda Atatürk’ün halkçılık anlayışının felsefi ve siyasal temellerini şu şekilde özetler:

 

“Atatürk'ün solidarizme bu denli yakın duruşunda temel etmen, solidarist anlayışla Rousseau'dan esinlendiği milli hakimiyetin ortak noktalarının oluşuydu. Halk Fırkası Programı'nda da bu "milli birlik" ilkesi solidarist bağlamda gündeme gelmişti. Rousseau ile Durkheim temel referans noktaları oldu. Solidarizm her ne kadar felsefi boyutuyla Cumhuriyet'in yapılanmasını şekillendirmişse de günlük siyaset dilinde halkçılıkta ifadesini buldu. Atatürk'e göre, Cumhuriyet Halk Fırkası bu prensiple sınıf mücadelesi yerine toplumsal düzen ve dayanışmayı, o günkü deyişle "ictimai intizam ve tesanüd"ü hedefliyordu. Menfaatlerde uyum arıyordu. Nitekim Atatürk'ün halkçılıkla ilgili görüşleri 1931 Cumhuriyet Halk Fırkası Programı'nda halkçılık ilkesi olarak benimsendi. Yurttaşlar, birey, aile, sınıf, cemaat ayırımı gözetmeksizin yasalar önünde mutlak eşitti. Halk, ‘işbölümü itibariyle muhtelif mesai erbabına ayrılmış bir camia’ idi. Ziya Gökalp'in meslekçi yönelimlerini anımsatan bu eğilim toplumsal sınıfları ve sınıf çatışmasını reddederek, ulusal bütünlük adına ‘çalışma zümreleri’nin birlik ve dayanışmasını öneriyordu.” [13]

 

Bu değerlendirme, halkçılığın Cumhuriyet ideolojisinde yalnızca toplumsal eşitlik değil, aynı zamanda organik bir ulusal bütünlük arayışını temsil ettiğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Halk, sınıf farklılıklarının değil, ortak emeğin ve ahlaki dayanışmanın taşıyıcısı olarak tanımlanmıştır.

 

Atatürk’ün halkçılık anlayışı, sınıf mücadelesini ve zümresel çıkar temelli siyaseti kökten reddetmiştir. Ona göre Türkiye toplumu, Batı’daki gibi sınıflara ayrılmış bir yapı değil, ortak tarih ve kader bilinciyle birbirine bağlı bir “halk” bütünüdür. Bu nedenle siyasal örgütlenmenin temeli sınıfsal çıkarlar değil, milli birlik ve toplumsal dayanışma olmalıdır. Atatürk, farklı sınıf ve çıkar gruplarına dayalı partilerin Türkiye’de yarattığı bölünmeleri eleştirerek, halkçılığın özünü şu sözlerle ifade etmiştir:

 

“Bu milletin siyasi fırkalardan çok canı yanmıştır. Şunu arz edeyim ki, memalik-i sairede fırkalar behemehâl iktisadi maksatlar üzerine teessüs etmiş ve etmektedir. Çünkü o memleketlerde muhtelif sınıflar vardır. Bir sınıfın menfaatini muhafaza için teşekkül eden siyasi bir fırkaya mukabil diğer bir sınıfın menfaatini muhafaza maksadıyla bir fırka teşekkül eder. Bu pek tabiidir. Güya bizim memleketimizde de ayrı ayrı sunuf (sınıf) varmış gibi teessüs eden siyasi fırkalar yüzünden şahit olduğumuz neticeler malumdur. Hâlbuki Halk Fırkası dediğimiz zaman bunun içinde bir kısım değil, bütün millet dâhildir.” [14]

 

 

Bu ifadeler, Atatürk’ün halkçılığının neden “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle” idealine dayandığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Halk Fırkası, bu anlayışta belirli bir toplumsal kesimin değil, ulusun bütününü temsil eden dayanışmacı (solidarist) bir örgütlenme biçimidir. Böylece Cumhuriyet halkçılığı, hem toplumsal eşitliğin hem de siyasal bütünlüğün meşruiyet temeline dönüşmüştür.

