Öz
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Milli Mücadele’nin ardından vakit kaybetmeksizin ülkeyi "muasır medeniyetler" seviyesine çıkarmak için çalışmalara başlamıştır. Bu çabalar, yeni kanunların ve devrimlerin doğmasına zemin hazırlamıştır. Devrimlerin temelini Türk kültürü oluşturmakla birlikte, Gazi bu konuda, "Yeni hukukumuzun esin kaynağı, bir taraftan Türkçülük diğer taraftan batıcılıktır,"¹ ifadelerini kullanmaktadır. Atatürk'ün devrimlerdeki temel amacı; yıkılmış bir imparatorluğu yeniden ayağa kaldırmak, modern dünyaya entegre etmek ve tüm bunları Türk kültürü ile Türk kimliği çatısı altında gerçekleştirmektir. Bu bağlamda, kadın hakları ve kılık kıyafet alanında da köklü yenilikler yapılarak hayata geçirilmiştir. Nitekim bu çalışmanın odak noktasını, Türk devriminde kadın hakları ekseninde peçe ve çarşaf meselesi oluşturmaktadır.
Hazırlık Dönemi
Peçe meselesi, esasında Atatürk döneminden çok daha öncesine, Osmanlı’nın son dönemlerine dayanmaktadır. Örneğin, Ziya Gökalp çarşaf ve peçeye karşı bir kampanya başlatmış;² Halide Edip ve arkadaşları ise İstanbul mitinglerinde binlerce insanın önüne peçesiz çıkmış ve bu durum toplum tarafından olumsuz karşılanmamıştır.³
Atatürk için kadının çok özel ve hayati bir değeri vardır. Kadının her zaman toplumun merkezinde ve her alanda aktif olarak yer almasını arzulamıştır. Nitekim bizzat kendi döneminde, Milli Mücadele'ye büyük katkıları olan "isimsiz kadın kahramanların" anıtı dikilmiştir.[4] Ancak yeni kurulan Cumhuriyet, toplumsal zihniyet açısından henüz arzulanan seviyede değildi. Örneğin, 1923 yılında mecliste Tunalı Hilmi Bey, kadınların da nüfus sayımında yer alması gerektiğini savunduğunda çok sert bir tepkiyle karşılaşmış ve bunun üzerine, "Kadınlara seçilme hakkı verin demiyorum," şeklinde bir açıklama yapmak zorunda kalmıştır.[5]
İşte Atatürk, Cumhuriyeti böyle zorlu bir iklimde kurmuş ve devrimlerini hayata geçirmeye başlamıştır. Bu devrimleri halka benimsetmek elbette kolay olmayacaktı; zira aydın olarak nitelendirilen kişiler ve hatta Atatürk'ün en yakın silah arkadaşları bile bu yenilikleri tam manasıyla kavrayamamış ve yer yer kendisine muhalefet etmişlerdir. Atatürk, arkadaşları ile yaşadığı bu yol ayrımını Nutuk'ta şöyle ifade eder: *"Ulusal mücadeleye beraber başlayan yolculardan bazıları, ulusal hayatın bugünkü Cumhuriyete ve Cumhuriyet kanunlarına kadar gelen gelişmelerinde, kendi fikir ve ruh yeteneklerinin kavrayış sınırı bittikçe, bana direnmeye ve karşı duruşa geçmişlerdir."*[6]
Atatürk, bu acı gerçeği bizzat kabul etmektedir; zira Milli Mücadele'de kader birliği yaptığı arkadaşları, onun ülkü edindiği yolu takip edememiş ve karşısında cephe almışlardır. Aydın denilen insanların dahi böyle bir tutum sergilediği bir ortamda, bu devrimlerin nasıl gerçekleşeceği büyük bir soruydu. Ancak Milli Mücadele'nin "Sarışın Kurt'u", ülkesini kalkındırmak ve hayal ettiği "muasır medeniyetler" seviyesine ulaştırmak için her türlü imkânı sonuna kadar kullanacak ve değerlendirecekti. Nitekim çok sevdiği Namık Kemal'in ölmeden önce mezar taşına yazılmasını vasiyet ettiği şu mısraları, adeta onun da iç dünyasını yansıtıyordu: *"Ölürsem görmeden millette ümit ettiğim feyzi / Yazılsın seng-i kabrime vatan mahzun ben mahzun."*[7]
