Felsefe Siyaset
Yayınlanma Tarihi: 29 Ekim 2025

Devrimin Dinamiği

Altay Eyüboğlu 🔔 Takip Et (1) • 21 Okunma • ⏱️ 7 dk okuma
Paylaş:

Toplumlar, kendilerini oluşturan bireylerin iç mekanizmasına benzer şekilde tam olarak anlamlandırılamayan parçacıkların belirlenmemiş bir süreçten geçip bir arada sorunsuz çalışma gayretinde olduğu en büyük üst kimlikler olarak tezahür eder. Tıpkı vücudun sistemleri gibi barındırdıkları aksaklıklara ve gereksiz parçalara rağmen onlarla var olmaya devam ederler fakat tıpkı insan gibi uzun vadede evrimleşerek “ayak uydururlar”. Bu sözü tırnak içinde kullandım zira çağın gerekliliği denen şeyi yine toplumlar ve toplumların yönetim kademelerinin belirlediğini söylemek yanlış olmaz. Kapitalizm örneği üzerinden gidersek; toplumun çoğunluğunun bilinçli arzusuyla oluşturulan tepeden inme bir sistem olmadığı kesin. Gelişen ticari ağların yarattığı küreselleşmenin bir sonucu olarak, ayrıcalıklı kesimin kontrol gücünü yücelten ve ayrıcalığı daima muhafaza etmek maksadıyla evrimleşen ve gelişen bir yapı kapitalizm. Tanrısal bir güç de onu bize bahşetmediğine göre, dinamiklerin doğal bir sonucu kapitalizm. Her ne kadar doğal bir süreç olarak onu kabul edebilsek de kapitalizmin doğruluğu ve etiği son derece tartışmalıdır. Bunun üzerine yazdığım başka yazılar da olduğundan konuyu bir terminoloji açıklamasına getirmek istemiyorum.

Varmaya çalıştığım nokta şu: nedensellik, doğal bir çözüm sürecinin ilk adımı olarak kabul gördüğü halde esaslı bir çözümün gerçek yolu değildir. Esaslı bir çözüm yapmak katastrofik bir sürecin başlatılmasıyla gerçekleştirilebilir. Tabi ki her çözüm nedenselliğe kapalı değildir fakat özellikle toplumsal ve bireysel çıkmazların bulunduğu noktada, o noktadan ekmek yiyen pek çok düşün insanın konuları ağdalı cümlelerle tekrar tekrar açıklayıp bilerek çözüm üretmemeleri de birey ve toplumun gözündeki yıkıcı çözümün kötü şöhretinden kaynaklıdır. Neden-sonuç tabusu içinde klasikleşmiş tarihsel metodolojiyle çözüm arayışında olmak, deneysellik yoluyla vakit kaybetmek, kangren toplumsal ve bireysel sorunlara çözüm olamaz. İnsanın anlam arayışı nedensellikten ve deneysellikten arındırılması gereken en mühim unsurdur. İnsan anlam arayışı olarak nitelendirdiği düşün yolculuğuna anlam atfetmeden yola çıkmalıdır. Çok yanlış anlaşılmaya müsait bir cümle sarfettiğimin farkındayım, açıklayayım: Heidegger’in Varlık ve Zaman anlayışında olduğu gibi, anlam, salt zihnin kavrayışının ötesinde, varoluşun kendisinin açığa çıkardığı bir olgudur; onu nedenler zinciriyle sınırlamak, anlamın kendiliğinden doğma potansiyelini boğar ve deneyimlenen varoluşun derin katmanlarına ulaşmayı engeller. Bu yüzden yazarken, anlam arayışını nedensellik ve deneysellik bağlarından arındırmak, bireyi yalnızca kendi düşüncelerinin değil, varlığın tüm karmaşık dokusuyla doğrudan karşılaşacağı bir konuma taşır. Bu karşılaşmada, varlık ile bilinç arasındaki ince gerilim açığa çıkar, birey hem kendi öznel bilincinin hem de evrensel varoluşun sınırlarını aynı anda hisseder; böylece anlam, salt bir kavram değil, yaşanan ve hissedilen bir deneyim haline gelir, bireyin bilincini katman katman derinleştirir ve onu, düşüncenin ötesinde bir varlık farkındalığına doğru taşır.

