Kemalizm Tarih Siyaset
Yayınlanma Tarihi: 29 Ekim 2025

Emperyalizme Karşı Sarsılmaz Bir İrade

Efekan Öndeş 🔔 Takip Et (0) • 53 Okunma • ⏱️ 10 dk okuma
Paylaş:

Türk milletinin kaderini değiştiren Kurtuluş Savaşı, yalnızca bir askerî mücadele değil aynı zamanda tarihin en güçlü anti-emperyalist direnişlerinden biridir. Osmanlı Devleti’nin yıkılış döneminde, pek çok aydın ve devlet adamı işgalci devletlerle uzlaşmayı, hatta onların himayesine girmeyi kurtuluş yolu olarak görürken Mustafa Kemal Paşa tam tersine, emperyalizme karşı sarsılmaz bir irade sergilemiştir. Onun önderliğinde verilen bu mücadele, yalnızca vatan topraklarını değil ulusun onurunu ve bağımsızlık bilincini de kurtarmıştır.

 

Mustafa Kemal Atatürk’e göre bir milletin bağımsızlığı hiçbir koşul altında devredilemezdi. “Ya istiklâl, ya ölüm!” sözü, bu inancın yalın ve kararlı bir ifadesi olmuştur. Trablusgarp’tan Çanakkale’ye, İstanbul’daki hazırlık döneminden Anadolu’da başlattığı Millî Mücadele’ye kadar Atatürk, emperyalizmin her biçimine karşı aktif bir direniş çizgisi izlemiştir. O, kurtuluşu yabancı güçlerin merhametinde değil Türk milletinin kendi gücünde görmüştür. Cumhuriyetin temeli, işte bu antiemperyalist anlayış üzerine atılmıştır. Atatürk’ün devrimleri ve cumhuriyetin kurucu felsefesi, dışa bağımlılıktan uzak, tam bağımsız bir ulus-devlet hedefini esas almıştır. Bu yönüyle Cumhuriyet, yalnızca bir yönetim biçimi değil aynı zamanda emperyalizme karşı verilmiş tarihsel bir meydan okumanın sonucudur. Mustafa Kemal, yaşamının her bir safhasında emperyalizme karşı mücadele içerisinde bulunmuştur. Emperyalizm hakkında şunları söyler:

 

“Biz, Batı emperyalistlerine karşı yalnız kurtuluş ve bağımsızlığımızı muhafaza etmekle yetinmiyoruz. Aynı zamanda Batı emperyalistlerinin kuvvetleri ve malum olan her vasıtaları ile Türk milletini emperyalizme vasıta yapmak istemelerine de mani oluyoruz. Bu suretle, bütün insanlığa hizmet ettiğimize kaniyiz.”

 

“Emperyalizm ölüme mahkumdur.”

 

Bu söylemleri sadece söylem içerisinde kalmamıştır. Mustafa Kemal genç bir asker iken İtalyanların "medeniyet" getirme vaadiyle Trablusgarp'ı işgal etme çabalarına engel olmak için gönüllü şekilde Trablusgarp'a gidip halkı örgütlemiş ve emperyalist İtalya'ya karşı mücadele etmiştir. Bu mücadele esnasında ilk defa uçaklara karşı savaşta bulunan bir asker de olsa asla yılmamıştır fakat Balkan Harbi gerekçesiyle Trablusgarp İtalyanlara bırakılmak zorunda kalmıştır. Fakat Mustafa Kemal'in emperyalizme karşı olan mücadelesi bununla sınırlı kalmamıştır. Çanakkale savaşında İtilaf devletleri Çanakkale boğazını geçmek için sürdürdüğü kara harekatının başarısız olmasına sebebiyet vermiştir. Mustafa Kemal her zamanki gibi burada da emperyalizme karşı verdiği mücadelede bir geri adım atmamıştır, öyle ki büyük önder savaş esnasında ölümü dahi göze aldığını şu meşhur olaydan kaynaklı olarak çok iyi bilmekteyiz

 

“...-Düşmandan kaçılmaz, dedim.-Cephanemiz kalmadı, dediler.-Cephanemiz yoksa süngümüz var, dedim. Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı'na doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile cebel (dağ) bataryasına yetişebilen efradının 'marş marş' ile benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir zabitini geriye saldırdım. Bu efrad süngü takıp yere yatınca düşman efradı da yere yattı. Kazandığımız an bu andır... Size ben taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar gelebilir.”