 

Recep Peker, parti programının teorik çerçevesini çizerken bu anlayışı şu sözlerle açıkça dile getirmiştir:

 

“Biz halkçıyız, halkçı demek, ulus içinde hiçbir imtiyaz ve üstünlük tanımayan ve her ferdini öteki kadar hak ve şeref sahibi sayan, ekonomik alanda birini ötekine, işçiyi patrona, patronu işçiye mahkum edecek, müstehliki müstahsilin eline düşürecek vaziyetlere müsaade etmeyen bir varlık demektir. Bizim halkçı vasfımız sınıf mücadelesini yaratan doktrinlerin tamamı tamamına zıddınadır.”

(…)

“Türkiye’de sınıf yoktur, cins yoktur, imtiyaz yoktur.” [15]

 

Peker’in bu sözleri, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın halkçılığı nasıl dayanışmacı, sınıfsız ve bütüncü bir ideolojik çerçeveye oturttuğunu göstermektedir. Halk, burada “ortak çıkarların toplamı” olarak tanımlanmakta; devlet, bu çıkarlar arasında dengeyi sağlayan bir milli dayanışma aygıtı işlevi görmektedir. Böylece halkçılık, yalnızca siyasal temsilin değil, aynı zamanda ekonomik düzenin de solidarist temeller üzerine inşasını hedeflemiştir.

 

Halkevleri ve Halkçılık

 

Cumhuriyet Halk Partisi’nin halkçılık politikası, yalnızca siyasal ve ekonomik alanda değil, kültürel ve toplumsal dönüşüm düzeyinde de karşılık bulmuştur. Bu dönüşümün kurumsal aracı ise Halkevleri olmuştur. 19 Şubat 1932’de açılan Halkevleri, halkçılığın “aydınlanmacı” ve “dayanışmacı” yönlerini somutlaştıran birer kültürel eğitim merkezi niteliğindeydi.

 

Halkevlerinin temel amacı, “halka rağmen halk için” anlayışından “halkla birlikte halk için” anlayışına geçişi sağlamaktı. Bu kurumlar, okuma-yazma kurslarından tiyatro faaliyetlerine, tarih araştırmalarından halk müziği çalışmalarına kadar uzanan geniş bir yelpazede faaliyet göstererek, Cumhuriyet değerlerini halka benimsetmeyi ve toplumsal bir bilinç yaratmayı hedeflemiştir. [16] Böylece halkçılığın soyut ideali olan “bilinçli yurttaş” tipi, Halkevleri aracılığıyla somut bir eğitim ve kültür politikası hâline gelmiştir.

 

“Halkevleri; Cumhuriyetçi Halk fırkasının kurduğu ve fırka prensiplerinin Halkçılık esaslarına göre ve tamamile halkın ülkü ve kültür ihtiyacına muvazi özel bir kurumdur. Halkevleri asla siyasal bir ocak değildir. Değerli Baş bakanımız İsmet İnönü bu yılki söylevlerinde bu noktayı daha açıkça ve daha geniş manasile izah buyurdular. Halkevleri siyasî birer kurum değil, halkın soysal ve kül­türel gidiş ve yaşayışını onarmağa çalışan, bilgi ve inan yapan kuruluşlardır. Buralarda, Memur, Zabit, serbes meslek erbabı basılı her sınıftan yurttaş istediği kadar geniş ölçüler içinde çalışabilir. Şu halde Halkevlerinin birer devlet mü’essesi olmaktan ziyade birer ulus mü’essesi ve ulusal faaliyetlerin kaynaşma yeridir. Her sınıf yurttaşlarımıza bu Evlerde iş vardır. Ve onlarında bu vazifeleri almaları ulusal bir borçtur.” [17]

 

 

Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Batılılaşmanın yalnızca bir siyasal yönelim değil, bir toplumsal terbiye ve yeniden inşa projesi olduğu görülür:

 