Anlam arayışına anlam atfetmeden yola çıkılır mı? Evet çıkılır, anlam dediğimiz mefhum her halükârda dolu olmak mecburiyetinde değildir. Literatürdeki yaygın kullanımla: “Bir puro, bazen sadece purodur”. Anlam her koşulda bir yapım süreci değildir, bazen onca taşı üst üste koyarak yürüdüğümüz yolda bütün taşları yıkabilme cesaretini göstermek anlam yolculuğunun en büyük sonucuna varmaya yol açar. En büyük çıkarım bu yıkma eyleminde can bulur, alışılmışın dışında bir sonuç gören bilinç, algı sınırlarını zorlayarak ihtimal sayısını arttırır. Anlam arayışında esas mesela bulmak değil, arayışı nitelikli kılmaktır. Lineer nedensellik, çoğu zaman bireyleri kapitalist ve neoliberal politikaların yönlendirdiği sahte anlamlara iter. Anlam arayışı hiçbir zaman son bulmaması gereken bir yoldur, süregelen dünyevi hayatta anlam arayışını yitirmek, bireyi daha önce bahsettiğim iktidar mekanizmalarının dişlilerinden biri haline getirir. Eylemsizlik yahut tefekkür, katastrofik bir anlam arayışına alternatif olabilecek nitelikle yaşam stilleridir. Yıkıcılığın bahşettiği doyum hissi ve güç zehirlenmesini dengeleyecek şekilde tefekkür, anlam arayışında olan, anlamlandırmaya çalışan bireyin soluklanma alanlarından olabilir. Birey, bu soluklanma alanında kendini bulmuş hissettiği takdirde sonsuza kadar bu alanda kalabilir. Fakat bu, yolculuğun kendisini farklı bir haz uğruna feda etmekten öteye gidemez.

Yapmak ve yıkmak, insana farklı bir anlam düzeyi sunar. Var etmenin gücünü deneyimleyen insan, o an kendi otoritesini yaşar. Esaslı bir anlam arayışında olan insan, kendisine çok tatlı gelen o güç tahtını ellerine aldığı bir baltayla acımasızca parçalayıp sonra yıkıntıların karşısına geçip sorgulayan insandır. Önünde bulduğu manzaranın bireye vereceği şey, bir sonraki yaratım sürecini bambaşka bir çerçeveye sürükler. Yaratımın benzersizliğini fişekleyen unsur bu olacaktır. Yaptığını yıkabilme yüceliği bireyi tam anlamıyla velut bir varlığa çevirecektir. Hem sanatçı hem birey, tabi ki anlam arayışında olanları, katastrofik bir yolculuktan kendilerini geçirmek mecburiyetindedirler. Kendilerini var eden yaratımların ellerinden alındıkları zaman hissettikleri şaşkınlık, çaresizlik ve intikam gibi dengesiz zeminlere sahip duygulara karşı yenik düşmemek için birey, yaptığı şeyi yıkma cesaretini de gösterebilmelidir. Yapıtın kıymetine bakıp kibirlenmemenin yanı sıra üretici konumundaki birey, yaratımında sorun gördüğü takdirde tek tek parçaları takip ederek sorunun köküne inmektense yine eline baltasını almalıdır.

Eseriyle hem memnun olmuş hem de takdir görmüş sanatçı eserinden kopma, gerekirse eserini yok etme deneyimini tatmalıdır. Başarısız ve tatminkârlık hissettirmeyen eserlerle başa çıkmak zaten hayat denen yolculuğun önemli bir kanunu fakat başarının geçersizliğini tadabilmek, yaratıma da gerçek anlamını katacak olan şeydir. Yaratılan eser benzersizliğini sanatçısında korumaya devam edecektir, işte bireye gerçek özgüveni ve tatmini tattıracak olan da biricikliği benliğe yıkım yoluyla aktarabilmektir.

Toplum özeline gelirsek hiçbir devrimin, toplumun köklerinden geleceği yoktur. Neredeyse her devrim, kendisine karşı olan bir toplumun ufak bir parçasından doğar ve kendini topluma kabul ettirir. Bazı devrimler, daha sonra bu küfürbaz toplumun kendisine teşekkür bile ettirir. Toplum-iktidar ikilisinin sorunlarını çözmek için yıkıcı olmak, bireysel yaklaşıma nazaran çok daha ciddi cesaret ve birikim gerektirir. Bütün halinde çalışabilmek, planlama, katılım, zaman, hepsi pek çok bireyin bu uğurda hayatlarından feragat edecekleri küçük bireysel yıkımlardır. Daha büyük ve sarsıcı bir yıkım için kendilerine güç verecek olan bu küçük yıkımlara “emek” adını verebilirler. Emek kavramının özüne inildiği takdirde bir yıkım içerdiği gerçeği tartışmasız olacaktır.