Atatürk ve Kadın
Atatürk, kadına büyük bir değer atfetmiş ve onun toplumda hak ettiği yeri almasını her zaman desteklemiştir. Onun bu vizyonunu yansıtan sayısız sözü ve eylemi bulunmaktadır. Henüz 1923 yılının Mart ayında mecliste kadınların nüfus sayımına dâhil edilip edilmemesi tartışılırken, bazı kesimler "Bu, hak verilmeden ziyade alınacak bir haktır," şeklinde itirazlarda bulunuyordu. Böylesi bir atmosferde Atatürk, kadına verdiği değeri ve kadının erkekten bile daha donanımlı olması gerektiğini şu sözlerle vurgulamıştır:
*"Memleketimizde cehil [cehalet] varsa umumidir, yalnız kadınlarımıza değil, erkeklerimize de şamildir. Binaenaleyh, kadınlarımız hatta erkeklerden daha çok münevver [aydın], daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar."*[8]
20. yüzyılın başlarında, yani Atatürk devrinden önce de kadın hakları konusunda çeşitli fikirlerin varlığından söz etmek mümkündür; ancak bu fikirleri eyleme dökme cesaretini o dönemin şahıslarında bulmak oldukça güçtür.[9] Atatürk, 1923 yılında kadınlara yönelik vizyonunu şu net ifadeyle özetlemiştir: *"Şuna inanmak lazımdır ki, dünya üzerinde gördüğümüz her şey kadının eseridir."*¹⁰ Yine bir başka konuşmasında, kadınların Cumhuriyet rejimindeki yüce statüsünü şu şekilde tasvir eder:
*"Hakikat bu mudur? Eğer kadın dünyada çalışan, muvaffak olan, zengin olan, maddi ve manevî zengin insanlar yetiştirmiş ise ona yoksul sıfatı verilebilir mi? Verenler varsa onlara nankör denilse doğru olmaz mı? Türkiye anlamınca kadın bütün Türk tarihinde olduğu gibi bugün de en muhterem mevkide, her şeyin üstünde yüksek mevcudiyettir."*¹¹
Kadın ve erkeğin her alanda eşit olması gerektiğine inanan Atatürk, 1930 yılında kadınların askerlik yapması meselesine dair şu ileri görüşlü değerlendirmeyi yapmıştır: *"Bugün için Türk kadınının askerlik yapması söz konusu olmasa bile, bütün kızlarımızın vatan ve milletin yüksek menfaatlerini her suret ve vasıta ile müdafaa ve muhafaza edebilecek kabiliyette yetiştirilmelerinin milli terbiyede esas olması, kız çocuklarımızın buna göre bedeni ve fikri ve hissi terbiyeye tabii tutulması lazımdır."*¹² Afet İnan, 19. ve 20. yüzyıl aydınlarının kadın hakları konusunda fikirleri olduğunu belirttikten sonra, *"Atatürk ise bu fikirlere fikir katarak prensipleri uygulamaya geçirmiştir,"*¹³ diyerek onun eylemci yönüne dikkat çeker.
Atatürk, Madam Hilda'ya bir gün Türkiye üzerinde tam yetki sahibi olduğunda devleti nasıl modernleştireceğini şöyle açıklamıştır: *"Türkiye'nin gidişi iyi değil. Türkiye'yi modern bir memleket yapmak gerekir. Tıpkı Avrupa gibi. Bu memleketi baştan aşağı değiştirmeli. Allah nasip ederse günün birinde Türkiye'nin idaresinde rol sahibi olursam, bilirim yapacağım yenilikleri. Peçeyi hemen kaldırmalı, sonra bir erkek birden fazla kadınla evlenmemeli. Erkekler, Avrupalılar gibi şapka giymeli. Erkekler ve kadınlar eşit haklara sahip olmalı. Avrupalılar gibi yaşamalı..."*¹[4] Atatürk'ün burada "Allah nasip ederse" temennisinde bulunması, devleti ve milleti modernleştirirken bu adımları bir "İslam düşmanlığı" saikiyle değil; aksine halkın refaha kavuşması, gerçek İslam'a erişmesi ve muasır medeniyetler seviyesine çıkabilmesi amacıyla attığını açıkça göstermektedir.