“Batılılaşmanın geniş halk kitlelerine tanıtılıp benimsetilmesi ve Batı terbiyesi ile donatılan bir toplumun inşa edilmesi yönündeki arzunun çok güçlü düzeyde hissedildiği bu dönemde; Ülkü ve Kadro dergileri yayın hayatına başlamış, Halkevleri kurulmuş ve yeni bir aydın kadrosu oluşturulması yoluna gidilmiştir. Falih Rıfkı'nın her ne kadar bu kadrolar içinde tam anlamıyla bulunduğu söylenemese de; Atay, Batılılaşma ve Türkleşme misyonlarını yüklenmiş bu ideolojik sayılabilecek organlarla, partiyle bağları dolayısıyla devamlı iletişim halinde kalmıştır. Atay'ın Halkevleri'ne gönderme yaparak yeni kurulan devletin ‘saadet devrini muallim, ray ve baca sağlayacaktır,’ şeklindeki ifadesi bu ideolojik yönelime, gençlerin ve köylerin terbiyesine ne derece önem verdiğine bir örnektir.

Atay'daki terbiye kullanımına burada ayrıca dikkat çeken Durna, Atay'ın terbiye kavramının salt eğitime odaklanmadığını, terbiye etmenin bütün alanlar ve ilişkilere yansıtılmak istendiğinin altını çizmiştir. Halkevleri bu bağlamda Atay için bir araçtır:

(...) Halk terbiyesini henüz yanlış telakki edenlerimiz az değildir. Terbiye okuma yazma öğretmek demek değildir. Halk terbiyesi, herkes hangi vazifede ise, ona o vazife için bu asrın son tekniğini, yeni çalışma ve yasama tarzını öğretmek, okutup yazdırmak. Bir teşkilata bağlamak ve onu her gün bu teşkilatın irşat, kontrol ve telkini altında bulundurmak demektir. (...) Fırkanın Halkevleri, devletin bir organı gibi, iste bu isi başarmak mevkiindedirler. Halkevi Türk gencini, muallimi, miymarı, mühendisi, yani tekmil münevveri, sonra, bu münevverin yardımına muhtaç büyük yığını toplıyabilecek vasıtalara maliktirler. (...) Mesele bu kadarla kalmayacak, yalnız fırkada değil, maarifte de değil, bütün vekilliklerde, umumi menfaate dokunan bütün müesseselerde bir kütle bürosu bulunacak, her büro halk terbiyesi için vazife alacaktır. (...)” [18]

 

Bu yönüyle Halkevleri, Cumhuriyet’in sosyal mühendislik projesinin merkezinde yer almıştır:

 

“Halkevleri'nin amaçları

Halkevleri'nin kuruluşundaki amaç ve temel felsefe Atatürk tarafından şöyle ifade edilir:

Gençlik istikbalin ışığıdır. Gençlik mütemadiyen gelişen ve yetiştiren bir çalışmanın içinde yaşamalıdır. Millet, şuurlu, birbirini anlayan, birbirini seven, ideale bağlı bir halk kitlesi şeklinde teşkilatlandırılmalıdır. En kuvvetli ders vasıtalarına, en yetişkin muallim ordularına malik olmak kafi değildir. Halkı yetiştirmek, halkı bir kitle haline getirmek için ayrıca bir halk mesaisinin tanzimini ihmal etmeyeceğiz. Bunu Halkevleri yapacaktır.

Halkevleri'yle Kemalist ilkeler doğrultusunda belirlenmiş yeni bir kamusal alan tanımlanır ve bu doğrultuda cumhuriyetle birlikte özellikle İstanbul'da görülmeye başlanan yeni yaşam kalıpları Halkevleri aracılığıyla Anadolu'ya da taşınmaya çalışılır. Halkevleri yayımladıkları dergiler, düzenledikleri konferanslarla ev ve iş yaşamı dışında yeni toplanma sahaları yaratır; yeni eğlence anlayışları, dans, müzik, tiyatro, Kemalizmin yaygınlaştırılması için araç olarak kullanılır. Halkevleri'nin öncelikli amacı, tüzükte şöyle dile getirilir:

Partimizin program temelleri cumhuriyetçilik, ulusçuluk, halkçılık, devletçilik, laiklik ve devrimciliktir. Programımız bu ana ve temel prensiplerin hâkimiyeti ve ebediliği için bu vasıflarda kuvvetli vatandaşlar yetiştirilmesini; milli seciyenin, Türk tarihinin ilham ettiği derecelere çıkarılması, güzel sanatların yükseltilmesi, milli kültürün ilmi hareket ve faaliyetlerinin kuvvetlendirilmesini ehemmiyetli vasıtalar olarak tespit eder. Bu vasıtaların hepsi birden medeniyet yolunda Türklüğün kaybettiği uzun yılları, cesur, atılgan ve yorulmayan hamlelerle kazanacak nesiller yetiştirmeyi, medeniyet sahasında Türk'ün tabii meziyet ve kabiliyetleriyle mütenasip şeref mevkiini tekrar almasını sağlayacaktır. Halkevleri'nin amacı bu uğurda çalışacak ülkülü vatandaşlar için toplayıcı ve birleştirici yurtlar olmaktır.

Millet olabilmenin ancak milliyetçiliği yayarak mümkün olabileceği, kısaca milletin yapılanması için belli bir insan emeğinin konulması gerekliliği, Halkevi yöneticilerinin söylemlerinde de yer alır. İlk yıllarda verilen çoğu demeç, Halkevleri'nin rolünü vatandaşları kaynaştırma, Cumhuriyet'in devrim ve ilkelerini vatandaşların düşüncelerine işleme, ulus ve vatandaşlık duygularının aşılanması olarak ifade eder.” [19]

 

Cumhuriyet Halkevleri, ulus-devlet inşasının kültürel ve ideolojik boyutunda temel bir işlev üstlenmiştir. Bu kurumlar, milliyetçiliğin toplum genelinde yerleşmesini sağlamak ve vatandaşları Cumhuriyet’in ortak değerleri etrafında bütünleştirmek amacıyla devletin başvurduğu en etkili araçlardan biri olmuştur:

 

“Millet olabilmenin ancak milliyetçiliği yayarak mümkün olabileceği, kısaca milletin yapılanması için belli bir insan emeğinin konulması gerekliliği, Halkevi yöneticilerinin söylemlerinde de yer alır. İlk yıllarda verilen çoğu demeç, Halkevleri'nin rolünü vatandaşları kaynaştırma, Cumhuriyet'in devrim ve ilkelerini vatandaşların düşüncelerine işleme, ulus ve vatandaşlık duygularının aşılanması olarak ifade eder.

Bu toplayıcılık ve birleştiricilik işlevi, dönemin CHP Genel Sekreteri Recep Peker tarafından da vurgulanır. Peker, ‘...bu asırda millileşmek için, milletçe kütleleşmek için mektep tahsilinin yanında ve ondan sonra mutlaka bir halk terbiyesi yapmak ve halkı bir arada ve birlikte çalıştırmak esasının kurulması lazımdır’ sözleriyle Halkevleri'nin ulaşması gereken amaçların başında ulusal birliği gösterir. Bu süreçte Halkevleri'nin oynayacağı pratik yol, semboller üreterek toplumun beğenisini ve taleplerini parti ideolojisi doğrultusunda biçimlendirmek olacaktır. Nitekim Halkevleri'nin kuruluş amacı ‘Cumhuriyetin yeni kültür kimliğini üreten kurumlar olan Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu ve Dil ve Tarih-Coğrafya fakültesinin ürettiği mesajı Cumhuriyet'in hedef kitlesine ulaştırmaktır.’” [20]

 