 

Görüldüğü üzere ulu önder düşmandan kaçılması fikrine her daim karşıdır ve bu onun bahsettiğimiz sarsılmaz iradesine bir örnektir. Zira karşısında dünyanın en güçlü devletleri varken ve cephane dahi yokken kaçma fikrini reddedip mücadele fikrini savunmuştur. Bu tavrı ileride Kurtuluş Savaşı'na önderlik etmesinde ve hatta cumhuriyetimizin kurulmasında büyük bir rol oynamıştır. Zira savaşı değil ölümü göze almıştır her zaman.

 

  1. Dünya Savaşı’nın bitiminde, Mondros Mütarekesi imzalanmadan hemen önce İngilizlerin İskenderun’u işgal hazırlıkları sırasında, 7. Ordu Komutanı olarak görev yapan Mustafa Kemal Paşa, Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’ya gönderdiği telgraflarda işgale karşı kesin bir tutum almıştır. Bu telgraflar, onun yalnızca cephede değil diplomatik ve siyasal düzeyde de emperyalizme karşı direndiğini göstermektedir:

“İskenderun’a her ne sebep ve bahaneyle asker çıkarmaya teşebbüs edecek İngilizlerin ateşle engellenmesini emrettim. İngilizlerin aldatıcı teklif ve hareketlerini hoş gösterecek ya da gönül alıcı emirleri uygulamaya yaradılışım elverişli değildir. Ancak Başkumandanlığın görüşünü uygulamadığım takdirde itham altında kalmam tabii olduğundan, kumandayı hemen teslim etmek üzere yerime tayin edeceğiniz kişinin süratle bildirilmesini rica ederim.” (6 Kasım 1918, Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’ya.)

 

“Her ne sebebe dayanılırsa dayanılsın, İngilizlerle yapılan mütarekenin son şekli Osmanlı Devleti’nin selametini koruyacak mahiyette değildir. Bugün Payas-Kilis hattını isteyen İngilizler, yarın Toroslara, daha sonra Konya-İzmir hattına kadar ilerlemek isteyeceklerdir. Devletin mecbur olduğu fedakârlığın da bir sınırı olmalıdır; aksi hâlde İngilizlerin elde edeceği sonucu kendi elimizle onlara sunmuş oluruz. Vatanın akıbetiyle endişelenmekten doğan bu görüşlerimin münakaşa mahiyetinde anlaşılmamasını rica ederim.” (8 Kasım 1918, Sadrazam Ahmet İzzet Paşa’ya)

 

Bu yazışmalar, Mustafa Kemal’in işgalleri önceden öngördüğünü, Osmanlı Hükûmeti’ni uyardığını ve kendi yetki alanında İngiliz ilerleyişine karşı fiili önlemler aldığını açıkça göstermektedir. Henüz Kurtuluş Savaşı başlamadan önce bile onun emperyalizme karşı direniş çizgisi net bir şekilde ortaya çıkmıştır fakat yazışmalar sonuç vermemiştir. İngiliz işgaline Osmanlı göz yummuş, Mustafa Kemal ise İstanbul'a dönmüştür. 