Cumhuriyet devrinde kadın hakları konusunda pek çok önemli adım atılmıştır. Ancak bu çalışmadaki temel amacımız, Atatürk'ün kadınları modern dünyanın seviyesine çıkarmak için hangi zorlu koşullar altında mücadele ettiğini ortaya koymaktır.
Cumhuriyet Dönemi Kılık ve Kıyafet
Öncelikle, kılık kıyafet hususunda Atatürk'ün düşüncelerini incelemek yerinde olacaktır. Atatürk, 1923 yılında yaptığı bir konuşmada, dinin bir gereği olan tesettürün; kadınlara sıkıntı çektirmeyecek ve adaba aykırı olmayacak şekilde "basit" olmasını tavsiye etmiştir.¹[5] Aynı yılın Mart ayında yaptığı bir diğer konuşmada ise tesettürün; kadınlara zorluk yaşatmayacak, iktisadi ve sosyal hayatta erkeklerle birlikte var olmalarına engel teşkil etmeyecek bir sadelikte olmasını önermiştir.¹[6] Bununla birlikte, o dönemde kadın kıyafetinde doğrudan bir yasal yenilik yapmayı düşünmediklerini, milletin genel eğiliminin belirleyeceği kıyafetlerin yaygınlaşmasının daha doğru olacağını ifade etmiştir.¹[7] Ancak 1925 yılındaki Şapka İnkılabı sırasında Kastamonu'da yaptığı tarihi konuşmada, Türk kadınına yüzünü ve gözünü tamamen kapatan kıyafetleri yakıştıramadığını açıkça dile getirmiştir. Yanından geçen erkeklere sırtını dönen veya yere oturarak yumulan kadınların bu tavırlarını, medeniyetle bağdaşmayan "gülünç tavırlar" olarak nitelendirmiştir.¹[8]
Atatürk, sosyal ortamlarda ve sohbetlerinde kadınlara mutlaka yer vermiş, kadını toplumsal hayata dâhil etme konusunda öncü bir rol üstlenmiştir. Eşi Latife Hanım da dönemin en modern kadın profiliyle Gazi'nin yanında yer alarak ona büyük destek olmuştur.
Şeyh Sait İsyanı'nın bastırılmasının ardından; Şapka İnkılabı, tekke ve zaviyelerin kapatılması ve Medeni Kanun'un kabulü gibi peş peşe yapılan devrimlerle muhalif zihniyetin büyük ölçüde sindirildiği bir dönemde, bazı basın organları kadın kıyafeti meselesini özellikle gündeme taşımaya başlamıştır. Hükümeti, kadın kıyafeti konusunda yasal bir düzenleme yapmaya teşvik etmişlerdir.¹[9] Basında, kadın kıyafetinde zorlama yapılmasının şart olduğu ve hatta bu konuda geç bile kalındığı yazılmıştır.²⁰ Peçe ve çarşaf, geri kalmışlığın bir sembolü olarak gösterilirken;²¹ öte yandan bunların İslam'ın mutlak bir gereği olmadığı, namus ve iffetin peçede veya çarşafta değil, kadının öz benliğinde bulunduğu vurgulanmıştır.