Cumhuriyet Halkevleri’nin kuruluşu, erken Cumhuriyet’in yalnızca kültürel dönüşüm hedefleriyle değil, aynı zamanda yeni devletin bekasıyla da doğrudan ilişkilidir. Cumhuriyet kadroları için Halkevleri, modernleşme ve uluslaşma sürecinin halk tabanında kökleşmesini sağlayacak bir “ideolojik güvenlik hattı” işlevi taşımaktaydı. Devletin sürekliliğini tehdit eden parçalanmışlık duygusunun aşılması, ortak bir milli kimliğin ve dayanışma bilincinin yaratılmasıyla mümkün görülmüştür. Bu nedenle Halkevleri, sadece kültürel bir seferberlik değil, aynı zamanda ulusal birlik ve devlet bilincini canlı tutan bir “milli teyakkuz” alanı olarak kurgulanmıştır:

 

“Türkiye Cumhuriyeti'ni inşa eden kurucu ilke, cumhuriyetin sarsılmaz temeller üzerinde durmasını sağlayan unsur olarak kabul edilen devleti korumak ve güçlendirmek misyonudur. Bu yaklaşım, kısa zamanda devletin korunması endişesinin hâkim olduğu savunmacı bir siyasal duruşa dönüşür. Devleti koruma ve kollama misyonunun baskın olmaya başlamasının nedenlerini anlamak için dünya siyasi koşullarının yanında, birinci kuşak Kemalistlerin içinde yetiştikleri zihin dünyasını da aydınlatmak gerekir. İmparatorluğun, can damarı sayılan bazı toprakları hızla kaybetmesinin ardından çökmesine, devletin dağılmasına şahit olan, bunun travmasını yaşayan, birçoğu bu kaybedilmiş topraklarda doğmuş ve büyümüş olan bir devlet eliti zümresinin devletin de yok olması tehlikesi karşısında duydukları tepki, uzun yıllar etkisini koruyacaktır. Bu tepki, Kemalizmin temel güdüsünü oluşturur. Dolayısıyla Kemalizmin teyakkuz halini besleyen asıl unsur, yeni bir devlet ve yeni bir toplum kurma ideali kadar, devletin ortadan kalkması tehlikesini bertaraf etmektir de. Nitekim cumhuriyetin ilanından sonra, İsmet İnönü Halkevi'nin açılışında yaptığı konuşmada bu konuya şöyle değinir:

Arkadaşlar, azami derecede gayret, hüsnüniyet ve sulh havası içinde, ilerlemek ve inkişaf etmeye çalışmak bizim politikamızın temelidir. Bu hususta aklı başında olan kimse şüphe edemez. Amma herhangi bir fırtına ne vakit ve ne surette zuhur ederse etsin, meydana çıkınca her vasıtadan evvel bizim kuvvet, metanet ve her türlü mukavemet vasıtası tuttuğumuz nokta; Türk milleti içinde birbirimize dayanarak göstereceğimiz kuvvettir. Halkevleri'nde geçirilen milli hayatın inkişafına bugün maddi kuvvet noktai nazarından dahi başlıca ehemmiyet veriyoruz. Silah kuvvetlerinden, her türlü cebir ve madde kuvvetlerinden daha müessir olan nokta, bizim itikadımızca Halkevleri gibi müesseseler fikirlerle bütün millet için milli hayatın kazanacağı beraberlik, yükseklik ve sağlamlıktır. Geçmişte olduğu gibi yarın da gene birçok çetin imtihanlar vermeye muztar kalırsak ki bu imtihanları her gün vermeye hazırız, o gün de başlıca güveneceğimiz kuvvet, bütün milletin ideal için gösterdiği kuvvettir.” [21]

 

Cumhuriyet Halkevleri’nin işlevi, yalnızca ulusal birliği pekiştirmek ve yurttaşlık bilincini güçlendirmekle sınırlı kalmamıştır; aynı zamanda yerel kimlikleri Cumhuriyet ideolojisiyle uyumlu bir biçimde yeniden tanımlama sürecine de katkı sağlamıştır. Halkevleri, faaliyet gösterdikleri bölgelerde yerel tarih, kültür ve toplumsal yapıya ilişkin araştırmalar yaparak bu unsurları ulusal tarih anlatısına eklemlemeyi amaçlamıştır. Bu yönüyle Halkevleri, Cumhuriyet’in “yerelden ulusala” uzanan kültürel inşa politikasının taşıyıcı kurumlarından biri hâline gelmiştir:

 

“Osmanlı tarih yazılığı içinde bölge ya da kent tarihlerinin yazılması belediyelerin kişilik kazanması, vilayet matbaalarının kurulması, vilayet salnamelerinin yayınlanmaya başlaması ve Osmanlı İmparatorluğu'na seyyahların gelmesi gibi faktörlerin etkisiyle 1870'li yıllara dayanır. Bu gibi nedenlere XX. yüzyılın başlarında "seyyahların" sayıca çoğalması ve kent rehberlerine duyulan ihtiyacın artması da eklenebilir. Daha çok bölgesel tarihlerle iç içe bir yapıda olan kent tarihleri biçiminde hazırlanan bu çalışmaların sayısında Cumhuriyet'e geçişle birlikte bir artış gözlenmiştir. Bunda halkevlerinin önemli rolü vardır. Halkevleri yayımladıkları dergilerde faaliyet gösterdikleri bölge ve yerleşim yerlerinin tarihine ilişkin yazılarla önemli rol üstlenmişlerdir.

Kent tarihleri, parçası oldukları politik, ekonomik ve sosyal sistemlerin tarihinden ayrılamazlar.

Bir kentin gelişim çizgisi, şehrin bağlı olduğu bölgenin gelişme çizgisini yansıtır. Bu nedenle yalnız şehrin değil, üzerinde çalışılan bölgenin de tanınması gerekir.” [22]

 

Halkevleri’nin ideolojik ve toplumsal işlevi, yalnızca yetişkin yurttaşlara yönelik bir kültürel seferberlikle sınırlı kalmamış; Cumhuriyet’in geleceğini temsil eden genç kuşakların biçimlendirilmesinde de belirleyici bir rol oynamıştır. Gençliğin, Cumhuriyet değerleri doğrultusunda örgütlenmesi ve disipline edilmesi, ulus-devletin sürekliliğini güvence altına alacak temel koşullardan biri olarak görülmüştür. Bu doğrultuda 1935 tarihli Cumhuriyet Halk Fırkası Programı’nda da açıkça vurgulandığı üzere:

 

“Türk gençliği, onu temiz bir ahlâk, yüksek bir yurt ve devrim aşkı içinde toplayacak ulusal bir örgüte bağlanacaktır... Yapılacak gençlik örgütünün üniversite, okullar ve enstitüler, halkevleri, toplu işçi kullanan fabrika ve kurumlarla yukarıdaki gayelere göre iş ve yönet birlikleri düzenlenecektir.” [23]

 

Halkevleri’nin sadece kültürel bir kurum olmayıp, aynı zamanda toplumu yönlendiren ve birleştiren bir alan olarak tasarlandığı açıkça görülmektedir:

 

“Tekinalp'in gözünde devletçilik, Halkevleri'nin de yardımıyla Cumhuriyet Halk Partisi'nin sadece Türk ekonomisini değil, politikasını ve kültürünü de kontrol etmesi anlamına geliyordu.” [24]

 

Halkevlerinin Cumhuriyet döneminde gerek halkçılık için olsun gerek başka unsurlar için olsun öneminin çok büyük olduğu aşikardır.

Halkevleri, Cumhuriyet’in halkçılık anlayışını yalnızca bir siyasal ilke olmaktan çıkararak, toplumsal bir pratik hâline getirmiştir. Dayanışmacı felsefeyle uyumlu olarak Halkevleri, bireyleri aynı kültürel, ahlaki ve milli amaçlar etrafında birleştiren bir “sosyal laboratuvar” işlevi görmüştür. Bu kurumlar aracılığıyla Cumhuriyet ideolojisi, yurttaşın gündelik yaşamına nüfuz etmiş; halk, eğitilen, bilinçlendirilen ve milli birlik idealine dahil edilen aktif bir özneye dönüştürülmüştür.