Örneklerle açıklamak gerekirse, bir üretim nesnesinin oluşum sürecinde bireyin kendinden feda ettiği zaman, iş gücü, dikkat vb. pek çok şeye bireyin emeği denir. Bu emek sürecinde feda edilen unsurların neticesinde ortaya çıkacak olan şey, çoğunlukla özneye ait bile olmaz. Emeğin sömürüsü ya da çalınması olarak adlandırılan durumun arından bireyin eline geçecek olan şey, somut fakat manevi olarak bir anlam ifade etmeyen “kazanç”tır. Kazanç bu noktada özneyi esas tatmin etmesi gereken unsur olarak görülür ama öznenin esas haz kaynağı ürettiği şey elinden alındığı, satıldığı ya da çalındığı halde bir başka biçimde onu yeniden yapma arzusuna itilmesi olur. Emek hırsızlığı ya da sömürüsü devrimsel bir durum değildir, devrimin barındırdığı yıkıcı özellikle emek hırsızlığı ya da sömürüsüyle örtüşmez zira hırsızlık ya da sömürünün sürüklediği yolda benliğin ya da toplumun kazanacağı şey yalnızca yapay bir değer atfedilmiş kazanç olan “para” olacaktır. Emeğin sömürüsü, genellikle yıkıcılığın bilincine varabilecek düzeyde insanın çevresinde gerçekleşemez. Bu durum emek sömürüsü ve devrim arasındaki rıza farkını açıklamak için şimdilik yeterli olacaktır. Temel ayrım noktası hedeftedir. Devrim, yıktıktan sonra yeniden inşa edip bunu döngüselleştirerek kutsamayı hedefler, ilerlemecidir, her yıkım daha ihtişamlı her inşa daha niteliklidir. Sömürü, yıkılanın yerine inşa edilecek şeyle ilgilenmez, yıkımın karşılığı olarak yapay bir kazanç sunar, yıkım bile sömürü için değersizdir. Emek, yalnızca üretim sürecinde harcanan çaba değildir; emek, bireyin varlığını dünyaya dönüştürme cesareti, kendi zamanını, dikkati ve öznel enerjisini dünyaya yatırma biçimidir. Bu yüzden emek, kendinden bağımsız bir kazançla ölçülemez; emek, yaratıcılığın, yıkıcılığın ve yeniden inşa iradesinin bir tezahürüdür.

“Emek, nesnenin kullanım değerini üretmekle kalmaz; aynı zamanda insanın kendi yaşamını nesnel bir biçimde dışa vurduğu etkinliktir.” (Karl Marx, Kapital, Cilt I)

Devrime geri dönecek olursak. Devrim yapmak için toplumsal rıza gerekmez. Bakunin’in devrim anlayışında olduğu gibi, devrim yalnızca toplumsal onayla başlamaz; bireyin kendi içsel yıkım ve yeniden inşa iradesi, toplumu dönüştüren kıvılcımı ateşler; bu yüzden devrim hem içsel bir hesaplaşma hem de toplumsal bir hareket olarak ele alınmalıdır ve bireyin cesareti, bu sürecin merkezi unsurudur Devrim, katastrofik olmak mecburiyetindedir, hiçbir devrim eylemden önce teorisini oluşturmamalıdır. Devrim, devinimseldir, hareket halinde olunmadığı takdirde devrim özünü yitirerek hedeflediği döngüsel yapıdan kopmaya başlar. Yerini dolduracak olan otorite nesneleri, devrimin aktarmaya çalıştığı bilinci bir çırpıda silecek özelliklere sahip, oldukça doğal görünen ve kabul edilesi duran nesnelerdir. Devrimci hareket halinde olmalıdır, hareket etmediği takdirde devrimci gayesini kaybetmiştir. Hiçbir devrim toplumsal muhalefetsiz ilerleyemez. Toplumsal muhalefetten yükselen sesleri eleyerek değerlendirmek de devrimcinin görevlerinden biridir. Toplumla arasına koyacağı mesafe onun inandırıcılığını söndürür. İnandırıcılığı ve toplumsal karşılığı sönmüş bir devrimin hareket mekanizması çöker ve otoriter bir rejim doğmuş olur.

Fikirleri Büyütün

Bu Yazıyı Paylaşın

Bu çalışmanın daha geniş kitlelere ulaşması ve yeni tartışmalara kapı aralaması için çevrenizle paylaşabilirsiniz.

WhatsApp
Durum veya Sohbet
X (Twitter)
Gönderi Olarak Paylaş
X Doğrudan Mesaj
DM ile İlet
Al
Yazar Hakkında

Bu yazar henüz biyografi eklememiş.

Okuyucu Yorumları (0)

Bu makaleye yorum yapabilmek için üye olmanız gerekmektedir.

Bu makaleye henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!

Bağlantı panoya kopyalandı!