Şapka İnkılabı'nın hemen akabinde yenilikçi kesimler, kadın kıyafeti konusunda da köklü bir inkılap beklentisi içine girmişlerdir. Hatta bazı il ve ilçelerde peçe ve çarşaf giyilmesi yerel kararlarla yasaklanmıştır. Ancak, merkezi hükümetin (Ankara'nın) tam desteği alınamadığı için bu teşebbüsler genellikle başarısızlıkla sonuçlanmıştır.²² Örneğin, peçelerin kaldırılması meselesi Giresun'da yoğun şekilde gündeme gelmiştir. Ocak 1927'de Giresun Valisi Rami Bey ile bu konuda yapılan bir röportajda, Vali'nin Vilayet Umumi Meclisi'nin ilk toplantısında peçelerin kaldırılacağı sözünü vermesine rağmen,²³ meclisten böyle bir karar hiçbir zaman çıkmamış, konu meclis gündemine dahi alınamamıştır. Valinin verdiği söze rağmen konuyu gündeme getirememesinin Ankara'dan gelen bir uyarıdan mı yoksa yerel dinamiklerden mi kaynaklandığı netlik kazanmamıştır.
İlerleyen yıllarda, 1935'teki CHF (Cumhuriyet Halk Fırkası) kurultayında çarşafın ülke genelinde yasaklanmasına dair bir teklif sunulmuş, ancak bu teklif kabul görmemiştir.²[4] Çarşafın yasaklanması hiçbir zaman resmi bir kanun teklifi olarak TBMM'ye gelmemiştir. Erken Cumhuriyet döneminde, Lenin'in eşinin 1919 Komsomol Kongresi'nde Müslüman bir kızın üzerinden örtüsünü çekip çıkarması türünden radikal ve zorlayıcı bir eylem Türkiye'de hiçbir zaman yaşanmamıştır.²[5] Resmi ve ulusal bir yasaklama olmamakla birlikte, yerel yönetimlerin inisiyatifiyle bazı illerde yasaklar uygulanmıştır. Peçe ve çarşafın; Adana'da (16 Mart 1935), Ordu'da (29 Nisan 1935) ve Sungurlu'da (10 Temmuz 1935) yerel meclis kararlarıyla yasaklandığı görülmektedir.²[6]
16 Mayıs 1935 tarihinde konu TBMM'ye taşınmak istenmiş, ancak meseleyle "yerel yönetimlerin ilgilenmesi gerektiği" kabul edilerek görüşme reddedilmiştir.²[7] Görüldüğü üzere, TBMM'ye hiçbir zaman resmi bir kanun teklifi sunulmamış, sunulan görüşme teklifi dahi reddedilmiştir. Dahiliye Vekili Şükrü Kaya, konuyla ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştır: *"Bu mesele için söylenebilecek sözün en iyisini komisyon söylemiştir. Biz Türk inkılabında kadın inkılabını esaslı umdelerinden biri telakki ederek takip etmekteyiz. Kadın devrimi bir ülkenin bağımsızlığının ve geleceğinin koruyucusu, rejimin esasıdır. Komisyonumuzun ve hükümetimizin ilgi ile takip ettiği bu işi onaylamanız hükümet için büyük bir direktif olacaktır."*²[8] Buradan anlaşıldığı üzere, Şükrü Kaya ve Hükümet, yasal bir zorunluluk (kanun) getirmek yerine yerel yönetimlerin kendi kararlarıyla bu süreci yönetmesini tercih etmiştir. Bu gelişmelerin ardından Şükrü Kaya, 22 Temmuz 1935 tarihinde tüm valiliklere gönderdiği bir tamim (genelge) ile çarşaf, peçe ve benzeri üstlük giyiminin önlenmesini talep etmiştir.²[9]