 

İstanbul'a döndüğü vakit durumlar hiç de iç açıcı değildir. Aksine karanlık bir hava hakimdir. Hükümet işgalcilere karşı teslimiyetçi bir tavırdadır ve işgalleri normal karşılamaktadır. En kötüsü ise imparatorluğun başkenti işgal altındadır. Mustafa Kemal, yaveri ile beraber işgalci gemilerin boğazdan geçişini bile görmüştür. Yaveri o an her şeyin bittiğini düşünse de aslında her şey daha yeni başlıyordur. Mustafa Kemal tüm bu durumlara rağmen hiçbir şekilde kararsızlıkta değildir. Kötü düşünceler onun zihninde yoktur. Yaveri Cevat Abbas Gürer'in aktardığı tarihe geçen şu sözleri söyler ve bu sözler ile Cevat Abbas'ı sakinleştirir:

 

“..."Geldikleri gibi giderler." cümlesini işittiğim zaman mütarekenin doğurduğu derin ve elimli ümitsizliği derhal unutmuştum. Cevabımda istical ettim." Size nasip olacak, siz bunları kovacaksınız paşam." dedim. Gülümsedi, aziz başının içinden teressüm etmeye başlayan vatanı kurtarma planlarını bir an için yeniden geçiriyor gibi daldı. Sonra,"Bakalım" dedi.”

 

Mustafa Kemal, pek tabii bu sözleri sadece yaverinin moralini yerine getirmek için değil gerçekten bunun olacağına inandığı için söylemiştir. Peki bu durum herkes için geçerli miydi? Daha doğru tabirle vatanın kurtulacağına herkes inanıyor muydu? Maalesef ki hayır. Karanlık hava sadece saray içerisinde değil her yer de mevcuttur. Hattanumudu olanlara deli gözüyle bakılıyordu. Bu deli diye adlandırma lafın gelişi değildi. Buna en güzel örnek Refi Cevat Ulunay'ın Mustafa Kemal ile yaptığı söyleşide görebiliyoruz. Ulunay bu söyleşiyi Sadi Borak'a aktarmıştır. Sadi Borak da şu şekilde iletmiştir

 

“Çanakkale ile ilgili sorularımı bitirip not ettikten sonra veda etmek üzere ayağa kalktığım zaman dedi ki:

— Biraz daha oturunuz lütfen. Oturdum. Şöyle bir konuşma geçti aramızda: — Soracağınız sorular bitti mi?

— Bitti Paşam.

— “Bu vatan, içine düştüğü bu felaketten nasıl kurtarılır, istiklaline nasıl kavuşturulur?” diye bir soru sormanızı isterdim.

— Affınıza, Paşa Hazretleri, bugün içinde bulunduğumuz bu şartlardan bu vatanın kurtarılmasını en uzak bir ihtimalle dahi mümkün görmediğim için böyle bir soru sormayı hiç aklımdan geçirmedim.

— Bu, şartların dış görünüşüdür. Bir de bunun iç yüzü vardır. Siz gene de böyle bir soru sormuş olunuz, ben de cevabını vereyim; fakat yazmamak şartıyla.

— Zât-ı âlinizi dinliyorum Paşa Hazretleri.

— Bakınız Cevat Beyefendi, sizin imkânsız gördüğünüz kurtuluş yolları vardır. Bugün herhangi bir teşkilatçı Anadolu'ya geçer de milleti silahlı bir mukavemete hazırlarsa bu yurt kurtulabilir. Heyecanlanmıştım. Harb-i Umumi süresince gücümüzü öylesine tüketmiştik ki insan materyali olarak da, harp materyali olarak da elimizde hiçbir şey kalmamıştı. On yıl süren harpler neticesinde harplerden sağ kalanlar da ayakta duracak halleri olmayan aliller kalabalığıydı. Ve bütün millet moral çöküntüsü içindeydi. Hiçbir kurtuluş ümidi olmayan böyle bir vaziyette memleketin kurtuluşundan söz etmek beni heyecanlandırmış, şaşırtmıştı. — Nasıl olur Paşam! diye yerimden fırladım.

Paşa sakindi: 

— Hatırınızdan geçenleri tahmin ediyorum, dedi; doğrudur. Görünüş tamamen aleyhimizde. Hiçbir ümit kapısı yok gibi görünmektedir. Ama, “Düvel-i Muazzama” dediğimiz bu büyük devletlerin bir de iç yüzleri var.

— Nasıl Paşam?