Bu bakımdan Halkevleri, sadece eğitim ve kültür kurumları değil, aynı zamanda Cumhuriyet’in solidarist toplum modelinin en somut uygulama alanı olmuştur. Halkçılık ilkesi, bu kurumlar vasıtasıyla dayanışmacı ve ahlaki bir yurttaşlık bilincine dönüşmüş; birey ile devlet arasındaki ilişki “katılım ve görev” temelinde yeniden tanımlanmıştır.

Halkevleri, “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle” idealinin mekânsal ve toplumsal tezahürü olarak, halkçılığın hem ideolojik hem de kurumsal taşıyıcısı olmuştur.

 

Sonuç

 

Cumhuriyet Dönemi’nde halkçılık, modern Türkiye’nin siyasal ve toplumsal temelini oluşturmuştur. Bu ilke, toplumun sınıf mücadelesi yerine dayanışma ve ortak sorumluluk üzerinden şekillendiğini savunur; Bourgeois ve Durkheim’ın organik dayanışma anlayışı, halkçılığın milli birlik ve sosyal uyum perspektifine uyarlanmıştır.

 

Cumhuriyet kadroları, toplumu sınıfsal çatışmalardan arındırarak, işbölümüne dayalı bir uyum sistemi içinde birleştirmeyi hedeflemişlerdir. Halk, çıkar gruplarına bölünmüş bir yığın değil, ortak emek ve ortak kader bilinciyle kenetlenen bir “millet” olarak tanımlanmıştır. Bu anlayış, hem siyasal egemenliğin halka ait olduğunu vurgulamış, hem de toplumsal dayanışmayı Cumhuriyet’in ahlaki temeli hâline getirmiştir.

 

Halkevleri, bu ideolojik hedefin somutlaşmış biçimi olarak halkçılığın kültürel ve eğitsel boyutunu üstlenmiştir. Halkı modern yurttaşlık değerleriyle donatmak, milli kimliği pekiştirmek ve bireyleri ortak bir ideal etrafında bütünleştirmek, bu kurumların asli işlevleri olmuştur. Böylece halkçılık ilkesi, yalnızca devletin bir prensibi değil, toplumun her katmanına sirayet eden bir yaşam biçimi hâline gelmiştir.

 

Sonuç olarak, Cumhuriyet Dönemi halkçılığı, dayanışmacı felsefenin rehberliğinde “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle” idealiyle siyasal, ekonomik ve kültürel alanlarda yeni bir toplumsal modelin temellerini atmıştır. Bu model, halkın hem devletin meşruiyet kaynağı hem de onun ahlaki dayanağı olarak konumlandırıldığı, özgün bir modernleşme projesinin ifadesidir. Halkçılık, böylece Cumhuriyet’in yalnızca bir ilkesi değil, onun tüm kurumlarını, düşünce dünyasını ve yurttaşlık anlayışını biçimlendiren kurucu bir ideolojisi olarak tarihe geçmiştir.

 

Kaynakça:

 

[1]: Heyd, U. (2023). Türk Milliyetçiliğinin Temelleri: Ziya Gökalp’in Hayatı ve Eserleri. İstanbul: İletişim Yayınları, s. 41.

 

[2]: Heyd, U., a.g.e., s. 46-47. (ayrıca “hars birliği” ile ilgili olarak bkz. Çapcıoğlu, İ. (2024). Ziya Gökalp’e Göre Kültür ve Medeniyet İlişkisi. Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 26 (Ölümünün 100. Yılında Ziya Gökalp ve Sosyoloji Sempozyumu Özel Sayısı), 89-91.)

 

[3]: T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, Devre 6, Cilt 28, İçtima 4, 11 Kasım 1942, s.14.

 

[4] Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Cilt 2 – Kemalizm. (2009). İstanbul: İletişim Yayınları, s. 275.

 

[5]: Cumhuriyet Halk Fırkası nizamnamesi ve programı [1931], s.31.