Bu tamim, Atatürk'ün "kanunla zorlamama" prensibini tam olarak yansıtmasa da hükümetin genel tavrının çarşaf ve peçeye karşı olduğunu göstermektedir. Belirtmek gerekir ki, diğer devlet adamlarının yaptığı açıklamalar veya idari tasarruflar her zaman doğrudan Atatürk'ün kişisel fikrini yansıtmayabilir. Atatürk, tıpkı fes meselesinde olduğu gibi, kadının giyim kuşamının doğrudan bir kanunla düzenlenmesine (yasaklanmasına) sıcak bakmamıştır; kadının giyimi konusunda zorlayıcı bir tutumdan kaçınmıştır.³⁰
Atatürk'ün devrimleri İslam dünyasında *"Biz bu hıza uyamayız"* gibi muhafazakâr tepkiler çekerken, ilginç bir şekilde Batı dünyasından da eleştiriler almıştır.³¹ Doğal olarak Batı emperyalizmi, Müslüman bir Doğu toplumunun hızla gelişmesini ve kendi ayakları üzerinde durmasını istememektedir. Örneğin, Türkiye'de çok eşliliğin yasaklanmasının ardından, İngiliz etkisindeki Lahor gazetesi, *"Köylü, fazla kadınla onları tarlalarda çalıştırmak için evlenir. Onların hizmetinden mahrum kalırsa dışarıya ücret ödemek zorunda kalır,"* şeklinde rasyonel görünen ama son derece geri kalmış bir eleştiri yöneltirken; bir kadın düşünür çok eşliliği açıkça "kötülük" olarak nitelendirip bunu yasa ile kaldırdığı için Türkiye'ye teşekkür etmiştir.³²
Devrimleri salt "Avrupa'ya yaranmak" olarak görüp eleştirenlere karşı, Edinburgh'daki İslam Cemiyeti Sekreteri Fateh Mohammed'in *Times* gazetesinin kötüleyici propagandasına yazdığı cevap mektubu son derece manidardır: *"Biz yeni Türk'ün, genellikle Hıristiyanların sandığı gibi İslam'ı terk ettiğine değil, aksine son yüzyıllarda İslam'a arız olan yabancı unsurların belalarını silkelediğine ve İslam'ın başlangıç saflığı ve basitliğine gittiğine inanıyoruz. Çağdaş Türk, birkaç kuşak önceki atalarından daha iyi Müslüman olmaya çalışıyor."*³³ Afgan bir yazar ve diplomat olan Sirdar İkbal Ali Şah ise konuyu şöyle özetlemiştir: *"Ankara'nın millicileri, ilerlemeyi durduran din adamlarını tasfiye etmekte haklıydı. Avrupalı gibi giyinmiş olmalarına, peçesiz kadınlarına rağmen Anadolu'da İslam'ın en saf şekli belirliyor."*³[4]
Atatürk'ün peçe ve çarşaf konusundaki nihai stratejisini anlamak için TTK (Türk Tarih Kurumu) arşivinde bulunan Gotthard Jaeschke ve Tevfik Bıyıklıoğlu arasındaki yazışmalar son derece aydınlatıcıdır. 1959 yılında, Jaeschke'nin hazırladığı "Modern Türkiye'de Kadın Sorunu" makalesi için Bıyıklıoğlu'na yönelttiği sorulardan biri şuydu: *"Atatürk, fesle birlikte çarşafı da niçin kanun yoluyla yasak etmedi?"* Tevfik Bıyıklıoğlu bu soruya şu tarihi cevabı vermiştir:
*"Bunun sebebi gayet açıktır. Şarkta ve özel olarak Türklerde, o vakit ve bir dereceye kadar bugün bile kadının sosyal ve ahlaki durumu pek nazik bir problemdir. Osmanlı Devleti, nüfus sayımında kadınları nüfus memurunun önüne çıkartıp yazdıramamıştır. İmparatorluk devrinde Arnavutluk'ta vesair bölgelerde kadının nüfusa kaydı ve sayıma tabi tutulması teşebbüsü, o vakit Hükümet ve rejim aleyhinde yıkıcı propagandalara yol açmıştı. Atatürk, Türk toplumunun yarısını teşkil eden ve yarınki Türkiye'nin yaratılmasında büyük rolleri ve vazifeleri olan Türk kadınlarının ve Türk analarının hür olarak yetiştirilmeleri ve Türk toplumunun her kalkınma çalışmalarına erkeklerle farksız ve eşit şartlarla katılmaları lüzumuna inanmıştı."*