— Anlatayım: Siz sanıyor musunuz ki harbi kazanmakla Müttefikler aralarındaki bütün ihtilafları halletmişlerdir. Asıl ihtilaf, asıl menfaat rekabeti ve ölünün mirasını paylaşma kavgası bundan sonra başlayacaktır. Her geçen gün Müttefiklerin kuvveti zaafa uğramaktadır. Terhisler dolayısıyla orduları günden güne küçülüyor. Asırlarca birbiriyle boğuşan İngilizlerle Fransızları müşterek düşman tehlikesi birleştirdi. Şimdi o eski rekabet bıraktıkları noktadan yeniden başlayacaktır. Başlamıştır bile. İtalya'nın da başı dertte. Onlar da dahili kargaşalık arifesindeler. Bu yüzden, ilhak etmek istediği topraklardan bile çekilecektir. Netice şu ki, Anadolu'da baş gösterecek bir milli mukavemete hiçbiri müdahale edecek durumda değildir. Böyle bir mücadelenin tam sırasıdır.

— Paşam, milli mukavemet. Güzel. Ama neyle? Hangi askerle, hangi silahla, hangi parayla? Maalesef Paşam, kupkuru bir çölden farksız oldu bu güzel vatanımız. Affınıza mağrurâne arz edeyim ki artık bu kupkuru çölde hiçbir hayat emaresi görülmüyor.

— Öyle görünür Refi Cevat Bey, öyle görünür. Ama çölden bir hayat çıkarmak, bu çöküntüden bir varlık, bir teşekkül yaratmak lazımdır. Siz bu boşluğa bakmayınız. Boş görünen o saha doludur. Çöl sanılan bu âlemde saklı ve kuvvetli hayat vardır. O,millettir; o Türk Milletidir. Eksik olan şey teşkilattır. Bu teşkilat organize edilebilirse vatan da, millet de kurtulur. Bunu böyle bilesiniz Refi Cevat Beyefendi. Refi Cevat Ulunay enfiyesinden bir tutam çektikten sonra:

 — Mustafa Kemal'e veda ettim, matbaaya geldim. Kafam karma karışıktı. Anlattıkları egzantrik şeylerdi. Ne kafam almıştı, ne mantığım. Daha doğrusu deli saçması gibi gelmişti bana. Matbaada arkadaşlar “Anlat” diyorlardı; “Neler söyledi?” Anlattım: “Şu sıralarda Anadolu'ya geçilir, orada teşkilat kurulur, milli mukavemet harekete getirilirse Fransız'ı da, İngiliz'i de, İtalyan'ı da memleketten kovar, vatan istiklâline kavuşur,millet de esaretten kurtulurmuş. Anladınız mı arkadaşlar! Bu, deli değil; zır deliymiş!”

 

Mustafa Kemal Paşa, artık bir şeyler yapabilmek için ilk olarak hükümete Harbiye Nazırı olarak girme amacındaydı ve bunu gerçekleştirebilmesi için henüz programı okunmamış olan Tevfik Paşa hükümetinin güvenoyu almasına engel olması gerektiğinin farkındaydı. Ahmet İzzet Paşa da anılarında, Mustafa Kemal Paşa'nın İstanbul’da Tevfik Paşa kabinesine güven oyu verilmemesi için çalıştığını ve eğer kabine değişirse kendisinin sadrazamlığında Mustafa Kemal’in de Harbiye Nazırı olacağını belirtmişti.

 

Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919 tarihine kadar geçen altı aylık İstanbul sürecini iyi bilen ve içinde yaşayan Yusuf Hikmet Bayur, bu dönemi Mustafa Kemal’in en büyük siyasi yeteneğini gösterdiği süreç olarak değerlendirmişti. Gerçekten de 1918 Kasım ayı o kadar önemliydi ki Stanford Shaw tarafından “Türk Bağımsızlık Savaşı'nın başlangıcı.” olarak gösterilmişti. Alev Coşkun ise Mustafa Kemal Paşa’nın bu altı aylık sürecini siyasal ve sosyolojik açıdan çözümlediği kitabında, “Mustafa Kemal, ipek böceğinin kozasını ördüğü gibi, emperyalist işgalcilere karşı verilecek bağımsızlık savaşının hazırlıklarını bu altı ayda yapmıştı. Bu dönem bilinmeden, Anadolu’da üç yılı aşkın süren Ulusal Bağımsızlık Savaşı’nın altyapısı anlaşılmaz, özümsenemez.” ifadeleriyle aktarmıştır. Harbiye Nazırı olamasa da Mustafa Kemal amacına ulaşmış ve Samsun'a ulaşmıştır lakin asıl zor kısım burada başlamaktadır.