 

[6]: Cumhuriyet Halk Fırkası nizamnamesi ve programı [1931], s.32.

 

[7]: Koçak, C. (2018). Recep Peker Konuşuyor: Disiplinli Hürriyet. Alfa Yayınları, s. 34., Toprak, Z. (2023). İzmir: Modern Türkiye Tarihi 1 Cumhuriyet ve Siyaset. Folkart, s. 294-295.

 

[8]: Aksakal, H. (2015). Türk Politik Kültüründe Romantizm. İletişim Yayınları, s. 118.

 

[9]: Meşe, E. (2023). Mukaddesatçı Anti-Kemalizm: İslâmcıların Atatürk ve Cumhuriyet Algılarının Sosyolojisi. İstanbul: İletişim Yayınları. s. 39.

 

[10]: Cumhuriyet Halk Fırkası programı [1935], s.7-9.

 

[11]: 1924 Anayasasının 88/1. maddesine göre: “Türk ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur.”

 

[12]: Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde 23 Aralık 1921’de yayımlanan yazısından. (aktaran ve değerlendirmeyi yapan: Topal, N. (2021). Kemalizmin Öncüsü ve Yılmaz Savaşçısı Mahmut Esat Bozkurt. Kuşadası Ticaret Odası, Kültür Yayını. s. 130.)

 

[13]: Toprak, Z. (2023). İzmir: Modern Türkiye Tarihi 4 Cumhuriyet ve Kültür. Folkart, s. 14.

 

[14]: Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri Cilt 2 (1922-1924). (2024). Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Türk İnkilâp Tarih Enstitüsü, s. 180.

 

[15]: C.H.P. Genel Sekreteri Recep Peker’in Söylevleri, Ulus Matbaası, Ankara 1935, s. 11

 

[16]: Tuğluoğlu, F. (2005). Türkiye’de Halkçılık İdeolojisi ve Halkevleri, Erdem,15/42,s. 101-118

 

[17]: Altan (Elaziz Halkevi), Halkevleri, Yıl:1 No:2, Turan Matbaası. 22 Mart 1935, s. 1.

 

[18]: Yardımcı, Hikmet Çağrı. (2022). Cumhuriyet ve Hissiyat: Falih Rıfkı Atay’da Modernlik, Ulus ve Duygular. İstanbul: İletişim Yayınları, s. 197-199.

 

[19]: Başbuğ, Esra Dicle. (2013). Resmî İdeoloji Sahnede: Kemalist İdeolojinin İnşasında Halkevleri Dönemi Tiyatro Oyunlarının Etkisi. İstanbul: İletişim Yayınları, s. 45-46.

 

[20]: Başbuğ, Esra Dicle. a.g.e., s. 46-47.

 

[21]: Başbuğ, Esra Dicle. a.g.e., s. 72-73.

 

[22]: Cumhuriyet Döneminde Türkiye'de Tarihçilik ve Tarih Yayıncılığı Sempozyumu : bildiriler, Ankara 18-20 Mart 2010 / ed. Mehmet Öz., Ankara : Türk Tarih Kurumu : Hacettepe Üniversitesi, 2011., s. 335

 

[23]: Cumhuriyet Halk Fırkası programı [1935], s. 41-42

 

[24]: Landau, Jacob M. Tekinalp: Bir Türk Yurtseveri. (1996). İstanbul: İletişim Yayınları, s. 58.

Fikirleri Büyütün

Bu Yazıyı Paylaşın

Bu çalışmanın daha geniş kitlelere ulaşması ve yeni tartışmalara kapı aralaması için çevrenizle paylaşabilirsiniz.

WhatsApp
Durum veya Sohbet
X (Twitter)
Gönderi Olarak Paylaş
X Doğrudan Mesaj
DM ile İlet
Gö
Yazar Hakkında

Bu yazar henüz biyografi eklememiş.

Okuyucu Yorumları (0)

Bu makaleye yorum yapabilmek için üye olmanız gerekmektedir.

Bu makaleye henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!

Bağlantı panoya kopyalandı!