Bıyıklıoğlu, mektubunun devamında Atatürk'ün İnebolu ve Kastamonu nutuklarına atıfta bulunarak, *"Atatürk, kadının dış kıyafeti meselesinde fes içinde olduğu gibi, kanun ve zor yolunu kullanmamıştır. O, eğitim yoluyla ve aile ve cemiyet içindeki kanuni ve içtimai durumunu düzeltmekle kadın probleminin daha esaslı ve sarsıntısız olarak çözülebileceğine inanıyordu,"* diyerek Gazi'nin stratejisini net bir biçimde özetler. Atatürk peçe ve çarşafa karşıydı; çünkü bunlar hem modern dünyanın hem de kadim Türk kültürünün izlerini taşımıyordu. Ancak değişimin, tepeden inme zorlayıcı kanunlarla değil, halkın eğitim seviyesinin yükseltilmesiyle, zamana yayılarak doğal bir süreç içinde gerçekleşmesini istemişti. Bıyıklıoğlu aynı mektupta, İsmet İnönü ve Celâl Bayar'ın da bu rasyonel devlet politikasında Atatürk'ün izinden gittiğini belirtmektedir.³[5]
Atatürk, peçe ve çarşafa karşı olduğu kadar, kadınların aşırı süslenmesine ve abartılı makyajına da mesafeli yaklaşmıştır. Onun bu konudaki "koruyucu" tutumunu Falih Rıfkı Atay şöyle betimler: *"Kadın anlayışında pek Garplı olduğu söylenemez. Hatta hanımların tırnaklarını boyamasını bile istemezdi. Son derece kıskançtı. Denebilir ki harem eğiliminde idi. Bu onun hissi, mizacı ve alışkanlığıdır. Kafasına göre kadın, hür ve erkekle eşit olmalı idi. Batı medeniyeti dünyasının kadını ile Türk kadını bütün aşağılık duygularından kurtarılmalı idi. Medeni Kanun'la Türk kadınına Garp kadınının bütün haklarını veren Atatürk, kendi münasebetlerinde, bırakınız ecnebi erkekle evlenen Türk kadınını, ecnebi kadınla evlenen Türk erkeğine bile tahammül etmezdi. Devrimlerin büyük ve eşsiz kahramanı, kendi koyduğu kanunun sonuçları ile karşılaşmak lâzım gelince: 'Bize göre değil ha çocuklar...' dedi."*³[6]
Peçe ve Çarşafın İslami Konumu
Bu reformları çoğunluğu Müslüman olan bir halk üzerinde uygulayan Atatürk, şüphesiz İslam'ın emirlerini de çok iyi bilmekteydi. Bu sebeple peçe ve çarşafın İslami konumuna da değinmek elzemdir. Öncelikle peçenin tarihi İslamiyet'ten çok daha eskilere uzanır; İslam dini ile ortaya çıkmış bir örtünme biçimi değildir, kökeni Sami kavimlerin geleneklerine dayanmaktadır.³[7] Çarşaf ise Türkiye'ye Tanzimat döneminde girmiştir; hacca gidip dönen Araplardan veya İranlılardan etkilenilerek benimsenmiştir. Tanzimat'tan önce saray ve halk nezdinde ilgi görmeyen, hatta "bid'at" (dine sonradan giren hurafe) gözüyle bakılan çarşaf, 1870'te çıkarılan bir emirnâme ile ince yaşmak ve feracenin yasaklanmasından sonra Osmanlı toplumunda yaygınlaşmaya başlamıştır. Daha sonra II. Abdülhamid, bazı erkeklerin çarşaf giyerek saraya girmeye çalışması ve kimlik gizleyerek suç işlemeleri üzerine çıkardığı bir emirname ile saraya çarşafla girilmesini yasaklamıştır.³[8]