 

Mustafa Kemal Paşa buna rağmen asıl amacına ulaşmış ve Anadolu’ya geçmenin yolunu bulmuştur. 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak yalnızca kişisel bir göreve değil, bir milletin kaderini yeniden yazacak bir mücadeleye adım atmıştır. Artık mesele yalnızca bir askerî direniş değil, emperyalizme karşı bir ulusun varlık yokluk savaşı hâline gelmiştir. İstanbul’un karanlığına karşı Anadolu’da doğan bu ışık, tarihin seyrini değiştirecek ve Türk milletinin iradesini yeniden hâkim kılacaktır.

 

Mustafa Kemal’in Trablusgarp’ta, Çanakkale’de ve son olarak İstanbul’da gösterdiği sarsılmaz irade, artık Anadolu’da şekillenecek büyük bir bağımsızlık mücadelesinin önsözü niteliğindedir. Onun “Geldikleri gibi giderler!” sözü, bir inancın ve bir direnişin simgesi hâline gelmiştir. Kurtuluş Savaşı, işte bu inançtan ve kararlılıktan doğacak, Türk milleti emperyalizme karşı tarihte eşi benzeri az görülmüş bir zafer kazanacaktır.

Kaynakça

Referanslar
1. Yeni Mecmua'nın 18 Mart 1915 Fevkalede Nüshası, s. 132-133, [Ruşen Eşref'in bu mülakatı, Yeni Mecmua'da yayımlandıktan sonra yine ''Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat'' başlığıyla 1930 yılında kitaplaştırmıştı (Ruşen Eşref, Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal ile Mülakat, 1930, İstanbul, Devlet matbaası.)]
2. Turgut Gürer. Atatürk'ün yaveri Cevat Abbas Gürer, Cepheden Ceclise Büyük Önder ile 24 yıl, 5. Baskı, Gürer Yayınları, İstanbul, s. 97.
3. Sadi Borak, Atatürk'ün İstanbul'daki Çalışmaları, s.142. Ahmet İzzet Paşa da, anılarında Mustafa Kemal Paşa'nın İstanbul'da Tevfik paşa kabinesine güven oyu verilmemesi için çalıştığını ve eğer kabine değişirse kendisinin Sadrazamlığında Mustafa Kemal'in de Harbiye Nazırı olacağını açıklamıştı (Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, C 2, Nehir Yayıncılık, İstanbul, 1993, s.47)
4. Yusuf Hikmet Bayur, Atatürk, s.277.
5. Aktaran Alev Coşkun a.g.e., s.38.
6. Alev Coşkun a.g.e, s.17.
7. Atatürk'ün Bütün Eserleri 16. Cilt, s.37 8. Atatürk'ün Bütün Eserleri
8. Cilt, s.344 9. Kaynak: ATABE, c.2, s.268-269 10. Kaynak: ATABE, C.2 S.279-280.
Fikirleri Büyütün

Bu Yazıyı Paylaşın

Bu çalışmanın daha geniş kitlelere ulaşması ve yeni tartışmalara kapı aralaması için çevrenizle paylaşabilirsiniz.

WhatsApp
Durum veya Sohbet
X (Twitter)
Gönderi Olarak Paylaş
X Doğrudan Mesaj
DM ile İlet
Ef
Yazar Hakkında

Bu yazar henüz biyografi eklememiş.

Okuyucu Yorumları (0)

Bu makaleye yorum yapabilmek için üye olmanız gerekmektedir.

Bu makaleye henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!

Bağlantı panoya kopyalandı!