Dini açıdan incelendiğinde, çarşaf İslami olarak zorunlu kılınan mutlak bir kıyafet formu değildir. Kur'an'da geçen "cilbab" kelimesi, kadınların üstlerine giydikleri bütün dış elbiseleri kapsayan genel bir isimdir; çarşaf da ancak bu genel tanımın içinde değerlendirilebilir.³[9] Ahzab Suresi'nin 53. ayetinde geçen *"Peygamber'in hanımlarından bir şey istediğiniz zaman, perde arkasından isteyin,"* cümlesi, yüzyıllar boyunca peçenin İslam'ın kesin bir emri olduğu şeklinde yorumlanmıştır. Ancak Prof. Dr. Süleyman Ateş bu durumu şöyle açıklar: *"Bu davranış, aile mahremiyetinin korunması için gereklidir. Yoksa burada kadının yüzüne peçe örtülmesi emredilmemiştir. Burada kastedilen perde, peçe değil; kapı veya kapı yerine asılan perdedir. İşte Peygamber'in evine gelip hanımlarından isteyeceklerini veya soracaklarını perde arkasından istemeleri emredilmektedir."*[4]⁰
Peçe ve çarşaf hususunda İslam âlimleri de tarih boyunca ihtilafa düşmüşlerdir. Kimi âlimler "cilbab" kelimesinin doğrudan çarşaf ve peçeyi kastettiğini savunurken, kimileri de bunun kadının üstüne giydiği dışarıya uygun her türlü elbiseyi kapsadığını belirtmiştir.[4]¹ Ancak hem sözlük anlamı hem de Kur'an'ın temel mesajı esas alındığında, ne yüzü tamamen kapatan peçe ne de çarşaf formu Kur'an'ın şekilsel bir emridir. Bu bağlamda, Atatürk'ün peçe ve çarşafa karşı geliştirdiği tutumun bir "İslam düşmanlığı" olarak algılanması tarihi ve teolojik gerçeklerle örtüşmemektedir.
Sonuç
Atatürk dönemi, kadının toplumsal hayatta hak ettiği yere ulaşması ve çağdaş bir ulus inşası açısından Cumhuriyet tarihinin en önemli dönüm noktasıdır. Çarşaf ve peçe gibi kıyafetler, yalnızca dini veya geleneksel bir sembol olmanın ötesinde, dönemin toplumsal değişim dinamiklerini yansıtan kritik unsurlardır. Atatürk, bu meselede doğrudan, sert ve yasaklayıcı bir kanun çıkarmak yerine; eğitimi, iknayı ve toplumsal dönüşümü ön planda tutarak, bireylerin kendi özgür iradeleriyle bu değişimi benimsemelerini sağlamayı hedeflemiştir. Bu rasyonel anlayış, modernleşme hedefi ile toplumun köklü gelenekleri arasında dengeli bir köprü kurmaya çalışırken, kadın haklarının gelişiminde de sarsılmaz ve kalıcı bir etki yaratmıştır. İslam'ın özüne uygun bir biçimde peçe ve çarşafın mutlak bir dini zorunluluk olmadığını dolaylı yollardan vurgulayan Atatürk; kadınların toplumsal hayatta, üretimde ve eğitimde aktif rol almalarının elzem olduğuna işaret etmiş, Türkiye'yi "muasır medeniyetler" seviyesine taşımayı amaçlayan büyük devrimlerini bu sağlam zemin üzerinde inşa etmiştir.
KAYNAKÇA
1. T.C. Genelkurmay Başkanlığı, *Atatürk'ün Not Defterleri*, Genelkurmay Basımevi, C. 12, s. 18.
2. Doğan Avcıoğlu, *Türkiye'nin Düzeni: Dün-Bugün-Yarın*, Tekin Yayınevi, İstanbul, 1976, Birinci Kitap, s. 278.
3. Orhan Koloğlu, *Cumhuriyet'in İlk Onbeş Yılı*, Boyut Kitapları, İstanbul, 2009, s. 329.
4. Afet İnan, *Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler*, Türkiye İş Bankası, İstanbul, 2009, s. 341-342.
5. a.g.e., s. 343.
6. Gazi Mustafa Kemal Atatürk, *Nutuk*, Türkiye İş Bankası, İstanbul, 2020, s. 11.
7. Hıfzı Topuz, *Vatanı Sattık Bir Pula*, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2014, s. 246.
8. Afet İnan, a.g.e., s. 343.
9. Burhan Göksel, "Atatürk Ve Kadın Hakları", *Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi* 1, S. 1 (Kasım 1984), s. 219.
10. a.g.m., s. 222.
11. a.g.m., s. 223.
12. a.g.m., s. 226.
13. Afet İnan, a.g.e., s. 344.
14. Con Sinov, *Yarının Adamı: Mustafa Kemal'i Anlamak*, Masa Yayınları, s. 110; Sadi Borak, *Bilinmeyen Yönleriyle Atatürk*, Kitapçılık Ticaret LTD Yayınları, s. 22.
15. Enver Ziya Karal, *Atatürk'den Düşünceler*, İstanbul, 1986, s. 57.
16. a.g.e., s. 57.
17. a.g.e., s. 58.
18. *Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri II*, (4. Baskı), Ankara-1989, s. 227.
19. Yeşil Giresun, Numro: 39, 6 Kanunisani/Ocak 1927; Numro: 40, 13 Kanunisani/Ocak 1927; Numro: 41, 20 Kanunisani/Ocak 1927; Numro: 130, 13 Eylül 1928.
20. Yeşil Giresun, Numro: 130; Yeşil Giresun, Numro: 131, 20 Eylül 1928; Numro: 141, 29 Teşrinisani/Kasım 1928.
21. Yeşil Giresun, Numro: 40, 13 Kanunisani Ocak 1927.
22. Sadık Sarısaman, "Cumhuriyetin İlk Yıllarında Kadın Kıyafeti Meselesi", *Atatürk Yolu Dergisi* 6, S. 21 (Ocak 1998), s. 103.
23. Yeşil Giresun, Numro: 39, 6 Kanunisani/Ocak 1926.
24. Bernard Lewis, *Modern Türkiye'nin Doğuşu* (Çev: Metin Kıratlı), (2. Baskı), Ankara, 1984, s. 270.
25. Klaus Kreiser, *Atatürk: Bir Biyografi*, Çev.: Dilek Zaptçıoğlu, İletişim, s. 258.
26. Turgut Sönmez, *1925 - 1961 Yılları Arasında Türkiye'de Giyim ve Kuşam ile İlgili Düzenlemeler ve Tepkiler*, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü, 2006, s. 6-107.
27. "Meclis Görüşmeleri", *Vakit*, 17 Mayıs 1935.
28. 17 Mayıs 1935 tarihli *Ulus* Gazetesi.
29. Turgut Sönmez, *1925 - 1961 Yılları Arasında Türkiye'de Giyim ve Kuşam ile İlgili Düzenlemeler ve Tepkiler*, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü, 2006, s. 107.
30. a.g.e., s. 103.
31. Orhan Koloğlu, a.g.e., s. 377.
32. a.g.e., s. 342-343.
33. a.g.e., s. 343.
34. a.g.e., s. 209.
35. Türk Tarih Kurumu Arşivi, Yer Numarası: BE TB 5 67, 07.10.1959-04.11.1959.
36. Falih Rıfkı Atay, *Çankaya*, Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş., 1999, s. 630.
37. Nebi Bozkurt, "Peçe", *TDV İslâm Ansiklopedisi*, C. 34, s. 211.
38. Sabahaddin Türkoğlu, "Çarşaf", *TDV İslâm Ansiklopedisi*, C. 8, s. 231.
39. Serdar Mutçalı, *Türkçe-Arapça Sözlük*, Dağarcık, 1995, s. 122.
40. Süleyman Ateş, "Örtünme", *Kur'an Mesajı: İlmi Araştırmalar Dergisi*, 1998, C. I, sayı: 10,11,12, s. 14.
41. Metin Çetin, "KUR'AN'A GÖRE ÖRTÜNME", *Ağrı İslami İlimler Dergisi* 8, Haziran 2021, s. 118.